"Beyaz bayrakla taşıdıkları çocuğun ölümünü nasıl anlatacaklar?"

"Beyaz bayrakla taşıdıkları çocuğun ölümünü nasıl anlatacaklar?"
"Beyaz bayrakla taşıdıkları çocuğun ölümünü nasıl anlatacaklar?"
Şener Özmen, Kürtçe yazan bir yazar ve şair aynı zamanda uluslararası tanınırlığı olan bir güncel sanatçı. Yıllardır resim öğretmenliği yaptığı Diyarbakır'da yaşıyor ve sanat edebiyat çalışmalarını da burada üretiyor. Sorularımızı bu kez Şener Özmen'e yönelttik. Bu çatışmaların en çok da geleceği kaybettirdiğini anlattı. "Gömülemeyen ölülere bakaraktan geçen zamanları nasıl sağaltacaklar? Ölmesin diye beyaz bayrakla kucaklarında taşıdıkları çocuğun ölümünü kime, nasıl anlatacaklar?" diye cevabı zor sorular sordu...
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

RADİKAL - Şırnak İdil doğumlu şair-yazar Şener Özmen'in tanık oldukları ve yaşadıkları bölge halkının ruh haline ayna tutuyor. Özmen, "İyi değiliz, iyi değilim. Abuk subuk saatlerde uyku moduna geçiyorum. Kâbuslar görüyorum sonra" diyor. 

Sokağa çıkma yasağı, üzerine gece boyunca süren bomba ve silah sesleri ile artık Diyarbakır'da gündelik yaşam diye bir şeyin tüketildiğini söyleyen Özmen'in şu sözleri geleceğe dair kaybedilen umutları anlatıyor: "Hangi psikiyatr el atacak savaş çocuklarının ruh haline? Gömülemeyen ölülere bakaraktan geçen zamanları nasıl sağaltacaklar? Ölmesin diye beyaz bayrakla kucaklarında taşıdıkları çocuğun ölümünü kime, nasıl anlatacaklar!? Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum!"

Eserleri Eskiden Ne Güzeldi, Şaşıracaksın, Ağıt mı bu yaktığın? başta olmak üzere pek çok şiir kitabı ve Kürtçe yazdığı Pêşbaziya Çîrokên Neqediyayî, Spinoza’nın Günlüğü adlı romanları ile tanınan Özmen'in çatışma iklimine dair anlattıkları şöyle:

Gündelik hayat nasıl gidiyor? Gündelik, rutin hayatı sürdürmek hala mümkün mü? Son aylarda bir gününüz nasıl geçiyor?

- Açıkçası ben Diyarbakır’da epeydir bir ‘gündelik hayat’ olmadığını ya da -en iyi ihtimalle- yaşadığımız şeyin gündelik hayat normlarına uymadığını düşünmekteyim. Burada “rutin” dediğimizde, dudaklarımızdan dökülen ilk sözcükler “kış”, “güneş” ve “sabah” olmuyor, mütemadiyen siyaset soluyor, siyaset konuşuyor, siyasetle yatıp-kalkıyoruz ve bizim gibi kendi yağında kavrulan insanları tedirgin eden ne varsa, burada fazlasıyla hayat buluyor. Artık ölümün beni, gençleri, çocukları, yaşlıları ve kadınları bu coğrafyada, bu ülkede nasıl bulacağını düşünmüyorum. Kapıyı açar açmaz da öldürülüyorsunuz, Dört Ayaklı Minare’nin oradayken de... sizi keyifle hayattan alıyorlar ve keyifle yaşamaya devam ediyorlar. Benim için rutin, her fırsatta ziyaret ettiğim Balıkçılarbaşı’nda, yeni işim veyahut sergim için (bazen hiçbir şey için) öte beri bakmak, sanatçı (ekseriyetle Cengiz Tekin ve Erkan Özgen) ve yazar (Şeyhmus Diken, Lal Laleş) dostlarımla, arkaik bir handa veyahut bir kilisenin bazalt avlusunda oturup, zamanı konuşmaksa (ki öyle idi), evet, bu artık yok. Sur tarumar durumda, haliyle, şer medyasının “Sur’dan çok çarpıcı kareler” başlığıyla servis ettiği fotoğraflarda “çarpıcı” olanın ne olduğunu sormadan edemiyor insan. Dağkapı’daki Şeyh Said Meydanı’na kadarmış gündelik hayatımız! Ve bu sıkışıp kalma hali, insanı bulunduğu yerde boğuyor.

Etrafınızda neler olup bitiyor, evinizin penceresinden görünenleri, salonunuzda duyulanları, size anlatılanları bizimle paylaşır mısınız?

