Bilge Köyü'nde yetim kalanların aklı mezarlıkta

Bilge Köyü'nde yetim kalanların aklı mezarlıkta
Bilge Köyü'nde yetim kalanların aklı mezarlıkta

Yazar Özcan Karabulut (küçük fotoğraf) katliamın 55?inci günü Bilge köyündeydi.

Çocuklar yavaşlatılmış bir film karesinde hareket eder gibi, bir mezardan diğerine geçiyor, kardeşlerine, ana babalarına dokunurcasına toprağa, mezar taşlarına dokunuyor

 

ÖZCAN KARABULUT



MARDİN - Bilge köyü katliamının 54’üncü günü Mardin’deyim. Havaalanında beni arabasıyla karşılayan Mehmet Dinç,  daha sonra anlatıya girecek olan Çiya Mazi ya da Roni War gibi yaşayan karakterlerden biri. Tıpkı 112 Acil Sağlık Hizmetleri İstasyonu’na bağlı ambulanslarda görev yapan doktor gibi. Ülkenin bu coğrafyasındaki gerçek, anlatının, hikâyenin ya da röportajın hep bir adım ötesindedir.  Çünkü bu bölgede her Kürt’ün anlatacak bir hikâyesi vardır. Ortak arkadaşlarınız varsa, bir Kürt’ün hikâyesini dinlemek için çok kazımaya gerek yoktur. Sen bir şey söylersin, Kürt sana hikâyesini anlatır...
***
Amida, Eğer Sana Gelemezsem romanının yazarı olarak Bilge köyünde katliamdan sonraki hayatı görmek ve yazmak üzere Mardin yolculuğuna çıkınca, kendimi kaçınılmaz biçimde, Mardin üzerinden Diyarbakır’a giden romanın ana karakterlerinden ILO görevlisi Arat gibi hem üst anlatıcının kurguladığı bir karakter, hem de yaşadıklarını kurgulayan bir anlatıcı olarak hissediyorum.
***
Akşamüstü Mehmet’le hav aalanından otele giderken “Katliam için ne diyorsun?” diye soruyorum. “Bu katliam organize işleri hatırlatıyor bize” diyor, “olayın faillerinin ve ailelerinin artık bu topraklar üzerinde yaşayamayacakları düşünülecek olursa, bu cinayeti hangi güç teşvik etmiş olabilir?” diye sorup devam ediyor: “Hiç kimse bu katliamı töre, namus, toprak meselesiyle açıklamasın!”  “Katliamı Kürt meselesi olarak görenler de var” diyorum.  Gülüyor, ellerini iki yana doğru açıyor, “Cehaletin Kürt halkında olduğunu söyleyenler, korucularla onlara  illegal yetkiler tanıyanları göz ardı etmiş oluyorlar,” diyor. “Bu kişilerin ırkçı söylemi bir yana, bu değerlendirmeleriyle bölgede yıllardır süregelen kirli işleri de aklamış oluyorlar.”
***
Çiya Mazi ile Şeyhmus Közgün’ü alıp Bilge köyüne doğru yola çıkıyoruz. Birden fazla nedenle tedirginim: Köyde nasıl karşılanacağımızı kestiremiyorum. Çocuklara yaklaşmanın, onlarla konuşmanın zorluklarını biliyorum, anlatılanlardan sonra çocuklarla konuşmayı pek düşünmüyorum. Çocuklarla konuşmayacaksam yetişkinlerle ne konuşacaktım, sorulmamış soru mu kalmıştı? Hem sorulara doğru cevapların verilmesini bekleyebilir miydik? Arabanın içinde köye doğru yol alıyoruz. Kendime hiç olmazsa köydeki tabloyu görmem gerektiğini telkin ediyorum. Kimsenin ağzını bıçak açmıyor, arabadaki diğer üç kişi de en az benim kadar tedirgin sanırım. İmdadımıza Şeyhmus yetişiyor,  önümüzdeki dinlenme tesislerinde çay içmeyi öneriyor.
