Başkalarını kendim yapmak için yazıyorum

Başkalarını kendim yapmak için yazıyorum
Başkalarını kendim yapmak için yazıyorum
Ece Temelkuran, yaklaşık bir yıldır köşe yazmıyor. Bu süre zarfında bütün ilgisini piyasaya yarın çıkacak 'Düğümlere Üfleyen Kadınlar' romanına veren Temelkuran, edebiyat yaparken hayatı tamir ettiğini söylüyor.
Haber: İPEK İZCİ - ipek.izci@radikal.com.tr / Arşivi

“Biniyorum şimdi. Ne?! Has... Kaç kişi?.. Kimler?... Onu da mı? İnanamıyorum ya! (sessizlik) Eee ne yapayım şimdi ben? Te allaam! Gelmeyeyim mi yani? Hı? Ne diyorsun? Kimi neden hapse attıkları belli değil ki anasını... Hay Allah! Uçak kalkmak üzere. Gidiyorum ben. Geliyorum, geliyorum evet, biniyorum uçağa.” Hayır, kadın o uçağa binmedi. Onun yerine Tunus’ta kalarak, kendini başlarda ne aradığını bilmediği bir yolculuğun kollarına bıraktı… Ece Temelkuran, yeni romanı ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’la huzurlarınızda… Madam Lilla’nın nefesiyle kurduğu dünyayı yıkan adamı bulmak üzere, istikameti Tunus’tan Libya’ya, ardından Mısır’dan Beyrut’a kıran dört kadının hikâyesi bu… Madam Lilla, Maryam, Amira ve ‘ben’. ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı, “İyi romancıların seri katillere benzediğini düşünüyorum. O kadar soğukkanlı olmak gerekiyor çünkü” diyen yazarı Temelkuran’la konuştuk…

“Ben gidemedim memlekete. Korktum. İlk defa. Çok acayip değil mi? Haksızlık değil mi?” diye soruyorsunuz. “Ben galiba evsiz kaldım” diyorsunuz, “İşte ben gidiyorum Türkiye ’ye. Gelirsiniz artık beni hapse atmazlarsa” diyorsunuz. Sizin hikâyeniz nasıl buralara geldi?
Aslında bunu çok konuşmak istemiyorum çünkü kitaptaki önemli konulardan biri değil bu bana göre. Ama bu ara Pınar Selek’i çok düşünüyorum, kim bilir neler hissediyor ve onun neler hissettiğini acaba kim bilir kaç kişi biliyor? Tunus’tayken Pınar’la yazışıyorduk. Şimdi sen bunu sorduğunda kendimi değil onu düşünüyorum. Ülkenin korkuyla eşitlenmesi ve evsiz kaldığını hissettirmesi kadar büyük bir haksızlık yok insana. Sanki burası bizim değilmiş ve sadece muktedirlerin eviymiş gibi… Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi biri gibi yaşayabilirim ama evimin olması hakkını benden alırlarsa ölürüm. Ama o kadar çok insan o kadar çok şey yaşadı ki benim yaşadıklarım çok çok önemsiz.

‘Öldüğünüze göre artık yaşayabilirsiniz’ der roman. Siz de şu an bu noktada mısınız?
Evet ve ben sık sık bu noktaya geliyorum. Sık sık derken, hayatta bazı dönemler oluyor ve ben eski halimin öldüğünü, yeni bir şeyin doğduğunu hissediyorum. Zaten insanın hücreleri de yedi yılda bir yenileniyor, yedi yılda bir aslında yeni bir insan oluyoruz. Aynı zamanda düşünsel ve duygusal bir şey bu benim için. Artık yeni, daha iyi bir insan olduğumu düşünüyorum.

Yeni Ece Temelkuran için gazeteciliğe nazaran edebiyat daha ön planda galiba…
Ben şiirimi kaybetmiştim, artık ona geri dönüyorum. Gazetecilik yaparken Türkiye’yle ilgili bir şey yaptığımı hissediyorum ama edebiyat yaparken herkese, bütün dünyaya bir şey yapıyormuşum gibi geliyor; hayatı tamir ettiğimi hissediyorum, kendimi de, okuyan insanları da… Gazetecilikse hayatı tamir eden bir şey değil hatta hayatın bütün vidalarını sökmek gibi… O yüzden edebiyat daha tedavi edici benim için; acı verse bile...