- İyi değiliz, iyi değilim. Abuk subuk saatlerde uyku moduna geçiyorum (IQ’um düşüyor). Kâbuslar görüyorum sonra. Zelal sesleniyor. Az önce, birileri beni, Zelal’i ve Robîn’i öldürmeye çalışıyor(du) kupkuru bir gecede, kalkan balığı surların göbeğinde, taş üstünde taş bırakılmayan o kanlı sokak aralarında. Kendimi geçtim, onları düşünerek, irkiliyorum. Ne gördüğümü söylemiyorum, “Hatırlamıyorum!” diyorum biraz sersemce. Gecenin ağzını yırtıyor seriye bağlanmış silah sesleri, top atışları yapılıyor, kıyamet ki, ayağımıza kadar gelmiş! Asıl böyle zamanlarda sorgulamaya başlıyorum hayatımızın anlamını, içine kaybeden güncel sanatı da alarak. Yani yediğimizin lokmayı, içtiğimiz suyu, bulduğumuz imgeyi, herşey kekremsi, herşey... Ne mi görüyorum evimin penceresinden? Yükselen dumanları, helikopterleri... Cizre’deki dayımı arıyorum, bir kız çıkıyor telefona, kısık bir ses tonuyla yanıt vermeye çalışıyor: “Çıkamıyoruz ki!?” Zaten benim “E, buraya gelin” demem büyük saçmalık! Bilmiyormuşum gibi! Ne olacağını bilmiyoruz demeler çoğalıyor. Bir diğerine bakıp bakıp susuyoruz.

İnsanlar ne düşünüyor? Olan biteni nasıl anlamlandırıyor? Kimi suçluyorlar veya bir suçlu arıyorlar mı?

Haklı olduklarını ve akabinde devletin haksız olduğunu. Zaten herkes, herşey politik! Hangi pedagog çözecek bu meseleyi? Hangi psikiyatr el atacak savaş çocuklarının ruh haline? Gömülemeyen ölülere bakaraktan geçen zamanları nasıl sağaltacaklar? Ölmesin diye beyaz bayrakla kucaklarında taşıdıkları çocuğun ölümünü kime, nasıl anlatacaklar!? Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum! “Türksen övün, değilsen itaat et!”, öyle mi!? Güllük gülistanlıktı sanki ortalık!? Diyor ya Foucault; “Aklın iktidarı kanlı bir iktidardır.” Aynen öyle...

Bir yazar, sanatçı için bunlar nasıl günler? Bu yaşadığınız durumda, sokağa çıkma yasakları ve silah sesleri altında yazmak mümkün mü, nasıl yazılıyor?

- Hiçbir şey yapamıyorum... yapmak isteyip de yapamamaktan değil. Bir şey kırıldı, dal gibi, “çıt” diye bir ses geldi derinlerden. Bu sesi duydum. O sıra ara verilmişti galiba operasyonlara. Tamam, sokağa çıkmayalım. Emredersiniz! Bu mesele değil, çok gördük, fena yaşadık. Ben mi duygusalım? Bilmiyorum ki!? Bundan katmerli zulüm mü olur? Silah sesleri kesildi. Tahir Elçi’nin katledilmesiyle başlayan yeni kötü hayatımız böyle artık. Roma’ya gittik de ne oldu sanki!? SAHA’dan gelenlerle –bir kısım koleksiyonerle– yine aynı meseleleri konuşuyoruz. Bana soruyorlar, beni göremeyince Zelal’e soruyorlar. Diyarbakır nere, İstanbul nere!? Biz kim, siz kim!? Sabah, kahvaltıda, üzerinde tayt olan heykelin kaba etlerine bakaraktan yanıtlıyorum gelen soruları. Yüreğimiz Diyarbakır’da, bir yanımız Robîn’le. Whatsapp’tan yazıyor akşamları, “ğ” yerine “x” yazmayı (x’ler kayıp düşler gibi) unutuyorsun oğlum! Ama şimdi bunun sırası değil baba! Evi de terketmişler. Oysa Robîn evini sever, konforu sever, benim gibi. Sarkis tedirgin, ben daha bir ürkek... Böyle mi kuracağım ARTER’deki sergiyi!? Sur’da, Dört Ayaklı Minare’nin hemen orada iyi bir kuru kahveci vardı (var idi), evde kahve bitti, kavanozun dibindekini de demin pişirdim. İç savaş lafı dolaşıyor dünden beri, sen gel, lotus pozisyonunda Kürt sorunu düşün! Olacak iş mi bu!? İsrafil’in sura üflemesi...

Siz bir entelektüel, yazar olarak ne hissediyorsunuz? Düne ve yarına nasıl bakıyorsunuz?

Kör olsak hepimiz!

YARIN 

CENGİZ TEKİN: "Gözümü kör eden görüntülerden, kulağımı sağır eden seslerden utanıyorum"