Şeyhan Dinlenme Tesisleri’ndeyiz. İçinde balıkların bulunduğu havuzların arasından geçiyor, ağaçların altında bir masaya oturuyoruz. Şeyhmus kendine bir kahvaltı ısmarlıyor. Demlikten çay içiyoruz. Çiya’nın dışında köyü ziyaret eden yok. Çiya’nın olayın ertesi günü köye gittiğini biliyorum, ama o kadar. Pek konuşmadığı için köyle, katliamla ilgili izlenimlerini bilmiyorum. Çocuklar ve kadınlar hakkında ne düşündüğü bir sır.
Kendimizi arabanın içinde , askeri karakolun önünden geçerken  buluyoruz.  Saatime bakıyorum. Kısa bir süre sonra “Bilge Köyü 3 km” yazısının bulunduğu tabelanın yanından toprak  yola sapıyoruz. Tesislerde hava bulutlanmış, gök gürlüyor, şimşek çakıyor.  Bilge köyü ziyareti için iyi bir gün değil. Yağmur taneleri düşmeye başlıyor, köye yağmurla giriyoruz.  Kürtçe adı ‘Zanqirt’ olan ve ‘bilge’ anlamına gelen köy bu işte.
Saatime bakıyorum; karakolla köy arasındaki uzaklık bizim hızımızla beş dakikaymış demek. Mehmet’in kullandığı araba duruyor: Önümüzde bir ağacın altında iki asker var, ileride bir  askeri ‘cemse ‘. Başımı sola çevirdiğimde, mezarlıkta döne-dolaşa-fısıldaşa hareket eden çocukları görüyorum. Bir rüyadayım; karşımda gördüğüm bir oyun parkı sanki. Mezar lıkta kızlı erkekli sekiz çocuk var. Mezar taşlarında yazan adları okuyorum: Savaş Çelebi, Salih Çelebi,  Fesih Çelebi... Aynı soyadların yazılı olduğu mezar taş ları uzayıp gidiyor. Çocuklar tıpkı yavaşlatılmış bir film karesinde hareket eder gibi , birer ikişer bir mezardan diğerine geçiyor , kardeşlerine, ana babalarına dokunurcasına toprağa, mezar taşlarına dokunuyor ve bu böyle sürüp gidiyor.  Yedi, sekiz, dokuz, hadi bilemediniz 10 yaşındaki çocukların ölümle ve mezarlıkla bu kadar barışık görünmelerini anlamakta zorluk çekiyorum. 
Yetişkinler dünyasının ölümle ve  mezarlıkla barışık olmasını, dahası Kadriye Ana’nın, ölen nenesinin elini kendisine öptürmek istemesini küçük Arat anlayamamıştı. Gördüğüm mezarlık tablosu bir yetişkin olarak benim anlayabileceğim bir şey değil. Roni War’ın, “Galiba Marquez’in sözüydü, ‘Başkalarının hayal edemediklerini biz yaşıyoruz’” dediğini hatırlıyorum. Başkalarının hayal edemeyeceklerini Bilge köyünün çocukları yaşıyor şimdi.”
Yanımıza yaklaşan askerlerden biri “Niçin geldiniz?” diye soruyor. Sahi, niçin geldik? Yazı yazmak için geldim, değil mi? “Gazeteciyim” diyorum askere, başka bir şey gelmiyor aklıma. “Buyurun, geçin” diyor asker.
Arabayı park edip ayakta dikildiğimiz yer köyün yeşil, ağaçlıklı bölgesi. Bir ağacın altında yerel giysileriyle dört kadın oturuyor. Konuşuyorlar mı, ağlıyorlar mı, yoksa orada saatlerce birbirlerine mi bakıyorlar, belli değil. Biraz ileride küçük bir kız çocuğu oturmuş, onun da ne yaptığı belli değil. Bir şey, birileri bu dört kadınla küçük kız çocuğunu fotoğraf karelerinde dondurmuş sanki.
Küçük kızı, kendi çizgileri ve renkleriyle resimler yaparken,  resimlerin altlarına yazılar yazarken hayal ediyorum. Resimlerin birinde yeşillikler içinde evler var. Bir kadın, bir adam ve iki çocuk oturuyor, kollarını açmışlar... Kız resmin altına “AYlemi istiyorum” diye yazıyor. Başka bir resimde silahlar, kurşunlar ve ölen insanlar var. Küçük kız resmin altına, “KALEŞten korkuyorum” diye yazıyor... Bana öyle geliyor ki korkunun, şiddetin ve ölümlerin son bulması için çocukların yapacağı resimlere ve altında “BaRıŞ” yazan büyük bir resme ihtiyaç var.
