Bir senaryonun ardındaki gerçek

Acemi birliğindeki atış eğitiminde hep 12'den vurmuştu. Hep birinci olmuştu. Hatta bir keresinde altı mermiyi aynı delikten geçirmişti. Taburdaki yarışmada da birinci olunca bir saat hediye etmişti komutan.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Acemi birliğindeki atış eğitiminde hep 12'den vurmuştu. Hep birinci olmuştu. Hatta bir keresinde altı mermiyi aynı delikten geçirmişti. Taburdaki yarışmada da birinci olunca bir saat hediye etmişti komutan.
Doğubeyazıt'a gönderildi. Görevlendirildiği timde hep kendi gibi atış eğitimlerinde birinci olanlar vardı. Daha üçüncü günüydü yeni birliğinde. Akşam saatlerinde gazinoda oturmuşlar 'geyik muhabbeti' yapıyorlardı.
"İki pırpır bir astsubay geldi, televizyonun sesini kısıp benim adımı bağırdı. Hemen koşarak vardım yanına. 'Seni komutanım istiyor' diyerek beni götürdü. 'Komutanım, hayırdır ailemden kötü bir haber mi var' dediğimde, kayıtsızca 'Merak edecek bir şey yok. Ailenle ilgili değil. Sakin ol' dedi. Başka ne bir şey sorabildim, ne de o bir şey söyledi. Ama benim aklıma bin bir türlü şeyler geliyordu."
O daha dört yaşındayken göçmüştü İzmir'e ailesi. Kan davasından kaçmışlardı. Sekiz amcasından üçü sağ kalmıştı. Karşı taraftan da beş kişi ölmüştü. Bu yüzden, komutan çağırınca babası ya da amcalarından birinin vurulmasından başka bir şey gelmiyordu aklına.
"Üç-beş dakika sonra komutanın karşısındaydık beraber, ne tekmil var ne de bir şey. Komutan 'Teşekkür ederim' dedi ve iki pırpır çıktı. Komutanı bir göreceksin, o zamana kadar hiç böyle komutan görmedim. Sakallı bir adam, oturmuş masada viski içiyor. Mavi bir eşofman üzerinde. 35 yaşlarında. İkinci kez 'Otur' dedi. Şaşkınlıktan ayakta kalmışım.
Üçüncü kez sertçe 'Otur diyorum' dedi koltuğu gösterek, oturdum. 'Artist gibi yakışıklıymışsın be, viski içersin değil mi' diyerek çekmeceden aldığı bardağa viski koyarken, önce esas duruş gösterip 'Emret komutanım' dedim. Arkasından 'Hayır içmem komutanım' dedim, esas duruşumu bozmadan. 'Otur, artistlik yapma, barmen adam viski içmez mi? Hem de asker ocağında' deyip viskiyi önüme koydu ve anlattı. Barmenlik yaptığımı bildiğini öğrenince rahatladım. Askeri gazinoya garsonluk için ayıracaklarını sandım."
Ama gerçek sandığı gibi değildir. Komutan, PKK terörünü anlatır uzun uzun. Önüne büyük bir fırsat çıktığını söyler sık sık. Göstereceği başarıya göre önünün açık olduğunu vurgular. Başlangıçta kendisinin de asker olmadığını, bu askerliğin bilinen kışla askerliği gibi olmadığını anlatır. İş-görev dışında ne 'komutanım' vardır, ne 'selam'. Çok zaman askeri elbise bile giymeyeceklermiş. Çarşı izni diye bir şey yokmuş, görevde olmadığı süre içerisinde istedikleri zaman çarşıya çıkabileceklermiş.
Komutan, "Torunlarına anlatacak gerçek bir askerlik, gerçek bir kahramanlık destanın mı olsun istersin, yoksa sıradan bir asker olarak yalan söylemek mi istersin?" diye sorar.