Peki yeni romanınız ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’daki ‘ben’, Ece Temelkuran mı?
Kitapta benim ismim hiç geçmiyor, fark ettin mi?

Tabii... Ama hikâye Tunus, Libya, Mısır, Beyrut eksenine uzandığından ve sizin de o bölgeye sık gittiğinizi bildiğimden sanırım, o ‘ben’ Ece Temelkuran’mış gibi geldi bana…
Şöyle söyleyeyim, benim ama o ‘ben’ Ece Temelkuran mı onu bilmiyorum. Rimbaud’nun “Je est un autre” diye bir lafı vardır yani “Ben bir başkasıdır.” Geçen gün Hollanda’da bir konuşma yaptım, “İnsanlar başkası olmak için yazarlar” diye bir şey söylendi. Ben de dedim ki “Hayır, insanlar başkası olmak için yazmaz. Ben, başkalarını kendim yapmak için yazıyorum.” Çünkü böyle bir şey yapmak, hayatla ilişkimi tamir ediyor.

Kendinizle barışmak mı istiyorsunuz?
Hayır, barışmak diye bir şey yok; kendimle doğru çatışmak istiyorum, kafa göz yarmadan, makul bir şekilde.

Peki, ne aşamadasınız? İyi bir aşamadayım, valla bak! O kadar keyfim yerinde ki...

Son çalıştığınız gazeteyle yollarınız ayrıldıktan beri herkes sizi bunalımda sanıyor.

(Kahkaha atıyor) Yoo, hiç öyle bir şey yok. Bir şey yaşanıyor ve o duygu içinde kalınıyor zannediyor herkes. Ben bir yıldır beni çok doyuran şeyler yaptım. Böyle bir kitap yazdığım için de ayrıca memnunum. Dünyanın en şanslı insanıyım bir kere; keyif aldığım şeyi yapıyorum, hikâyeler anlatıyorum ve insanlar bunu merak ediyor. Bundan daha olağanüstü bir şey olamaz bence.

Gözyaşınızı içip, acınızı öfkeye mi döndürdünüz, nedir?
Evet, tabii ki. Madam Lilla’nın derslerinden biri o… “Gözyaşınızı içmeyi öğreneceksiniz hanımlar” diyor. Ben Tunus’ta Kartaca’da yaşadım, Osmanlı döneminde gözden düşmüş paşaların gittiği bir yer. Tarih boyunca kaçan insanlar, yeniden doğmak için oraya gitmiş. Eğer birilerinin gözünden düşmüşsen, o gözün ne kadar kıymetli ya da ne kadar kıymetsiz olduğunu anlamak için de iyi bir yer. O göze, o kıymete ihtiyacım var mı? Evet, öfkelendiğim zamanlar oldu ama şimdi hiç orada değilim.

Birinin gözünden düştüğünüzü mü düşündünüz?
Gazeteciliği insanları eğlendirmek ve iktidarları kutsamak için yapılması gereken bir şey olarak görenlerin gözünden düşmüş olmalıyım. Ama nasıl diyeyim… Çok da fifi!

Peki, romana gelirsek… Adı, ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’. Felak Suresi’nde de büyü yapıp düğümlere üfleyenlerden bahsediliyor. Bunu nasıl anlamalıyız?
Kadınların nefeslerinin çok güçlü olduğunu ve nefesleriyle büyün hayatı kurduklarını düşünüyorum ben. Hayal ettikleri hale getirdiklerini de… Hiç o hayale benzemese de bir erkeği hayal ettikleri hale getirdiklerini ve bunları nefes gücüyle yaptıklarını düşünüyorum. Erkeklere, hayatın kendisine üflüyorlar bence. O büyüyü üflüyorlar. Her gün sen de sabah kalktığın andan itibaren yapıyorsun bunu. Anneni, babanı, arkadaşlarını olduğundan daha iyi gibi görüyorsun çünkü bir kadın olduğun için sana bu gerekli. Her şeyi olduğundan daha anlamlı, daha duygu yüklü hale getiriyorsun, böylece hayat olmuş oluyorsun.