Gök gürültüsü şiddetini artırıyor, şimşekler çakıp duruyor. Ağaçların altında dikilerek böyle bekleyemeyiz. Kadınlardan yaşlıca olanı dönüp bizden tarafa bir şeyler söyleyip ilerideki küçük köy evlerini gösteriyor. Çiya, kadının söylediklerini “Hücreye gidin” diye açıklıyor. ‘Hücre’, medrese geleneğinden geliyormuş.
Bize işaret edilen ‘hücre’deyiz. Kapıda elle yazılmış ‘33. cami’ yazısı var. ‘Hücre’nin önündeki korunaklı bölümde gelişigüzel toplanmış halıların üzerine oturup çevreye bakıyorum. Bir ağacın altında uyuşuk bir köpek, ileride direğe bağlı bir eşek var. Hemen yakınımızda içinde balıkların olmadığı bir havuz. Küçük kız ve kadınlar ortadan kaybolmuş. Yağmurun sesinden ve ağaçların hışırtısından başka ses yok. Nereye gitti herkes? Çocuklar, kadınlar, balıklar nereye gittiler?
Orta yaşlarda bir adam bir tepsinin içinde dört çayla bize doğru geliyor. Çayları uzatıyor, “Camide, hutbedeler”  diyor. “Biraz sonra muhtar gelir.” Belli, adamın konuşmaya niyeti yok, uzaklaşıyor. Tam o sırada nereden çıkıp geldiğini anlayamadığımız altı genç gelip başımızda dikiliyor. Aynı şekilde, yine nerden çıkıp geldiğini anlamadığımız orta yaşlı biri daha. Gençler kapkara gözleriyle bize bakıyorlar. Çiya adama anlamadığım bir dilde bir şeyler söylüyor. Adam adını söylüyor: Osman Çelebi. “Bugün 55’inci  gün” diye devam ediyor. “Muhtarın dışında yaşlı bir tek ben kaldım. Ağabeylerim gitti, evin içinde değildim ben. Ağabeylerimi öldürenler yabancı değil, öz ablamın çocukları. Yönlendiren varsa bilmiyorum. Mermiler aynı, dört korucu silahı, iki yabancı silah... Cengiz pencereden kendini atmasaydı bilemeyecektik. Kurtulduğu iyi oldu, yoksa örgütün üzerine atarlardı.”
Osman Çelebi, sorulmamış sorularımıza cevap veriyor, kurulmuş bir saat gibi konuşuyor, “Basın bizi çok ezdi, çocuklarımızı Sosyal Hizmetler’e, hiçbir yere göndermeyeceğiz,” diyor ve başımızda dikilen gençlerden birini gösteriyor, “bu benim oğlum.” Osman Çelebi’nin oğluna dönüp adını soruyorum. Adı Abdullah’mış, 92 doğumlu.
Abdullah adını söyleyince diğerleri de adlarını söylüyor: Ali İhsan, Ali Osman, Abdülaziz, İbrahim, Ümran. Doğum tarihleri 92 ile 94 arasında değişiyor. 18 yaşın altında olduklarına göre, hepsi de çocuk.
Yağmur durmuş, güneş açıyor. Osman Çelebi gidiyor, o gidince çocuklar da gidiyor, gidip ağaçların altına oturuyorlar. Köyün ortasına doğru yürürken bir grupla karşılaşıyoruz, camiden gelenler olmalı. İçlerinden biri yanımıza gelip elimizi sıkıyor: Köyün muhtarı Abdurrahman  Çelebi bu. Başsağlığı diliyor, üzgün olduğumuzu söylüyoruz.
Gerginliğimiz biraz geçmiş gibi. Biz üzgün olduğumuzu söylüyoruz, muhtar katliamı anlatıyor: “Ben böyle bir şey yapamam, onların yaptıklarına inanamıyorum. Yırtıcı bir hayvan bile yavrularını öldüremez. Bunların yaptığını Saddam yapmadı. Savaş suçluları bile ailesinden 44 insanı öldürmedi” kelimeleri ağzından bir anda dökülüyor. Çocukları soruyorum muhtara, çocuklar için ne düşündüklerini. Köye ana sınıfının yapılacağını söylüyor. Sağlıkevi de istiyorlar.
