Bir zamanlar bir Kapadokya kasabası

Büyük bir telaş yaşanıyordu. Kasabalarında, İstanbul'da, Atina'da, hatta
Amerika'da dört ayrı komite kurulmuş; hepsi üzerlerine düşenin altından kalkmaya çalışıyordu.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Büyük bir telaş yaşanıyordu. Kasabalarında, İstanbul'da, Atina'da, hatta
Amerika'da dört ayrı komite kurulmuş; hepsi üzerlerine düşenin altından kalkmaya çalışıyordu.
Artık 'Büyük Göç' başlayacaktı. Çok az bir süre kalmıştı. Binlerce yıldır yaşadıkları anayurtlarını terk etmek zorundaydılar. Bir daha geri dönmemek üzere çıkıyorlardı yola, bilmedikleri bir dünyaya doğru.
Konakları, kiliseleri, okulları, köprü ve çeşmeleriyle; kendine özgü mimarisi, eğitimli insanlarıyla halkın büyük çoğunluğu Rumlardan oluşan, 3 bin nüfuslu bir Kapadokya kasabasıydı Sinasos.
Yıl 1924'tü. Türkiye ile Yunanistan arasında 'nüfus mübadelesi' başlamıştı. Yer değiştirecekti yüz binlerce insan; Anadolu'dan Yunanistan'da, Yunanistan'dan Anadolu'ya doğru.
Merkezi komite İstanbul'daydı. Sinasosluların Pire'ye taşınmasını organize edecekti.
Sinasos Komitesi cemaate ya da şahıslara ait mallardan kurtarabildiklerini kaydediyor, ayırıyor, kutulara yerleştiriyordu. Bunları güvenli şekilde Yunanistan'a ulaştırmayı üstlenmişti. Ayrıca kara ve denizyoluyla yapılan zahmet göz yolculuğuna nezaret ederek göçmenlerin yiyecek ve diğer ihtiyaçlarını karşılayacaktı.
Yeni bir Sinasos
Atina-Pire Komitesi'nin de zor bir görevi vardı. Sinasos göçmenlerini karşılayacak, zahmet ve masraflardan kaçmadan geçici bir süre için bakımlarını üstlenip onlara kalacak bir yer bulacaktı. Sonra da 'Yeni Sinasos'un kurulması için uygun bir yer arayacaktı.
Amerika Komitesi ise maddi yardım toplayarak göçmenlerin yerleştirilmesine katkı sunmayı hedefliyordu.
İşte bütün bu hengâme içinde Serafim Rizos'un aklından hiç çıkmayan bir fikir vardı. Ama bir türlü de açıkça söyleyemiyordu. Çünkü çevresindeki insanlar; bir daha geri dönmemek üzere anayurtlarını terk etmenin, yeni ve bilinmeyen bir ülkeye göçmenin telaşına öyle kaptırmışlardı ki kendini; bir de bu durumun getirdiği gündelik sorunlarla öylesine meşgul ve kaynaklar açısından öylesine dardaydılar ki böyle bir lükse ilişkin herhangi bir teklifin hemen reddedileceğinden korkuyordu.
Sonunda dayanamadı, Sinasos Komitesi Başkanı olan ağabeyi Rizos N. Rizos'a düşüncesini açtı Serafim: "Göçmeden kasabamızın fotoğraflarını çekelim."
Sonunda 20 liralık bir kaynak tahsis edildi fotoğraf çekimleri için.
"20 lirayla ne yapılabilirdi? Kastro'da bankerlik yapan iyi kalpli Pandazidis kardeşlerin çocukları, İosif'in oğlu Anastasis Pandazis ile
İlia'nın oğlu İsaak Pandazis'in bir fotoğraf makinelerinin olduğunu duymuştum. Onları bularak 20 lira karşılığında 1 Haziran 1924'ten ay sonuna kadar köyün farklı bölgelerini birlikte dolaşmak ve işaret edeceğim şeylerin fotoğrafını çekmek üzere anlaştım."
Serafim; mahallelerin, kiliselerin, okulların, mimari değeri olan yapıların, kadın ve erkek giysilerinin, yöresel oyunların, çeşmelerin, pazaryerinin görüntülenmesini istedi.
Yunanistan'a göçerken İstanbul Komitesi'ne uğradı ve doktor İoannis Arhelaes'e fotoğraf plakalarını bıraktı, bir ricasıyla birlikte: "Bir Sinasos albümü hazırlayalım."
Postayla gelen ağır paket
"Böylece göçmenlik dalgasıyla sürüklenerek Yunanistan'a gittim. Bir gün, Nea İonia'daki Podarades'te, çalıştığım halı fabrikasına postayla ağır bir paket geldi. İçinden, kedersiz köyümüzün, serhattaki Küçük Asya Rumlarının asude, bilinmeyen, uzun tarihinin yegâne hatırası, 'Doğu'nun İncisi' albümü çıktı."
