Bir ada dolusu dostluk!

Nedim Hazar, 'Yakın Ada, Uzak Ada' belgeselinde 20'ye yakın etnik kimliğin barış içinde yaşadığı Burgazada'yı anlattı.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Resepsiyondaki görevliye pasaportunu uzatıp rezervasyonu olduğunu söyleyince bir sessizlik olur önce. Görevli biraz da tedirgin, "Burada kalmak istediğinizden emin misiniz?" diye sorar.
Yıl 1974'tür. Kıbrıs savaşı yeni bitmiş, ada ikiye bölünmüştür. Türkiye ile Yunanistan arasında büyük bir gerginlik yaşanmaktadır. Otelin Kıbrıslı bir Rum'a ait olduğunu ve neredeyse tüm müşterilerinin Yunanlılar olduğunu öğrenince anlar resepsiyon görevlisinin tedirginliğini.
Kendisini Londra'ya çağıran kuruluş bu otelde yer ayırtmıştır. Çaresiz kalacaktır.
"Sabah kahvaltı salonuna girince çatal, bıçak sesleri duruyor, konuşmalar kesiliyor, gözler bana çevriliyordu. Oteldekiler de salonun en kıyısında yer ayırıyordu bana. Tecrit edilmiş gibiydim" diye anlatıyor o günleri tiyatro sanatçısı Cüneyt Türel.
Gerginlikten dostluğa
Bu gerilimin sürdüğü otelin odasındayken kapısı çalınır. "Kim o?" der. Düzgün bir Türkçeyle, "Ben Emilios Yorgos Eden. Burgazadalıyım. Sizinle görüşmek istiyorum" yanıtını alır. Eden, Türel'e İstanbul'dan gelen bir mektubu resepsiyonda görünce anlamıştır otelde bir Türk'ün kaldığını.
Biraz da gergin çıkar odasından Türel.
Hiç de umduğu gibi geçmez görüşmeleri. Sıcak bir sohbete, giderek artan bir dostluğa dönüşür 1974 yılında, Londra'da, bir Türkle bir Rum'un buluşması.
Eden, Burgazada doğumlu. Babası Riko adanın tek doktoru. Aynı zamanda da Sait Faik'in yakın arkadaşı.
6-7 Eylül olayları ve sonrasındaki gerginliklerin de etkisiyle, artık üniversite çağına gelen Eden, ailesiyle birlikte Yunanistan'a göçer. Burada babasının mesleğini seçer ve göz doktoru olur.
Eden'le Türel'in dostluğu sürer. Hatta bir keresinde Eden, "Evleniyorum, Atina'ya düğünüme gel" diye çağırır Türel'i. Ancak gidemez. Zaman içerisinde görüşmeleri azalır ve sonunda iletişimleri kopar.
30 yıl sonra gelen ses
Aradan 30 yıla yakın bir zaman geçer. Bir kış günü Türel, tiyatroya gitmek üzere Nişantaşı'ndan arabaya binerken arkasından biri, "Siz Cüneyt Türel misiniz?" diye seslenir. "Evet" yanıtını alınca da sorar:
"Sizin Londra'da tanıdığınız şair ve ressam bir arkadaşınız var mı?" "Hayır" der Türel, "benim Londra'da tanıdığım, doğma büyüme Burgazadalı, ama şu anda Atina'da yaşayan göz doktoru bir arkadaşım var."
Adam, "Ben de ondan bahsediyorum. O sizi hep aradı, ama bir türlü bulamadı" karşılığını verir. Meslek olarak göz doktorluğunu seçen Eden, aynı zamanda bir şair ve ressam olarak da adını duyurmuştur ülkesinde. İstanbul'a her geldiğinde de Türel'i aramış ancak hep tiyatronun kapalı olduğu yaz aylarına rastladığı için gelişi, bir türlü ulaşamamıştır. Telefonunu ve adresini alır Eden'in. Mektuplaşmaya başlarlar. Aradan geçen 30 yılın özlemini giderirler mektupla. Sonra da bir gün İstanbul'a gelir Eden. Buluşup Burgazada'ya giderler. Çünkü artık Türel de bir Burgazadalıdır.
Barış içinde, bir arada
Dededen Burgazadalı olan Avusturya kökenli Robert Schild'e göre ada etnik yapı zenginliği açısından 'canlı bir etnografya müzesi'dir. 1.5 kilometrekarelik adaya 20'ye yakın farklı etnik ve dinsel yapı sığmıştır. Hepsi de yıllardır barış içersinde bir arada yaşamaktadır. Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Kürtler, Bulgarlar, Boşnaklar, Almanlar, Avusturyalılar, İtalyanlar; Süryaniler, Keldaniler, Aleviler, Protestanlar, Ortodokslar, Gregoryenler, Katolikler.