Birkaç saat sürmüştür konuşma. Hafif çakırkeyif olmuştur. Komutanına tekrar tekrar özel time katılmak istediğini söyler. Ayrılırken ne tekmil, ne selam. Bir eli omuzunda 'İyi akşamlar' der komutan. Gerçek bir kahraman olacağını söyler ayrılırken.
Sabaha kadar uyuyamaz.
"Bütün derdim tezkeremi almaktı. Gidip kendi barımı açmalıydım. Kızlar beni bekliyordu... Şimdi bin kez lanet okuyorum, neden 'Evet' dedim diye, neden atışlarda birinci geldim diye. Ama benim yerimde kim olursa olsun 'Hayır' diyemezdi. Karşımdaki bir komutan ve sen bir askersin. Sanki 'Kabul etmiyorum' desem olacakmış gibi. Öyle etkileyiciydi ki sakallı. Bu sakallı kimmiş biliyor musun? Çok sonra öğrendim. 'Yeşil' adında çok meşhur bir MİT'çi-özel timciymiş."
Böyle başlıyor, sonu 'gazi'likle bitecek K.T.'nin öyküsü. Bu aynı zamanda Uğur Sümer'in üç yıl sürecek yolculuğunun da başlangıç noktası. Uğur'u bu yolculuğa çıkaran belki de yaşamda rastlantıların ne denli önemli olduğunu anlatacak bir olaylar dizgesi.
1954 Uşak doğumlu Uğur Sümer. 12 Eylül'e bir ay kala yakalanıyor. O sıralarda Eğitim Enstitüsü'nde öğrenci görülüyor. Ankara'da ve İzmir'de ağır işkencelerden geçiriliyor. Ne de olsa yakalandığında Dev-Yol'un Uşak sorumlusu. Denizli ve Afyon da kendilerine bağlı.
İdamla yargılanıyor. Suçları arasında yasadışı örgüt yönetciliğinden soyguna, adam öldürmeye kadar her şey var. Yaşadıklarıyla
övünmüyor, ama inkâr da etmiyor. Yalnızca "Dönem ve durumumuz neyi gerektiriyorsa onu yaptık" diyor. İdama mahkûm ediliyor. Şirinyer, Buca, Bergama, Aydın, Nazilli gibi 'birçok memleket cezaevi'nde yatıyor. Kendi anlatımıyla 'kemiksiz' 11 yıl.
Cezaevindeyken bir de roman yazıyor. Adı 'Duymayan Kalmasın'. Aslında bu kendi öyküsü. Yakalanışından cezaevine gidişine kadar olan süreci, işkenceleri anlatıyor.
"Cezaevindeyken okuyup yazan bir arkadaş grubuyduk. Dışarı çıkınca bir matbaa kurup bu entelektüel çabayı sürdürme kararındaydık. Ancak tahliye olduktan sonra hiçbir şey düşündüğümüz gibi gelişmedi."
Dışarıda kendisini bekleyen bir eşi ve çocuğu vardır. Zaten kendi durumundan dolayı eşine de mesleği olan öğretmenliği yaptırmazlar uzun süre. Bir geçinme derdi vardır ortada. Dışarı çıkınca matbaa kurup içeride başladığı entelektüel çabayı sürdürmeyi amaçlarken birdenbire kendisini eşinin ağabeyine ait karne ile müteahhitlik yaparken bulur.
Ancak bu arada entelektüel faaliyetlerini de sürdürmektedir. Yaptığı işten hareketle bir 'inşaat' filmi çekmeyi tasarlar. Çünkü ilginç tanıklıkları vardır. Sinemacı olmak istemekte, bu nedenle sinema okumaktadır.
Bir de senaryo yazmaya başlar bu arada. Çekmeyi tasarladığı filmdeki kişilerden biri de bir 'Güneydoğu gazisi'dir. Bu da yaşadığı hayattan çıkardığı bir tiptir. Ancak daha yakından tanımak ister senaryosundaki 'gazi'yi. Aslında bu bildiği, tanıdığı bir komşusudur. Savaşta yaşanılanlara ve bir gazinin savaş sonrası yaşamının peşine düşmüştür. İki soruya yanıt arar Uğur. Birincisi nasıl bir psikolojiyle, ne şartlarda savaştı? İkincisi de şu anda nasıl bir psikolojiyle ne şartlartda yaşıyor?
