Benim şiddet cumhuriyetim: Efes, tükürük, Şirvanyan

Benim şiddet cumhuriyetim: 
Efes, tükürük, Şirvanyan
Benim şiddet cumhuriyetim: 
Efes, tükürük, Şirvanyan
Hiçbirimizi dışlamayan, hepimizin gerçekten eşit olduğu demokratik, özgür ve şiddetten olabildiğince uzak bir cumhuriyete kavuşacağımız günün hayalini kuruyorum.
Haber: ROBER KOPTAŞ / Arşivi

Geçenlerde bir yakınıma anlatırken o geceyi daha iyi hatırladım. İstanbul Üsküdar’daki Surp Haç Lisesi’nde öğrenciyim. 1953’te, Anadolu’da kalan son Ermenilerin çocuklarının anadillerinde eğitim görebilmesi için açılmış bir yatılı okul burası. Az önce internetten kontrol ettim, tarih, 16 Mart 1993’müş. Torino’da Efes’in Yunanistanlı Aris’le maçı var. Saporta Kupası finali. Bütün okul, Naumoski’li, Ufuk Sarıca’lı, Larry Richards’lı, Volkan Aydın’lı o takıma âşığız. Akşam olsun da maçı televizyondan seyredelim diye sabırsızlanıyoruz. Muhtemelen Efes’in her basketinde havaya fırlayacağız. Ama gün içinde okulda birileri bir yaramazlık yapıyor ve kötü haber tez ulaşıyor: Cezalıyız, maçı seyretmemize izin yok! Başımızdan aşağı kaynar sular dökülüyor. Hemen müzakerelere başlıyor, sevdiği arkadaşlarımızı temsilci olarak gönderip gece belletmenimizi ikna etmeye çalışıyoruz ama o Nuh diyor peygamber demiyor. Cezalıyız. Nokta.
Akşam bu cezanın ve maçı seyredememenin öfkesiyle yatakhaneye girince, hiçbirimizi uyku tutmuyor. Işıkların sönmesi gereken saati aşıyoruz ama yattığımız yerden geyik muhabbetini sürdürüyoruz. Kimi bir film anlatıyor, kimi belletmenle ilgili hain planlarını, kimi yüzüncü kez güldüğümüz bir fıkrayı veya bir Kemal Sunal, bir Şener Şen esprisini. Belletmen kapıda belirip uyarıyor bizi. Uyku saatini aştık, böyle devam edersek sonunda sıra dayağı var! Ona maç nedeniyle zaten kızgın olduğumuz için, dayak yemekten ölesiye korktuğumuz halde, lise öğrencisi isyancılığıyla şamatanın dozunu arttırıyor, dayağa adeta “Gel, gel!” yapıyoruz. Beklenen oluyor. Kapıda bir kez daha beliren belletmen, dışarı, koridora çıkmamızı söyleyip uzaklaşıyor. O dar koridorda alışık olduğumuz tek sıra düzenini alıp, kurbanlık koyunlar gibi melül mahzun kaçınılmaz sonu beklemeye başlıyoruz. Belletmen ortalıkta yok; kesin, odasında bize seyrettirmediği maça bakıyor. “Adı herif!” diye geçiriyorum içimden, hem Efes’i seyretmemize engel oldu hem maçı kendisi seyrediyor hem de az sonra tokadını yiyeceğiz!
Koridorun ucunda beliriyor belletmen. Herhalde maç bitti, kim kazandı acaba diye düşünüyorum. Yaklaşıp bir nutka başlıyor. Yatakhanede kimin gürültü yaptığını soruyor. Çoğumuz o gürültüye katkıda bulunduk ama yatılı okul âdâbı belli, hiç sesi çıkmayan bile çıkıp “ben konuşmadım” demeyecek ve hep beraber tokatlarımızı yedikten sonra yatağa girip yastığa gözyaşlarımızı akıta akıta uyuyacağız. Derken, belletmen tam meşhur Osmanlı tokadını aşk etmek üzere ilk sıradaki arkadaşımıza yaklaşmak üzereyken, bir gümbürtü, bir şangırtı kopuyor. Cam kırılması sesleri! Arka arkaya onlarca cam kırılıyor! Bizler ne olduğunu anlamadan belletmen, “Çabuk yatağınıza! Bir daha sesinizi duymayayım!” deyip gözden kayboluyor. Sessizce yatakhaneye geçip sahiden de susuyoruz. Bir yandan dayaktan son anda yırttığımız için çok mutluyuz ama bir yandan da tedirginiz. Hoş olmayan bir şeyler var, belli.
