Bir şeriatçının itirafları

1970'lerden bugüne
İslamcı hareketin 'teorisyen'lerinden Metiner, 1970'lerdeki şeriatçı gençlik hareketlerinden bugüne düşünsel serüvenini yazdı. Anılar, 'Laik devlet yıkılacak elbet' diye yola çıkıp, demokrasiye ulaşmanın öyküsü.
Ayrışma süreçleri
Anlatılan öykülerin bir ucu Hizbullah'ın 'mezar evleri'ne uzanan fanatizme çıkıyor; diğer ucuysa bugün AB üyeliğini arzulayan, kendini 'muhafazakâr demokrat' diye tanımlayan AKP'ye ve Başbakan Erdoğan'a.
'İçeriden' anlatım
Eşini tesettüre zorlamak, tek başına Sezen Aksu dinlemek gibi 'ayrıntı'lardan, İslamcı gruplarda yaşananlara dek sayısız olguyu 'içerideki birinin gözüyle' aktaran Metiner, eleştirileriyle hayli tartışma yaratacak gibi.
Kitaptan iki portre
  • Abdüllatif Şener
    Başbakan Yardımcısı Şener, 'Partiyle İslam'a hizmet edilir' diyen Metiner'e kızmış: "Anti-particiydim. Demokrasiyle sonuç alınacağına inanmıyordum."
  • Ahmet Ertürk
    TMSF Başkanı Ertürk, RP'nin yükseldiği yıllarda şöyle yazdı: Refah düşmanlığı üzerinden, çözülmeye yüz tutmuş resmi ideoloji canlandırılmak isteniyor.
  • Tayyip Erdoğan hapisteydi. Ama FP'yi derinden yarabilmişti. Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdüllatif Şener gibi isimler Erdoğan'la sürekli temas halindeydi ve onun öngördüğü doğrultuda hareket ediyorlardı.
    Genel kongre kararı alındığında Gül'ün yanı sıra Arınç da genel başkanlığa aday olduğunu açıkladı. Sonradan yapılan müzakerelerde Arınç, Gül lehine çekildiğini açıkladı. Gül ve arkadaşları Erdoğan'ın ismini ve rüzgârını yanlarına alarak teşkilatlara inmeye başladılar. Genel merkez ekibi ilk başlarda Erbakan'ın karizmasını hiç kimsenin çizmeye güç yetiremeyeceğine
    inanıyorlardı, ama gelen olumsuz haberler üzerine onlar da işi sıkı tutmaya başladılar. Kıran kırana bir güç yarışı başlamıştı.
    Erdoğan ekibinin FP'nin söylemine hiçbir itirazları yoktu. Sadece Erbakan yönetimine itiraz ediyorlardı. "Bu iş Erbakan'la olmaz!" diyor ve ekliyorlardı: "Erbakan anlayışıyla iktidara gelinse bile, iktidarda kalabilmek mümkün değil. 28 Şubat bunu gösterdi. O yüzden siyaset anlayışımızı ve tarzımızı yeniden gözden geçirmeliyiz. Parti içi demokrasiyi hayata geçirmeliyiz." Tayyip Erdoğan da gönderdiği mesajlarda 'taban demokrasisi'ne boyuna vurgu yapıyordu.
    İki ekip arasındaki çatışma, bir iktidar çatışmasıydı. İki ekip de partinin söylemini sahiplenmek konusunda 'yenilikçi' idi, ancak Erbakan ekibi 'emir-biat-itaat' anlayışı doğrultusunda daha dini bir yönetim tarzına sahipti. Kongre yapıldığında Erdoğan cezaevinden çıkmıştı. Ama kongreye iştirak etmek yerine bir mesaj göndermekle yetindi. Erdoğan'ın mesajı büyük bir coşkuyla karşılandı. Erbakan da kongreye gelmek yerine mesaj göndermeyi tercih etmişti. Erbakan'ın mesajına verilecek tepkinin Erdoğan'ınkinden daha büyük ve uzun olması gerekiyordu. Kongreye hâkim olan genel merkez ekibi her şeyi ayarlamıştı. Erbakan'ın mesajıyla birlikte salon alkıştan ve 'mücahit Erbakan' sloganlarıyla çınlamaya başladı. İşte Erbakan, Erdoğan'ı bastırmıştı görüntüde!.. Ama gerçekte öyle olmadığı çok geçmeden anlaşılacaktı.