Kapadokya Rum cemaatlerinin tarihi konusunda derin bilgiye sahip olan Evangelia Balta işte bu 82 fotoğraftan oluşan 'Doğu'nun İncisi Sinasos' albümünden yola çıkmış. Yunanistan'daki diğer kurumsal ve kişisel arşivlerdeki görsel unsurlarla zenginleştirmiş. Küçük Asya Araştırmaları Merkezi tarafından yapılan sözlü tarih çalışmalarında yer alan Sinasos'un eski sakinlerinin anlatılarıyla birleştirmiş ve ortaya 240 sayfalık, görsel ve sözel açılardan çok zengin bir yapıt çıkarmış; 'Sinasos-Mübadeleden Önce Bir Kapadokya Kasabası.'
Kitapta bu Kapadokya kasabasının; Anadolu coğrafyasında, iyi eğitimli insanlardan oluşan, dünyaya açık, modern mimariye sahip bir yerleşime dönüşmesinin öyküsü de var.
Yeterince işleyecek toprakları yokmuş Sinasosluların. Nüfus artınca köyde yaşam zorlaşmış. Gurbete çıkmaya başlamışlar. Köyün papazı dualarla uğurlarmış gençleri İstanbul'a.
Çileli yolculuk
Sözlü tarih çalışmalarında yer almış bu çileli yolculukları Sinasosluların: "Açık havada gecelerdik. Türk köylerinden geçtiğimizde bize süt, yoğurt ve yumurta verirlerdi. Ankara'ya sekiz günde varırdık. Ankara'da bir gün kalarak at ya da katırlarımızı nallar, tekrar yola çıkardık. 12'nci günde İzmit'teydik. Oradan trenle Haydarpaşa'ya geçerdik. Orada bizi akrabalarımızla dostlarımız bekler, İstanbul'a götürürlerdi. İstanbul'a gidenlerin çoğu, mal mülk edinmiş olarak 10-15 yıl sonra dönerdi. Köye gelip evlenirler, eşlerini köyde bırakıp ya da yanlarına alarak tekrar gurbete çıkarlardı. Yeni evli kadınlar, kocalarını 10-15 yıl sonra tekrar görebiliyorlardı. Erkekler eşlerini hamile bırakıp gidiyor, döndüklerinde 12 yaşında delikanlılarla karşılaşıyordu."
Ancak bu 'gurbetçilik' Sinasos'un zenginleşmesine, İstanbul'da para kazanan Sinasosluların payitahtta en seçkin kişiler arasına girmesine yol açmış. Ancak insan merak etmekten de geri duramıyor bu havyarcılık, balıkçılık nereden bulaşmış bu Kapadokya Rumlarına?
Kitapta onun da yanıtı var.
Sinasoslular, İstanbul'da havyarcılık yapıyorlar, Karadeniz ve Marmara'nın balıklarını tuzlama zamanı; sardalye, uskumru, çiroz, palamut tuzluyor ve Rusya'dan getirttikleri siyah havyarın ticaretini yapıp Osmanlı İmparatorluğu'nun taşrasına dağıtıyorlarmış.
'Sakızlılardan miras kaldı'
"Bu zenaat sayesinde zenginleşerek, köyleri Sinasos'u bir mücevhere çevirdiler. Her Sinasoslu ailenin İstanbul'un bir havyarcısında çalışan bir üyesi vardı. Sinasosluların, Anadolu'nun dağlarıyla taşları arasında yetişmiş Karaman asıllı bu insanların, havyarcılık mesleğine nasıl merak saldıkları hayranlık uyandırır. Bir söylenceye göre, 1821'den önce İstanbul'un bütün havyarcıları Sakız Adalıymış. Yunan ihtilaliyle Sakızlılar İstanbul'u terk edince, dükkânlarını döndüklerinde geri almak şartıyla Sinasoslulara geçici olarak devretmişler."
Birbirinden güzel anlatımlar, birbirinden güzel fotoğraflar var Birzamanlar Yayıncılık'tan çıkan 'Sinasos' albümünde.
Albümün editörü Balta "Atalarımın yurdunu" diyor, "Kapadokya'yı, bu büyülü yeri, büyükannemin anlattıklarına bakılırsa hem tatlı hem de acı olan bu yeri, daha çocukluğumdan beri, Kavala'nın bir göçmen mahallesinde büyürken sevmeye başlamıştım. Bu yurdun o zamanki tadı bugüne kadar damağımdadır. Büyürken Kapadokya ile ilgilenmek varoluşumun temel unsuru olmuştu.
Albüme başlayınca insan 1900'lü yıllara doğru bir zaman tüneline giriyor. Hele bitirdiğinde; bütün bir kasabayı sokak sokak, ev ev, okul okul, insan insan, öykü öykü o kadar iyi öğreniyor ki "Vay canına!" diyor, "Demek ki ben de bir zamanlar Sinasosluymuşum!"