Ne olduğunu, ertesi sabah uyanınca öğreneceğiz. Meğer akşamki maçın bitiminde (Tüh! Efes kaybetmiş!) olaylar çıkmış. Tribünler birbirine girmiş, saha karışmış, sandalyeler havada uçuşmuş, Yunanistanlı taraftarlar Efesli oyunculara saldırmış ve bu olayın intikamını almak isteyen bazı Üsküdarlı gençler(!) de en uygun hedef olarak bizim okulun camlarını bulmuş... O sabah, kırık pencerelerinden soğuk havanın içeri girdiği yemekhanede bir parça peynir, 4 zeytin ve bolca ekmekten ibaret kahvaltımızı ederken içimden, “Yahu Aris’le bizim ne ilgimiz var! Hem biz Efes’i tutuyorduk” dediğimi hatırlıyorum.
Birkaç yıl öncesi.. 1989.. Aynı okulda, bu sefer orta 1 öğrencisiyim. İlk 2 hafta annem ve ağabeyim getirip götürmüşler beni okula. Günlerden cuma, hafta sonu tatili ve ilk kez kendi başıma döneceğim Fıstıkağacı’ndan annemin Şişli’de çalıştığı ve benim de mezunu olduğum Karagözyan Yetimhanesi’ne. Altunizade’deki otobüs durağına geldiğim an, yolun karşısında koca bir afiş çarpıyor gözüme. Üzerinde, “Ermeni köpeği tükürsek boğulur” yazıyor. “Türk’e düşman olanın...” diyen ve devamını kendimi çok zorlasam da hiçbir zaman hatırlayamayacağım ikinci bir satır daha var. Donup kalıyorum. Böyle şaşkın zamanlarımda hep olduğu üzere kulaklarım ateş gibi yanıyor. Ermeni, köpek, tükürükte boğulmak resimleri çocuk aklımda uçuşuyor. Başım dönüyor. Derken, Mecidiyeköy’den geçen 500 numaralı halk otobüsü geliyor ve kalabalığa karışıp kös kös biniyorum otobüse. 12 yaşındayım, Kurtuluş’ta doğup büyümüşüm, mahallede arkadaşlarımın yarısı Ermeni, yarısı Türk ve Ermeni olmanın bu memlekette pek de matah bir şey olmadığı ilk kez o gün dank ediyor kafama. Korktuğumu hatırlıyorum. Karabağ’da Ermenilerle Azeriler arasında birtakım çarpışmaların yaşandığını ve Ülkü Ocakları’nın afişi o nedenle astığını sonraları öğreneceğim. Birini ya da birilerini tükürükle boğmayı hayal etmenin nasıl bir şey olduğunu ise bugün dahi idrak edemiyorum.
Epey öncesi.. 1934, Sivas.. Soyadı Kanunu çıkmış. Dedem, Şirvanyan olan soyadlarını kaydettirmek için nüfus dairesinin yolunu tutmuş. Ama memur, yasadaki, “Rütbe ve memuriyet, aşiret ve yabancı ırk ve millet isimleriyle umumi edeplere uygun olmayan veya iğrenç ve gülünç olan soyadları kullanılamaz” maddesini öne sürüp, ailemize Şirvanyan soyadını veremeyeceğini söylüyor. Dedem diretiyor ama nafile. Memur, Koptaş soyadını uygun görüyor ailemize, kimliği öyle düzenliyor. Çok sonraları, Derleme Sözlüğü’nde arayıp bulacağım ‘Kop’un anlamını. Meğer Sivas ağzında, ‘sert’ demekmiş. Aslında, nüfus memurunun kendisine yakışacak bir soyadı... ‘Şirvanyan’ı rütbe ve memuriyet ismi mi saymıştı acaba? Aşiret ve yabancı ırk ve millet ismi mi? Yoksa, umumi edeplere uygun olmadığını, iğrenç veya gülünç olduğunu mu düşünmüştü? Dedem bu soruların yanıtını merak etmemişti. Çünkü zaten biliyordu. Ben de öyle.