    Doğrusu ben Gül ve arkadaşlarının o kadar yüksek oy alacaklarını hiç tahmin etmiyordum. Recai Kutan'ın genel başkanlığının uygun bir vitrinle devam etmesinden yanaydım. Bunda Kutan'ın şahsına duyduğum derin sevgi ve saygının yanı sıra Gül ve arkadaşlarının parti içinde şahsıma yönelik 'Kürtçülük' ithamında bulunan o birileriyle işbirliği yapmasının yarattığı kişisel kırgınlık ve kızgınlık da rol oynadı. Erdoğan'a itirazım yoktu, ancak yol arkadaşlarından bazılarıyla yıldızımız hiç barışmamıştı.
    (...)
    Gül hiç beklemediğim bir sonuç elde etti. Az bir oy farkıyla kaybetmiş olmasına rağmen bence kazanan kendisiydi. Daha doğrusu kazanan Erdoğan'dı. Erdoğan'ın artık önünün açık olduğu apaçık ortaya çıkmıştı.
    (...)
    Kongreden sonra genel merkez ekibi, Erdoğan yanlılarını il ve ilçeler bazında tasfiye etmeye koyuldu. Genel merkez düzeyinde tümden tasfiye etti. Genel idare kurulu listesi ise Erbakan'ın istediği doğrultuda hazırlandı. Grup başkanvekilleri düzeyinde yeni bir seçim yapıldı. Ama gruptaki karşıt milletvekillerinin oylarıyla grup başkanvekillikleri Erdoğan yanlılarının eline geçti. Bülent Arınç da yeni seçilen grup başkanvekilleri arasında bulunuyordu.
    Ama grupta hâlâ bütün ipler Oğuzhan Asiltürk'ün elindeydi. Genel merkezin tüm gücünü elinde tutan Asiltürk, grup başkanvekillerine rağmen tüm ipleri elinde tutmayı başarabiliyordu. FP fiilen bölünmüştü artık. Ve her düzeyde bir çatışma yaşanıyordu.
    Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi

    İslamcı hareketin 'teorisyen'lerinden Mehmet Metiner, 1970'li yıllardan bugüne düşünsel serüvenini kaleme aldı. Metiner'in Doğan Kitap'tan çıkan 'Yemyeşil Şeriat Bembeyaz Demokrasi' adlı anıları, 'Laik devlet yıkılacak elbet' diye yola çıkan bir şeriatçı militan gencin, demokrasinin değerini teslim etmesinin öyküsü. Milli Türk Talebe Birliği'nden (MTTB) başlayan öykü, Necmettin Erbakan liderliğindeki MSP'ye bağlı Akıncılar grubuna, oradan 12 Eylül günlerine uzanıyor. Ardından 1980'lerin sonu ve 1990'lar, yeni Türkiye'de 'siyasal İslamcı'lığın ve Refah Partisi'nin yükseliş yılları geliyor. Humeyni'nin İranı'na ve 'Milli Görüş'ün gurbetçiler arasında etkili olduğu Avrupa ülkelerine de uzanan gelişmelerin Türkiye'deki önemli kritik noktası, 28 Şubat ve sonrası da elbette öykünün içerisinde.
    Kısaca, anlatılan öykülerin bir ucu, Hizbullah'ın ürpertici 'mezar evleri'ne uzanan fanatizme çıkıyor; diğer ucuysa bugün AB tam üyeliğini arzulayan, kendilerini artık 'muhafazakâr demokrat' diye tanımlayan AKP'ye ve onun lideri Başbakan Erdoğan'a. Metiner, son 30 yılın önemli 'İslamcı' siyasi ve entelektüel figürlerdeki değişimi anlatırken, ittifakları, krizleri, 'Türkçülük' ve 'Kürtçülük' tartışmalarını da değerlendiriyor.
    Eşini başörtüsü kullanmaya zorlamak, tek başına Sezen Aksu dinlemek gibi 'ayrıntı'lardan, İslamcı grup ve çevrelerde yaşananlara dek sayısız olguyu 'içerideki birinin gözüyle' aktaran Metiner, sürekli gündemde tutmaya gayret ettiği eleştiri ve özeleştirilerle hayli tartışma yaratacak gibi.
    Abdüllatif Şener 'parti'ye karşıymış

    'Genç Kuşağın Misyonu' başlıklı yazıma sert tepki gösterenlerden biri de bugün AK Parti hükümetinde Başbakan Yardımcısı olarak görev yapan değerli dostum ve ağabeyim Abdüllatif Şener de varmış meğer!..
    Kendisi söylediği için biliyorum.
    Ankara'da bir dost meclisinde gayet içtenlikle ve dürüstlükle anlattığı bu olayı, şimdiki Abdüllatif Şener'in değişim öyküsü açısından da gerekli bulduğum için aktarmakta yarar görüyorum.
