'Boşuna korkuyoruz'

Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Tosun Terzioğlu, 1 milyon meslek liseliden yalnız 70 bininin imam-hatipli olduğunu söyledi. Tosunoğlu, "Bu 70 bini ürkülecek bir durummuş gibi tarif ediyoruz. Oysa bu öğrenciler özgür bir ortamda diğer öğrencilerle kaynaşıyor" dedi.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Tosun Terzioğlu
Türkiye düşünen insanlar için hep bir cehennem oldu. Fikrini açıklayanlar saldırıya uğradı. Bilim adamları, devletten farklı düşündüğünde sorunlar çıktı. Örneğin kendisiyle yaptığımız söyleşide, Ermeni meselesinde devletten farklı görüşler ileri sürdüğü için Prof. Halil Berktay akademik linçten geçirilmek istendi. Üniversiteden çıkarılması için baskılar yapıldı. Eğer üniversite yönetimi direnmese Prof. Berktay kürsüsünü kaybedecekti. Bir yandan 12 Eylül'ün artığı YÖK, bir yandan devletin baskıları, üniversitelerin yaratıcılığını iğdiş etti. Biz imam-hatibi tartışırken, liselerin ne tür öğrenciler mezun ettiğini, üniversite hocalarının memura döndüğünü pek konuşamadık. Son günlerde hükümet, imam-hatiplilerin üniversite engelini kaldıracağını söylerken, TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı ise imam-hatip liselerinin sayısının azaltılmasını istedi. Biz de Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Tosun Terzioğlu ile eğitimin 'görünen' dertlerini ve onun altındaki sorunlu buzdağını konuştuk. İmam-hatibin yüzeysel bir sorun olduğunu söyleyen Terzioğlu, eğitimde esas sorunun ilk ve ortaöğretim olduğunu belirtti.

Bu ülkenin en çoktartışılan kurumlarından biri YÖK. Gerçekten evrensel ölçülereuygun, saygıdeğer üniversitelere sahip bir ülkede, bizdeki YÖK'e benzer bir kurumun varolması mümkün mü?
YÖK'ün üniversite yönetimiyle ilgili bazı kararlar alma görevi var ki, bu hiçbir gelişmiş ülkede yok. YÖK, Türkiye'nin çok özel bir siyasi döneminde kuruldu. O dönemde istenen, üniversiteleri tam bir zapturapt altına almaktı. Mesela YÖK, cumhurbaşkanına bağlıdır. YÖK Başkanı'nı cumhurbaşkanı
atar. Bu sistemin kuruluşunda düşünülen şey, açıkçası Evren'in hep cumhurbaşkanı olacağıydı. Dolayısıyla bu yapının sancılarını şimdi çekiyoruz.
1982 Anayasası, Evren'in cumhurbaşkanlığına göre yapılmış bir anayasa değil mi zaten? Yök de darbe anayasasının bir uzantısı...
Evet uzantısıdır. YÖK'e bu Anayasa da yer verilmiştir. YÖK, demokratik ve özgür bir ülkede bugünkü haliyde fevkalade sırıtıyor. Gelişmiş dünyada üniversiteler özerktir. Üniversiteler oralarda kendi organlarıyla karar alıp işlerini yürütüyor. Bir yerin vesayeti altında değiller. Bir yerden onay istemiyorlar.
Siyasi partilerin hepsi YÖK'ü kaldıracağını söyledi. Ama iktidara geldiğinde bu vaadini unuttu ve YÖK'ü düzeltmeye koyuldu. Niye?
1992'nin sonunda TÜBİTAK Başkanı oldum. O zamanki iktidar partilerinden birinin ileri geleni bana, TÜBİTAK Başkanlığı'na getirilmeme üzüldüğünü söyledi. 'Biz sizi YÖK'ün başında düşünüyorduk' dedi. Ben de ona,
'Ama siz seçim bildirgenizde YÖK'ü kaldıracağız, diyorsunuz' dedim. Cevabı şu oldu: 'Ama biz şimdi iktidarız!' YÖK öyle güçlü bir silah ki, her iktidar elinde tutmaya çalışıyor. Bu siyasi iktidar da olabilir, başka bir iktidar da... Halbuki YÖK, üniversite sistemine çok dar geliyor. Onun amacı tek tip üniversite yaratmak. Gene de bu ülkede üniversiteler YÖK'e rağmen farklılaşabildi.
Peki, YÖK gibi bir kurumun var olmasına ses çıkarmayan bir akademisyen kadrosu sizce bağımsız, özgür düşünceli, yaratıcı öğrenciler yetiştirebilir mi?