Meslektaşım Ali Topuz telefonda, “Radikal’in 29 Ekim sayısı için farklı kimliklerin kendi Cumhuriyet deneyimlerini anlattığı bir dosya hazırlıyoruz, yazar mısınız?” dediğinde, aklıma yıldırım hızıyla ve nedense bu üç küçük hikâye geldi. Vardır bir keramet dedim ve oturup onları yazdım.
Bana sorarsanız, bu üç hikâyenin de temelinde şiddet var. Efes maçında çıkan olaylar sonunda bizim okulun taşlanmasındaki şiddet (belletmenin sıra dayağı şiddetini de unutmamalı tabii), Ülkü Ocakları afişindeki sözel şiddet ve bir insana, kendi adını almasına dahi izin vermeyen, onun nasıl adlandırılacağını dahi belirleyen devlet şiddeti. İşte benim için, yurttaşı olduğum cumhuriyet, bizim cumhuriyetimiz, galiba en çok şiddet demek.
Bu şiddetin Ermenilere münhasır olduğunu söyleyecek değilim. Evet, Müslüman olmayan gruplar, cumhuriyet öncesinde soykırım, katliam ve zorunlu göçlerle, cumhuriyet döneminde ise daha rafine yollarla öz topraklarından silinmeye çalışıldı ama bu ülkede yaşayan her grup bir şekilde şiddetten nasibini aldı. Varlıkları tanınmayan Kürtler, inançları bastırılan Aleviler, asimile edilen, dillerini unutmaları istenen Lazlar, Çerkesler, Araplar, toplumdan dışlanan Çingeneler, sırf devlet öyle buyuruyor diye şapka takmak istemeyen Müslümanlar, haklarını arayan işçiler, genel ahlaka aykırı diye dernek kurmaları yasaklanmak istenen eşcinseller, okul kapısında örtüsünü çıkarmak zorunda bırakılan başörtülüler, öyle değil böyle giyinmelisin, şu saatte sokağa çıkamazsın, öyle oturup kalkamazsın diye hayatları cendereye alınan kadınlar ve son olarak da şehrimize ve hayatımıza böyle hoyratça müdahale edemezsin diyen Gezi eylemcileri türlü şiddetlere maruz kaldı, kalmaya devam ediyor.
İsveçli Süryani Soykırımı (Seyfo) uzmanı tarihçi David Gaunt, Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği Mardin Konferansı’nda, yaşadığımız toprakların, son 150 yıldır bir şiddet sarmalının, artık şiddet kültürüne dönüşmüş bir sarmalın etkisi altında olduğuna dikkat çekmişti. Maalesef hâlâ, bu sarmalı kırabilmiş, bu şiddet kültürünü barışçı bir başka kültürle ikame etmeyi başarabilmiş değiliz.
Ben, bu yüzden, daha doğrusu, aklım dünyaya az çok ermeye başladığı günden bu yana bu şiddeti çıplak gözlerimle görüp tanıdığım için 29 Ekim’leri kutlamıyorum. Kutlayanlara diyecek sözüm hem var, hem yok. Nihayetinde kendi bilecekleri iş... Ama onlar 29 Ekim’i Cumhuriyet Bayramı olarak kutlarken ben, hiçbirimizi dışlamayan, hepimizin gerçekten eşit olduğu, farklılıklarımızla bir arada yaşayabildiğimiz, demokratik, özgür ve şiddetten olabildiğince uzak bir cumhuriyete kavuşacağımız günün hayalini kuruyorum. O gün hep birlikte bayram yapmak dileğiyle. Agos Gazetesi genel yayın yönetmeni rober.koptas@agos.com.tr