Muhtar şöyle devam ediyor: “Çocukların dağılmasını istemiyoruz, zaten 44 insanımızı kaybettik. 269 kişiydik, 152 kişi kaldık. Bu çocuklar benim garantim altında. Bizi öldürenlerin çocukları beş gün burada kaldı, onlara yemek gönderdim. Bizi cani gibi anlatıyorlar, biz cani değiliz. Toprakları adil dağıtacağız.”
Ağaçların altına oturuyor, kafa kafaya veriyor, aralarına kimseyi almıyor, konuşmuyorlar da fısıldaşıyorlar sanki. Konuşmuyor, tıpkı mezarlıktaki kendilerinden daha küçük çocuklar gibi döne-dolaşa-koşa fısıldaşıyor, köy alanında sürekli hareket halinde bir yerden bir yere gidiyorlar. Biraz önce başımızda dikilen çocuklar bunlar, dikkati çekmeyecek gibi değiller. Patlamaya hazır bomba gibi görünüyorlar gözüme. “Biz ne yapacağımızı biliyoruz” der gibi halleri var. “Yeter ki işaret gelsin.”
Muhtar bizi taziyeye gelenler için ayrılmış ağaçların altındaki masalara davet ediyor. Sandalyelerimize oturmamızla birlikte yemek dağıtılıyor: Nohut, pilav ve ayran. Dört kişi birbirimize bakıyoruz, yiyebilecek gibi değiliz. 112 Acil Servis’ten köye ilk gidenlerden bir doktorla yaptığımız telefon görüşmesinden resimler geliyor gözümün önüne: Yaşlı bir kadın kucağına aldığı bir yaşındaki çocukla, “Bende bir ölü var” diye köy meydanında dolaşıyor. Bir asker terhisine dört gün kala burada, bu vahşetin içinde ne aradığını soruyor kendi kendine. Bir kadın elinde tespihle oturuyor: Kan yok, kurşun yarası yok, gözleri açık ve cansız. Bir evde iki çocuk, yatakta birbirlerine sarılmışlar. Genç bir çocuk elindeki “keleş”i doktora doğrultuyor, ölü kız kardeşiyle annesini hastaneye yetiştirmesini istiyor... Doktorun heykeltıraş olmasını istiyorum, ölü çocukların yüzlerinin unutulmaması için doktorun heykeltıraş olmasını, heykeller yapmasını istiyorum.
Ağzımıza tek bir lokma koyabilecek gibi değiliz.
Köyün çıkışında arabadayız. Çiya arabadan iniyor, mezarlığa doğru yürüyor, bir süre mezarlara bakıyor. Koca adam döndüğünde ağlamaklı görünüyor. “Hepimizin çocuğumuzun, annemizin, babamızın ya da çok yakın bir akrabamızın ölümüyle ilgili acı bir anımız vardır” diyor Çiya. “Ama birbirleriyle akraba olan çocukların kardeşlerinin, ana babalarının toplu ölümleriyle ilgili böyle  acılı anları, tanıklıkları yok denecek kadar azdır. Bilge köyünün çocuklarının yaşadıkları tam da bu işte.  Peki, bundan sonra ne olacak? Çocuklar öldürülebilir, genç kızlar, kadınlar da öldürülebilir. Doğru, bu katliamı Kürtler yaptı” diye ekliyor ve soruyor: “Peki, bu ‘vahşi’ Kürtleri kim yarattı?”
Peki, Picasso’nun Guernica’sını kim yarattı?