    Fazilet Partisi'nin kuruluş sürecinde ben Genel Başkan Recai Kutan'ın siyasi işler danışmanı olarak TBMM'de kadrolu olarak görevliydim. Ankara'da bir akşam Gaziantep Milletvekili Nurettin Aktaş'ın evinde konuk olarak bulunuyordum... Kimler yoktu ki!.. Abdüllatif Şener, Abdullah Gül, Salih Kapusuz...
    (...)
    Abdüllatif Şener sohbetin bir yerinde lafı Girişim dergisine getirip, "Bak Mehmet!" dedi, "Sana bir olay anlatacağım, iyi dinle! 'Genç Kuşağın Misyonu' başlıklı yazında İslam'a hizmet, parti aracıyla da olur dediğin için sana çok kızmış ve Girişim aboneliğimi iptal ettirmiştim. Çünkü ben de anti-particiydim. Demokratik araçlarla bir sonuç alınamayacağına inanıyordum. Bir bilsen, sana o zaman ne çok kızdığımı."
    Bir yandan anlatıyor, bir yandan da o hoş ve içten kahkahasını koyuveriyordu.
    (...)
    O tarihte Şener, FP'nin TBMM Grup Başkanvekili'ydi. Abdüllatif Şener'i o akşam kafası karışık bulmuştum.
    28 Şubat sürecinden sonra FP'nin yeni söylemine karşı o geçmişinden getirdiği düşünce refleksiyle haklı olarak kuşkular beslediğine tanık oldum.
    Sadece o değil, hepimiz 'İslami devlet' söyleminden yola çıkarak sonuçta böyle bir noktaya kadar gelmiştik.
    Bendeki değişim çok daha önce olmuştu.
    Ama hâlâ Abdüllatif Şener'de kuşkular ve endişeler gözlemliyordum. Hâlâ ikna olmamıştı besbelli.
    'Laikliği dinsizlik, demokrasiyi küfür!' addeden bir siyasal kültürden ve gelenekten geliyordu. 'İslami devlet kurulacak elbet!' sloganı onu da büyülemişti pek çoklarımız gibi. O yüzden 'demokrasi ve laiklik savunusu' üzerine oturan, 'AB hedefine kilitlenen' bir söylem, sanki geçmişini ve dolayısıyla kendisini inkâr gibi geliyordu. Bana içtenlikle bir ara "Demokrasiyi ve laikliği gerçekten inandığımız için mi savunacağız, yoksa dışarıya karşı inandırıcı olabilmek için mi?" türünden bir soru sorduğunu hatırlıyorum. İslami mücadelede partinin bir araç olarak kullanılmasına dahi karşı çıkan bir düşünsel gelenekten geliyordu. Ama geçmişinden getirdiği fanatizmi partiye girerek kırmıştı.
    Hayatın gerçekleri karşısında değişmeye başlamıştı. O radikal ve fanatik dinci eğilimleri bir yana iterek daha ılımlı çizgide karar kılmıştı. Diyaloğa ve etkileşime açık biri olduğuna FP döneminde tanık olmuştum. Bir de özeleştiri yapacak kadar erdemli olduğuna.
    "Gençlik dönemimde fanatik dindar eğilimlerim vardı. O zamanlar dinci, solcu, milliyetçi diye ayırırdım insanları. Şimdi ise karşımdakini sadece insan olarak görüyorum. 20. yüzyıl ideolojiler çağıydı. Şimdi bu kayboldu. Böyle düşünemezsiniz." (Bkz. Milliyet, 14 Şubat 2004, Abdüllatif Şener'le yapılan söyleşiden.)

    Eşimin haklı başörtüsü inadı
    Evlendiğimde eşim başörtülü değildi. Arkadaşlarım nezdinde beni zor duruma düşürüyordu. (...) Örtünmesi gerektiğini söylüyordum, ama o haklı olarak direniyordu. İstanbul'a taşınacağımızda kendisi için getirdiğim başörtüsünü ve pardesüyü giymemekte de inat etmişti. Oysa o dönemde Girişim dergisinin genel yayın yönetmeni sıfatıyla hayli tanınan ve bilinen bir insandım. İslami mücadelenin teorisyenlerinden biriydim. Eşimin o hali beni hayli sıkıntıya düşürecekti. Sonradan eşim kendi isteği ve rızasıyla örtündü. Ve ben de derin bir oh! çektim. Biçimselliğin özün önüne geçtiği o yılları düşünüyorum da, hayıflanıyorum doğrusu...
    İnanıyorum ki, o yıllarda eşleri ve çocukları üzerinde kendi siyasal ve ideolojik-konumlarını pekiştirmek düşüncesi içinde olanlar, pek çok hastalıklı davranışın belirmesine de öncülük etmişlerdir.