Zorluk YÖK'ten ziyade kendi kafamızdan kaynaklanıyor. Türkiye'de biz aklımızı hâlâ sıkıyönetim altında hissediyoruz. Yeni fikirler üretmeye çalışırken hep mayınlı bir arazide yürüdüğümüzü düşünüyoruz. 'Alışılmışın dışında bir tezle ortaya çıkarsam ne olur? Ne kadar rahatsız edilirim' korkusu bu ülkede herkeste var. Çünkü bizim ülkemizde yeni bir fikir dile getirildiği zaman derhal bir linç kampanyası başlatılıyor. O fikirle değil, fikri söyleyen kişiyle uğraşılıyor. Şu anda üniversitelerde konuşmayan, sesini fazla çıkarmayan bir çoğunluk var. Kendi düşüncelerini dile getirmeseler de, ya da düşüncelerini henüz tam formüle edememiş olsalar da, bu sessiz çoğunluk Türkiye'de fikirlerin özgürce tartışılmasını istiyor.
Türkiye'deki akademisyenlerin entelektüel düzeyi hakkında ne düşünüyorsunuz? Aralarında çok parlak insanlar olduğunu ben de biliyorum. Genel olarak akademisyenlerimizin düzeyini soruyorum?
Düşünülenden çok daha iyi. Ancak sayıları az olan kendini işine adamış, üstün nitelikli akademisyeleri çoğaltmak lazım. Akademisyenlik, memur zihniyetiyle yapılacak iş değil. Ama bizde baskın olan memur zihniyeti.
İstanbul Üniversitesi Rektörü, tuhaf bir konuşma yaptı. "Yunanistan'ı almak için yüz bin şehit verebileceğimizi" söyledi. Şimdi siz bir akademisyen ve bir rektörsünüz. Böyle konuşabilen bir insan gerçek üniversitelerin ve gerçek akademisyenlerin olduğu bir ülkede rektörlük koltuğunda oturabilir mi?
O üniversite, o kişiyi unutmayın iki defa rektör seçti. En fazla oyu o aldı. Ben onun yerinde olsam öyle bir konuşma yapmazdım. 'Biz Yunanistan'la
hiç şehit vermeden, AB çatısı altında bir araya gelmek istiyoruz. Bunun için de şehit vermeye gerek yok' derdim.
Ben o kişinin İstanbul Üniversitesi'ne rektör olup olamayacağını sormadım. 'O kişi, gerçek üniversitelerin ve gerçek akademisyenlerin olduğu bir ülkede rektörlük koltuğunda oturabilir mi?' diye sordum.
Benim merak ettiğim, bu beyan, Yunanistan'da nasıl karşılandı. Basında hiç yer almadı.
Tepkiyle karşılandığı çok küçük yer aldı. Peki, akademisyenlerimizdeki hangi özellikler, çocukları yaşatmayı değil de, öldürmeyi ön plana alan bir zihniyeti rektörlük mevkiine kadar yükseltebiliyor?
Demek ki oy kullanan öğretim üyelerimiz o kişinin bu özelliğini o sırada bilmiyordu. Çok heyecanlı bir anında söylediği bir laf herhalde bu Kemal beyin. Kamuya açık yerlerde, duyguları ne olursa olsun bir rektör kelimelerini özenle seçmeli.
Harvard'ın, Oxford'un, Sorbone'un rektörü böyle bir konuşma yapsaydı, o ülkenin akademisyenlerinin tepkisi ne olurdu?
O kişi akademik dünyada gülünç duruma düşerdi.
Bizim akademisyenlerimizin, bu konuşma karşısındaki sessizliğini neye bağlıyorsunuz peki?
Herhalde Kemal beyden böyle şeyler duymaya alıştılar.
Akademisyenler biraz ürkek mi?
Ürkek tabii.
Düşüncelerini açıklamaktan korkuyorlar yani.
Tabii, tabii.
Düşüncelerini açıklayınca başlarına ne geliyor?
Bir şey gelmesi şart değil. Sürüden ayrılmış kuzu durumuna düşmeyi de belki istemiyorlar. Türkiye'de düşüncesini açıklayan ve düşüncesi aykırı olan kişilerle uğraşılıyor. Mesela bizim öğretim üyemiz Prof. Halil Berktay, Ermeni meselesiyle ilgili bazı görüşler ileri sürdü. Ve, onunla ilgili bir linç kampanyası yürütüldü. Ama bizimki, mütevelli heyetinin kararıyla öğretim üyelerine akademik özgürlük tanıyan bir üniversite. Yönetime, 'Halil Berktay'ı üniversiteden atın' diye bir sürü mesaj ve baskı geldi. Sakıp beye kadar gitti bu mesajlar. Basında kampanyalar yapıldı. O baskılara boyun eğilmediği için, bu sefer 'Sabancı Üniversitesi de demek ki Halil Berktay'la aynı görüşte' denildi. Üniversite farklı görüşlerin bir arada yaşamasına, tartışılmasına imkân veren bir yerdir. Biz, bu baskılara 'Kurumların görüşü olamaz. Kişilerin görüşü olur. Üniversitede farklı görüşler tartışılır' cevabını verdik.