Peki, neden bir erkek bir kadının nefesi kadar?
Madam Lilla diyor ya, “Bir kadın bir adamı terk etmez, bir kadın bir hayali terk eder” diye. Ben adamlarla birlikte olduğumuzu düşünmüyorum, adamların hayalleriyle birlikte olduğumuzu düşünüyorum. Bu arada ben aslında adamlara da bir fikir vermek istedim, kadınların kafasından bunlar geçiyor diye… Bu kitabı galiba kadın için erkeklere yazdım.

Peki neden hep Ortadoğu ? ‘Muz Sesleri’nden sonra ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ da Ortadoğu’da geçiyor...
İnsanların Londra’ya, Paris’e gittiğinde tuhaf zannettiği algıların, hislerin Ortadoğu’ya gittiğinde ne kadar paylaşılan, başkaları tarafından da hissedilen şeyler olduğunu görünce Türkiye’nin daha az yalnız hissedeceğini düşünüyorum. Bir de Türkiye’yle ilgili edebiyat yapamıyorum çünkü çok fazla hissim var. Bu kitap Ortadoğu’da geçiyor ama çok fazla Türkiye var içinde; hiç adı geçmiyor olsa da Uludere bile var. İnsanın annesiyle ilgili roman yazmasına benziyor Türkiye’yle ilgili yazı yazmak. Biraz da o yüzden Ortadoğu… Çünkü Türkiye’yi en kolay üzerinden anlatabileceğim yer orası.

Arap Baharı’ndan da epey bahsediyorsunuz kitapta...
Arap Baharı benim için anlamın yeniden keşfi gibi bir şey... Çünkü Türkiye’de biz bir sürü şeye inancımızı, umudumuzu kaybettik ama orada hâlâ bir inanç, bir heyecan var. Ve bunu yaşayan insanların nasıl olduklarını görsün istedim insanlar biraz da. Bu kadar yakın olan bir coğrafyaya o kadar uzağız ki, olup bitenleri bilmediğimiz gibi insanlarını da tanımıyoruz. Romandaki Maryam ya da Amira gördüğün gibi sana çok benziyor. Her geçtiğimiz yerde bir kadın anlatılıyor; Mısır’da Sayda, Libya’da Firdevs Hanım… Bu kadınlarla tanışsın istiyorum herkes.

Arka kapakta da “Bir ülke nasıl sevilir?” diye soruluyor. Ben de size sormuş olayım.
Bir ülkenin nasıl sevildiğini Maryam anlatıyor en iyi: “Bu ne kibir?” diyor, “Yok Allah beni seviyor mu? Yoksa ülkem benim aşkıma karşılık verecek mi? Bunlar öyle şeyler değil. Sen seveceksin. Sen teslim olacaksın. Budur olay. Gerisi kibirdir.” Bir ülke işte öyle sevilir, beni seviyor mu diye düşünmeden.

Hayatımın sahnesi havaalanında başlıyor


Eğer hayatınız bir film olsaydı ve en çarpıcı sahneyle başlamasını isteseydik acaba o sahne ne olurdu?
Komik bir sahne olmasını isterdim bir kere. Kuzey Irak’ta gece kaybolmuştuk Yurttaş’la (Tümer). Gazeteciler öldükten sonra el sallayan videoları ortaya çıkar ya... Birbirimizin öyle videolarını çekmiştik ve sonra bizi Kalaşnikof’lu bir peşmerge durdurmuştu. Otele gidip kaç konyak içtiğimi hatırlamıyorum korkudan. Sonra yine Yurttaş’la Güney Lübnan’dan dönüyoruz ve yolda patlamamış bombalar var. O zaman da Beyrut’ta bir tepede içki içmiştik, hâlâ yaşıyor oluşumuzun şerefine... Bu iki sahneden biri olabilir ama hayatımın bir sahnesi olsa herhalde havaalanında başlaması gerekirdi. Sürekli bir yere gidiyorum çünkü. Daha doğrusu bir yere gidecekken başka bir yere gidiyorum. O yüzden muhtemelen o sahne, kitapta da yer alan, check-in yaptırdıktan sonra geri döndüğüm sahnedir.