    Sevmek veya âşık olmak mı? Bunlar büyük davamızın yanında lafı bile edilmesi caiz olmayan şeylerdi. Kadın, mal-mülk, evlat sevgisi, yani dünya sevgisi yüreğimize yerleşmemeliydi.

    Bir zamanların Ertürk'ü
    TMSF Başkanı Ertürk, RP'nin yükseldiği yıllar, 'RP düşmanlığı üzerinden çürümeye yüz tutmuş resmi ideoloji canlandırılmak isteniyor' diye düşünüyordu

    Şimdiki TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) Başkanı olan Ahmet Ertürk, o tarihlerde özel bir finans kurumunun genel müdür yardımcısıydı. Namuslu, dürüst, birikimli, şehirli ve medeni bir İslamcı entelektüeldir. Geçmişinde bir parça radikal, ama her halükârda düzeyli bir entelektüel olan Ertürk'ün o günkü radikal duruşunu, sözlerinden ve söyleme biçiminden çıkarsamak hiç de zor değil.
    Başta İstanbul ve Ankara gibi büyükşehir olmak üzere Türkiye'nin pek çok yerinde belediye başkanlıklarını kazanan RP'ye karşı belirli kesimlerden büyük bir ideolojik taarruz başlatıldı. 'Laiklik elden gidecek!' sloganı, 'Refah Partisi iktidarında yaşam tarzımız değiştirilecek!' kaygısı temelinde ciddi bir antipropaganda yapıldı. Büyük gazeteler bu tür propagandaları hemen her gün sayfalarına taşıdı, yazarlar köşelerinde bunu tartışıp durdu.
    Tam da bu ideolojik taarruzların yoğunlaştığı bir dönemde Yeni Zemin, RP'yi odağa alan bir özel dosya hazırladı. Bu dosya için görüşlerine başvurduğumuz kişilerden biri de sevgili Ahmet Ertürk'tü.
    Ertürk yazısının girişinde şöyle diyordu:
    "Bundan altı, yedi ay önce olsaydı, Refah geleneğinin hem ideolojik hem de siyasi çizgisini daha önceleri eleştirmiş biri olarak hiç tereddüt etmeden görüşlerimi açıklıkla belirtirdim. Bugünkü tereddüdümün sebebiyse, Refah düşmanlığını çözülmeye yüz tutmuş resmi ideolojiyi yeniden canlandırma aracı yapmaya çalışan 'memur-aydın'larla 'eleştiri' ortak paydasında buluşmaktan bile duyduğum ürküntüdür.
    Bu sebeple Refah'ı tartışmak yerine şimdilik Refah tartışmaları/eleştirileri, daha doğrusu saldırıları üzerine tartışmak, Türkiye üzerine daha yararlı gözlemler sunabilir bize..."
    Tek başına Sezen...
    Beyazıt'ta fakülteye yakın çok güzel ve geniş bir öğrenci evimiz vardı. Ben orada evin reisi olarak kalmaya başladım. Benim kendime ait müstakil bir odam vardı. Hâlâ müzik dinlemenin caiz olmadığına inanan arkadaşlarımızın yanında müzik dinlemiyordum.
    Gecenin bir vaktinde odama geçip kulaklığı olan küçük teybime Sezen Aksu'nun kasedini koyar dinlemeye koyulurdum. Çoğu geceler kulağımda Sezen Aksu'nun o harikulade şarkılarının büyüsüyle uyuyordum.
    Fakültede 'ideolojik şef' veya 'abi' konumunda biri olmam hasebiyle davranışlarıma dikkat etmek zorundaydım elbet.
    Müziğe karşı toptan reddiyeci bir tutum içinde değildi öteki arkadaşlarımız da. Ama kadın sesi söz konusu olunca fıkhi tartışmalar alır başını giderdi. Bir kadın şarkıcının teğanniyle şarkılar söylemesini dinen caiz bulmayan görüşlerden tutunuz da bizatihi kadın sesinin haram olduğuna dair görüşlere varıncaya kadar bir dizi spekülatif görüşler çatışır dururdu.
    O yüzden müzik konusu, hele Sezen Aksu gibi aşkı ve duygusallığı en naif, çıplak ve yürekli sözlerle ölümsüzleştiren bir sanatçının şarkılarını, gereksiz bir polemiğe meydan vermemek için bir başıma dinlemeyi tercih ederdim.
    Korktuğum ve çekindiğim için değil, henüz buna hazır olmadıklarını gördüğüm arkadaşlarımı gereksiz yere kırmamak adına yapıyordum bunu.