YÖK'ten baskı geldi mi peki?
Direkt değil ama dolaylı olarak geldi. Mütevelli heyeti bu farklı düşüncenin arkasında durdu. Sakıp beyle bu konuyu bir kez konuştum. O dönemde Sakıp beye karşı da kampanya başlatıldı çünkü. Bir internet sitesinde, Sakıp beyin Ermeni asıllı olduğu söylendi. Herhalde bu bir suç ki öyle denildi. Sakıp bey beni aradı, 'Ermeni meselesindeki farklı görüşleri bir platformda toplasak, bunlar tartışılsa, iyi olur mu' diye sordu. Ben bunu yapabiliriz deyince, 'O zaman onlara söyleyeyim de, size başvursunlar' dedi. Tek bir başvuru gelmedi. Fikir çürütmek yerine, kişiyi çürütüyorlar. Ama artık üniversitelerimizdeki sessizlik son dört, beş yıldır kırılıyor. Daha da kırılacak. Türkiye'de üniversiteler 1980'den sonra öncü kurum olma niteliğini büyük ölçüde kaybetti, gündemin gerisine düştü.
Siz, yönettiğiniz üniversitedeki öğrencileri uluslararası sahnede rol alabilecek çapta yetiştirebilmek için, onlara özgür yaratıcılığın yollarını açabiliyor musunuz?
Evet. Biz, kendine güvenen, bilgiyi sorgulayabilen, tartışabilen, eleştirebilen kişiler yetiştirmek istiyoruz.
Düşüncelerini özgürce, bağımsızca söylemelerini öğütlüyor musunuz onlara?
Zaten söylüyorlar. Burada bu özgür havayı alıyorlar. Çünkü onlara bir sosyal olayı, o konudaki farklı görüşlerle birlikte anlatıyoruz.
Öğrencilerinizin tartışamayacağı konular var mı?
Öyle bir şeye hiç şahit olmadım.
Yani her türlü fikirsel özgürlüğe açık mı üniversiteniz?
Öyle. Birinci sınıftan son sınıfa kadar gözlemlediğim öğrencilerin fikirlerindeki gelişme bana büyük mutluluk veriyor. Öğrenciler dar alanda tartışmayı kabul etmiyor. Onların arazisi mayınlı değil. Benim arazimden çok daha özgür bir arazi onlarınki.
Herhangi bir öğrenciniz Atatürk'ü eleştirebilir mi? Haklı
olup olmaması önemli değil, sadece kalabalıkların baskısına esir olmayacak, isyankâr ve özgür bir zihinsel yapıyı geliştirmelerine
izin verilip verilmediğini anlamak için soruyorum bunu? Ögrenciniz, Atatürk'ü eleştirebilir mi?

Tabii... Tabii... Birinci sınıflarda 'Türkiye'nin Modernleşme Tarihi' dersi var. İnkilap tarihi bu. Sened-i İttifak'tan başlayarak Türkiye'nin modernleşme çabalarını başka ülkelerinkiyle de kıyaslayarak, objektif ve eleştirel bir şekilde öğrencilere anlatıyoruz. Bir, iki öğrencimizin, dersle ilgili dönem sonu değerlendirmesinde, 'Bu ders biraz fazla objektif. Hep öbürleri haklı çıkıyor' diye yazdığını gördüm.
Ötekiler dedikleri kim?
Düşmanlarımız. Çocukca ama samimi bir ifade. Büyük çoğunluk, 'Kendi tarihimizi ilk defa doğru dürüst öğrendik' diyor. Acıklı... Bu tarih onlara ortaöğretimde kaç defa öğretilmeye çalışıldı. Herkes kendi toplumunun, grubunun tarihi bilmek ister. Doğal bir merak bu. İşte bu tarihi 'harpler, düşmanlar' diye vermek de var, 'objektif' olarak vermek de var. Bizim amacımız, öğrencilerimizin kendi tarihleriyle barışık bireyler olması. Hiçbir ülkenin tarihi beyaz sayfalardan ibaret değil. Her ülkenin tarihinde karanlık sayfalar vardır. Onların da bilinmesi lazım. Eğitimin amacı, gencin gelişmesine yardımcı olmaktır. Başka ülkeleri anlamasını, olumlu ilişkiler kurabilmesini sağlamaktır. Dışımızda ve içimizde düşmanlar göstermeye, herkesin ufkunu karartmaya kimsenin hakkı yok. Etrafta düşmanlar olduğuna çok küçük bir grup dışında artık kimse inanmıyor. Vazgeçsinler bu işten. Korkutarak, yasaklayarak zenginlik yaratılmaz. Zenginlik, özgürlük, güven ve bilgi vererek yaratılır.