***
Yarın Bilge köyü katliamının 56’ıncı   günü. Yarın birbirinin üstüne yığılmış gibi duran Mardin evlerinin bulunduğu Cumhuriyet Caddesi boyunca yürüyeceğim. Kalabalığın kaynadığı kaldırımlardan gözleri sürmeli kızlar geçecek. Kulağıma  Türkçeye, Kürtçeye, Arapçaya ve Süryaniceye karışan konuşmalar çalınacak. Saçları düzgün kesilmiş bir grup gence rastlayacağım. İçlerinden biri “Aslanlarım, devre arkadaşlarım” deyip deklanşöre basacak. Oğul İshak’ın gümüşçü dükkânına uğrayıp plastik kutudaki yılanın toprak yiyişini izleyeceğim. ‘Sinemardin’ afişlerinin, Mardin Beşiktaşlılar Derneği’nin şampiyonluk afişlerinin önünden geçeceğim. ‘Mardin’de Değişim ve Gelecek Arayışı’ konulu sempozyum programını inceleyip Leylan Cafe’ye, edebiyatçı dostlarım Mehmet, Roni, Şeyhmus ve Çiya’yla buluşmaya gideceğim. Mehmet bana, “Bilge köyü katliamının edebiyata yansımaması düşünülemez” diyecek. Bilge köyü trajedisinin öyküleştirilmesi üzerine konuşacağız. Yarın şehirde kum fırtınası çıkacak. Havayollarının kiraladığı minibüsle Arat’ın gittiği yollardan Diyarbakır’a gideceğim. “Çok tuhaf” diye mırıldanacağım, “gerçekten çok tuhaf.”
Büyük Mardin Oteli’nin 305 numaralı odasından şehre bakıyorum: “Geceleri gerdanlık, gündüzleri mezarlık” dedikleri Mardin bir kartpostal gibi penceremde duruyor. Mardin’den Diyarbakır’a minibüs yolculuğu yapan Arat, ölümü çağrıştıran ‘Gündüzleri mezarlık...’ özdeyişini değiştirmeye çalışmış, uygun kelimeyi bulunca da amacına ulaşmıştı:  ‘Gece gerdanlık, gündüz seyranlık.’ Bilge köyü ziyaretinden sonra Mardin benim için hem geceleri hem de gündüzleri mezarlık artık.
Vahim sonuçlarıyla hiç hayra  alamet değil, katliamın mağdurları çocukların ve kadınların halleri hiç de hayra alamet değil. Kadınlar sıfatları, konumları, görevleri ne olursa olsun erkek dünyasının mağdurları. Kadınların çektikleri acıların, kadın intiharlarının, ölümlerinin faili meçhul değil, fail erkekler. Çocukların faili de erkekler. Spor tesisleri yok. Sosyal etkinliklere katılım yok.  Sağlıklı büyüme, oyun oynama, eğitim hakları yok. Şiddet var. Ana babasız büyüme var. Şiddet ortamına dayalı göç var. Çocuk işçilik var. Çocuklar bunun hesabını sormayacak, intikamlarını almayacaklar mı? Hesabını soracaklar, intikamlarını alacaklar hiç kuşkusuz. Ana babalarını, hiç kimseyi beklemeyecekler, sosyal patlama çocuklardan gelecek! Bana öyle geliyor ki  çocuklar, kendilerini bu hale getiren düzeni alt edip değiştiremeyecek belki, ama sokakları,  köyleri, şehirleri, bölgeleri yaşanamaz hale getirecekler.  

“Yedi, sekiz, dokuz hadi bilemediniz 10 yaşındaki çocukların ölümle ve mezarlıkla bu kadar barışık görünmesini anlamakta güçlük çekiyorum.”
FOTOĞRAF: FERİT ASLAN / DHA

4 Mayıs 2009, köy...
Mardin’in Mazıdağı ilçesine bağlı Bilge (Zanqirt) köyünde bir düğünevi 4 Mayıs 2009 gecesi basıldı. Yedisi çocuk, biri hamile 44 kişi öldürüldü.  Katliam sanığı olarak aynı köyden biri 18’inden küçük çocuk, 10 kişi tutuklandı. Köyün sanıklarla yakın akraba olan yarısı göç etti. Savcı dokuz sanık için 44’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis ve 200’er yıl hapis cezası istedi. Dava Çorum Ağır Ceza Mahkemesi’nde 2 Eylül’de başlayacak. 

(*) Özcan Karabulut 
Yazar. Karşı Öyküler (1984), Hüzünle Bazı Günler (1990), Baştan Sona Yalnızlık (1997), Belki de Kaybeden Zaman (1998) adlı dört öykü kitabı ile 2009  Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanan, Amida Eğer Sana Gelemezsem adlı bir romanı bulunuyor.