İşte bu sorularla başladığı yolculuk tam üç yıl sürer. Yaşadığı Uşak'tan çıkar yola, gitmediği ne İskenderun kalır, ne Çanakkale, ne Eskişehir. Tam 134 gaziyle görüşür.
"Görüştüklerimin çoğu dengesini yitirmiş. Köylerini, şehirlerini, eski oturdukları yerleri terk etmişler. Eski çevreleriyle ilişkilerini tamen kesmişler. Kendilerini tecrit etmişler. Bazıları dine vermiş kendini, bazıları alkolik olmuş. Bunlardan 15'inin anlattıklarını kasede alıp yazıya dökebildim. 13'ünün anlattıklarını yayımlayabileceğime dair el yazılarıyla imzalı izinlerini alabildim. İkisi ismini belirtmemek şartıyla izin verdi. Gazilik maaşlarını kaybetmekten ikisi hariç hepsi korkuyor. S.Ç., 28 ay maaş aldıktan sonra kontrolde rüşvet vermediği için sağlam raporu verilmiş ve maaşı kesilmiş. Verilen maaşlar da faizleriyle birlikte geri alınmış. Sağ bacağı bir buçuk santim kısa ve adeta bir sopa gibi kurumuş. Rahatsızlıkları hiç bitmemiş, halen tedavi görüyor. E.G.'ye raporunda yüzde 40 oranında vücut kaybı olmasına rağmen rüşvet vermediği için sağlam raporu verilmiş. Yarası hâlâ işliyor. Tedavisi devam ediyor. Defalarca uzun, ısrarcı telefon konuşmalarımdan sonra yaptığım her görüşme saatlerce sürdü. Hiçbiri bir film ya da bir maç gibi anlatmadılar yaşadıklarını. Ç.A., K.R. ve A.S. anlatırken ağladıklarının farkında değillerdi. Yaşadıkları anda nasıl ter içindelerse, nasıl küfrettilerse öyle anlattılar."
Uğur, iddialarını kanıtlamak için belgeler de eklemiş kitabına.
Her röportajın sonuna kısa bilgi notları koymuş Uğur; 'Market çalıştıran Kürt bir ailenin çocuğu. Ortaokul mezunu. Sağ bacağını, dizinin üzerinden kaybetmiş. Sağ gözü hiç kapanmıyor. Vücudunda hâlâ işleyen yaraları var. Evlenmiyor. Ailesinden ayrı, tek başına Antalya'da yaşıyor' ya da 'Çiftçi bir ailenin çocuğu. İlkokul mezunu. Sağ gözünü tamamen kaybetmiş, sol gözü de çok az görüyor. Üç yaşında kızı, iki yaşında oğlu var. Bir pazarcının yanında çalışıyor. Manisa'da oturuyor' gibi...
Uğur'un kitabı, bir dönem bu coğrafyada nasıl oluk oluk kan döküldüğünü, bir savaşın, herkesin bedeninde ve ruhunda nasıl da bir daha iyileşmemek üzere yaralar açtığını gözler önüne seriyor. Hani "Yüzlerce cinayet öyküsü duyabilir, romanlarda binlerce cinayet okuyabilirsiniz. Ama bir tanesini bile görmeniz yeterlidir" denir ya, tam da öyle işte. 'Bir Savaş Bir İnsan'da işlenen cinayetleri tek tek anlatıyor Uğur Sümer ve senaryolarda kurgulanabilenlerden daha acımasız bir gerçek çıkarıyor karşımıza. Yaşanmışlıklar bir kez daha aşıyor tahayyül edilebilecekleri.