Siz üniversitenizde tarihimizin karanlık sayfalarını öğretiyor musunuz peki?
Tabii. Sadece bizde değil başka üniversetelerde de öğretiliyor. Mümkün olduğu kadar objektif öğretiyoruz. Tarih bir bilim dalıdır. Nostalji ve endoktrinasyon aracı değil. Ama biz yüksek- öğretimle ilgili çok yüzeysel, çok basit şeyler konuşuyoruz. Mesela, imam-hatip öğrencilerinin üniversitelere girip girememesini konuşuyoruz.
Sizce bu yüzeysel bir konu mu?
Sayılara bakalım. Bu yıl, iki milyona yakın genç üniversite sınavına girecek. Meslek liselerinde toplam 900 bin öğrenci var. Hadi buna bir milyon diyelim. Bunların iki yüz bin kadarı üniversite sınavına girecek. Peki bunların kaçı imam-hatipli? Bir milyondan 70 bini. İmam-hatip lisesindeki bütün öğrenci sayısı 70 bin. Biz, bu 70 bini fevkalade ürkülecek, korkulacak bir grup olarak tarif ediyoruz. Bizim üniversitedeki öğrencilerin hangi liseden geldiğini üç, dört ay sonra fark edemezsiniz. Farklı düşüncelerin olduğu özgür bir ortamda birbirleriyle kaynaşıyorlar. Ama bizim kafalarımızda öyle bir şey var ki, zaman zaman cuma namazına giden insanların da akademik dünyada olmasından ürküyoruz biz.
70 bin öğrenciden korkuyoruz, dediniz.
Evet...
Cuma namazına gidenlerden de korkuyoruz, dediniz. Aslında biz neden korkuyoruz?
Korkutuluyoruz. Bu aşılanıyor. Bunlar gelecek ve hâkim olacak. Özgür bir üniversiteye sadece özgürlük hâkim olur. Kimse hâkim olamaz. Biz türbanı tartışıyoruz, onu, bunu tartışıyoruz, Kıbrıs, Ermeni, Kuzey Irak meseleleri gibi devamlı bir şeylerle korkutuluyoruz. Gazetelerde Amerikalıların atadığı Musul ya da Kerkük valisinin Kürt olduğu, sonunda bir ünlem işaretiyle yazıldı. Ayıp denen bir şey var.
Bizim Kürt vatandaşlarımız var...
Evet. Bizim Kürt politikacılarımız olmadı mı? Cumhurbakanımız olmadı mı? Biz, yüzeysel bir şekilde öyle çabuk korkuya kapılıyoruz ki... Bir türlü yükseköğretimin amacını tartışamıyoruz. Aslında sorun üniversitelerde değil, ilk ve ortaöğretimde. Eğitim felsefemizi, müfredatı, öğretmen-öğrenci ilişkilerini baştan aşağı değiştirmeliyiz.
Size nasıl çocuklar geliyor peki?
İlk ve ortaöğretimin yol açtığı düşünce tembelliklerini, bazı alışkanlıkları gidermek için biz birinci yılda çok uğraşıyoruz. Ortaöğretim sistemi, bir anda liberal, daha kişiye dönük olsa, öğrenciyi düşünmeye, eleştirmeye teşvik etse, biz birinci sınıftaki derslerimizi baştan aşağı yeniden düzenleriz. Çünkü birinci sınıfta esas olarak tedavi yapıyoruz. Yanlışlıkları düzeltme tedavisi bu. Biz eğitimin amacını tartışacağımız yerde dar alanda kısa paslaşmalarla vakit geçiriyoruz. Üniversite rektörleri seçilsin mi, atansın mı? YÖK olsun mu, nasıl olsun? YÖK Genel Kurulu kaç kişi olsun? Bu kurul kimlerden oluşsun? Bunları kimler atasın? Bu konular artık Türkiye'nin devasa eğitim sorununun çok yüzeysel kısımlarıdır.
Bir de bu iktidarın üniversite burslarını tekelde toplaması meselesi var. Bunun amacı ne?
Gerekçesini bir türlü anlayamadığımız yanlış bir kanun çıktı. Bursların Yurtkur'da toplanması, Hükümet'in kamu yönetiminde ademi merkiziyetçi yaklaşımına tamamen ters. İnsan hayret ediyor buna!