Schild, 'Kuştepe Blues', 'Mercan Dede ile Bir Yolculuk', 'Burhan Öcal-Sılaya Dönüş' gibi belgesellerden tanıdığımız yönetmen Nedim Hazar'a adanın bu çokkültürlü, çok- kimlikli yüzünü belgesel olarak çekmesini önerir. Burgazada üzerine çalışmaya başlar Hazar. Ama yalnızca 20'ye yakın farklı kimlikten yola çıkarak bir belgesel çekmek içine pek sinmemektedir. İşte tam bu sırada Türel ile Eden'in öyküsünü öğrenir. Artık belgeselin merkezine yerleştireceği bir öykü bulmuştur. Bundan sonra çalışmalara Cüneyt Türel ile Tilbe Saran da katılır.
Önce geçen aralıkta gelir Eden adaya. Türel'le buluşurlar. İlk çekimleri yapılır belgeselin ve bu yaz da tamamlanır. Yönetmen Hazar'la birlikte belgeselin ilk montajını izlerken ilk dikkatimizi çeken şey fona egemen akordeon oluyor. Hazar, bunun nedenini, "Bütün farklılıkları temsil etmesini istedim müziğin. Akordeon hemen hemen tüm kültürlerde var" diyor.
Tabuları yıkan yürekler
Belgesel çekimleri sırasında kendi geçmişiyle ilgili değinmeler de yaşamış Hazar: "Azınlıklar konusu benim kişisel yaklaşımımla da çok özdeşleşti. Çünkü ben de 1980'den sonra 20 yıl Almanya'da kaldım. Çoğunluk içinde azınlıkta kalmanın ne demek olduğunu iyi bilirim. Bazı tabuları ancak pozitif örneklerle aşmak mümkün oluyor. Ben de öyle yaptım. Zaten bu örnekler Burgazada gerçeğinin içinde var. Örneğin belgesel çalışmaları sırasında öğrendim ki 6-7 Eylül olaylarında tek talan edilmeyen ada burası. Adada yaşayan Türkler yağmaya gelen Vandalları karaya çıkarmamış."
Adanın bütün sakinleri canla başla katkı sunmaya çalışmışlar belgesele. Ada hayatını anlatmışlar kameralara. Örneğin kokoreççi Erdal'ı, Rum papazların önünden kış günü denize atlarken görüyoruz. Çünkü Ortodoksların bayramıdır ve denize atılan haç dalınıp çıkarılacaktır. Ancak adada yeteri kadar Rum genci kalmadığı için Alevi Erdal da haçı çıkarmak için denize atlayanlar arasındadır. Denizden çıkınca da "Hepsi benim dostum. Buradan giden arkadaşlarla bile hâlâ haberleşiyoruz. Hatta onları görmek için Atina'ya da gittim" diyecektir. Adalı başka bir Rum genci de bunun üzerine, "Keşke Erdallar çoğalsa buralarda" dileğinde bulunacaktır.
Burgazada doğumlu Alman kökenli bir adalı, "Anadilin Türkçe mi Almanca mı?" sorusuna, "Bilmiyorum, hem Almanca hem Türkçe" karşılığını verince yanında bulunan eşi hemen uyaracaktır: "Ama uykunda Almanca konuşuyorsun."
Bu dünya herkesin
İtalyan bir gençle evli Rizeli kız, Eşkanazi ile evli Seferhat, Almanla evli bir Rum; Erzincanlı faytoncu, emekli bir Ermeni, adanın yaşlı Rum balıkçısı; Ortodoks kilisesindeki ayin, Müslüman camisindeki namaz, Alevilerin Cemevi'nde durulan semah yarın ilk gösterimi yapılacak olan 'Yakın Ada Uzak Ada Burgazada' belgeselinde öne çıkan çokrenkli, çokkimlikli, çok kültürlü, çokdinli, çokdilli bir gökkuşağının birbiriyle sarmaş dolaş olmuş renkleri.
Kendinden başkasının bu ülkede yaşamasına katlanamayanlar var. Duvarlara 'Bütün dünya Türk olsun' diye yazarak, değil bu ülkeye, koskoca dünyaya, kendinden farklı olanlarla sığamayanlar var. Oysa 1.5 kilometrekarelik adanın insanları, bu küçücük alana onca farklı kimliği, etnik yapıyı, dili, dini sığdırmışlar. Çünkü onların beyinleri, yürekleri büyük!