Bu dünyaya sığamayan bir adam

Allende iktidardayken Şili'dedir. Arabistan Yarımadası'nda burun halkasını ve kara çarşafını atıp krala karşı ayaklanan kadın gerillalarla Dhofar'dadır. 68 ayaklanmasında Paris'te, 1 milyon kişi öldürülürken Endenozya'dadır.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Allende iktidardayken Şili'dedir. Arabistan Yarımadası'nda burun halkasını ve kara çarşafını atıp krala karşı ayaklanan kadın gerillalarla Dhofar'dadır. 68 ayaklanmasında Paris'te, 1 milyon kişi öldürülürken Endenozya'dadır. Cannes plajlarında soyunup dökünen 'starlet'lerin yarı çıplak fotoğraflarını da çekmiştir, Bolivya'da 'günah çıkarmak için kiliseye giden ordu'nun da... Onda, 'Afrika'da mutluluğun resmi' de vardır, daha ikiz kuleler kurulmadan ve de elbette yıkılmadan önceki New York'un da... Bir alır sizi Hindistan'da Tac Mahal'e götürür, oradan Peru'da İnkaların 'Saklı Şehir'ine... Küba'da Castro'nun yanında, Şili'de Allende 1 milyon kişiye seslenirken kürsüde, Nobel ödülü aldığında Neruda'nın yanındadır.
Türkiye'yi de ihmal etmez elbette. Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte Afganistan yollarına düşmek için İstanbul'dadır, 27 Mayıs ihtilali olduğunda Cemal Gürsel'le Alpaslan Türkeş, 'Sabık Başbakan' Menderes'in odasında otururken objektifiyle karşılarındadır.
Bir Tuncel Kurtiz'e dönüp çekmiştir fotoğrafını, bir Türkan Şoray'a, bir Zülfü Livaneli'ye, bir İlhan Selçuk'a, bir Kemal Tahir'e...
Daha nicelerine...
Güneş Karabuda'nın, dünyanın dört bir yanına yolculuğu İzmit'teki Memleket Hastanesi'nden başlıyor.
"Babam oranın başhekimiydi. Bir yokuşun başındaydı hastane. Biraz kar yağdımı faytonlar kapaklanır, kimse çıkamazdı. Çıkılmayan bir yere yapmışlardı hastaneyi. Hatta bir gece yandı hastane. Babam dışarı fırladı 'Oh be sonunda yanıyor dinine yandığımın hastanesi' dedi. Elbet arkasından koştu söndürdü."
Dokuz yaşına yatılı olarak Galatasaray Lisesi'ne 'postalanır' Güneş. Önce Ortaköy'de okur. Ardından İstiklal Caddesi'ndeki ana binada. "12 yaşında Beyoğlu'na çıktığımızda çarpıldık tabi. Her taraf meyhane, eğlence merkezi. O biçim. Fakat öyle bir alıştık ki, bir daha hiç kopamadık Beyoğlu'ndan."
'Öyle bir anlatmışım ki...'
Aslında Güneş'in dünyanın dört bir yanına yaptığı yolculuğun başlangıç noktasıdır Beyoğlu. "Artık buraları dar gelmeye başladı. Daha liseyi bitirmeden çektim gittim Fransa'ya.
İki yıl olmamıştı ki, İsveçli bir kızla tanıştım. Yeşil gözlü. Orada film koptu. Tanışış o tanışış. 50 yıl oldu hâlâ birlikteyiz Barbro ile. Onunla beraber döndük Türkiye'ye. 1954'tü.
Ben öyle bir anlatmışım ki Türkiye'yi. Türkiye gibi modern bir yer yok. Herkes şık, kadınlar Dior kiyafetle falan dolaşıyor diye... Gençlik işte ben 21'indeyim, o 19'unda. Türkiye'ye bir geldik, kadınlar çarşafla dolaşıyor, hamallar 'Destuuur' diye üstümüze çıkıyor. Ben de şaşırdım, ulan nereye geldik, diye. Ama baktım kız hiç ağzını açmadı, yalnızca 'İlginç bir yer' dedi. Ben de 'Tamam' dedim, 'Doğru yere doğru kızı getirmişiz'."
1954'te Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde bu yıl 50. yılını kutlayacakları evliliklerine ilk adımı atarlar. Barbro gazetecidir. Güneş de önce foto muhabirliğini ve gazeteciliği seçer meslek olarak, sonra belgeselciliği.
Kemal Öner'in anlatımıyla 'belgeselciliğin okulu' olur Güneş Karabuda.
Darbenin tam içinde
27 Mayıs darbesi sırasında Genelkurmay İstihbarat Dairesi'nde görevli yedek subaydır.
"Dil biliyorum diye aldılar beni. Darbeyi tam içinden yaşadık. İçinden diyorum ama hiçbir şey çaktırmadılar. Sözüm ona istihbarat dairesindeyiz. Hazırlıkları kimse fark etmedi. Pat diye oldu darbe. 'Vay' dedim. Askerliğimin sonuna gelmiştim. Bizim tezkere bilinmeyen bir tarihe ertelendi. Bir gün şube başkanı Kadri albay bana 'Al kameranı Başbakanlığa koş, Cemal Paşa'yla, albay Türkeş bir aradalar' dedi. İkisini, birkaç gündür artık 'Sabık Başbakan' diye çağrılan Menderes'in odasında buldum. Odada ve koridorda resimlerini çektim. Bunlar, halkın Cemal Gürsel ile Alparslan Türkeş'i bir arada gördüğü ilk fotoğraf oldu."
Askerlikten sonra eşi Barbro ile birlikte çalışmaya başlar. Artık merkezleri Stockholm'dür. Ama sık sık Türkiye'ye de gidip gelirler.
"Yönetimi eleştiren yazılar yazıyorduk. Polis peşimize takıldı ve en aşağı 30 sene peşimizi bırakmadı. Her girişte ve çıkışta problem çıkardılar. İçeri attılar. Uzun süre kalmadık ama her seferinde başımıza geliyordu. Daha çok da Barbro ile uğraştılar. Halbuki kadın koskocaman bir kitap yazmış 'Türkiye İkinci Vatanım' diye. Bu memleketi anlatan çok hoş bir kitap.
İllallah dedirttiler. Ama biliyordum ki bu ülkede başka insanlar da var. Yönetim başka, yürekli aydınlar başka. Bu yüzden hiç kopmadım Türkiye'den. Ne kadar çok dışarıda kaldıysam o kadar bağlandım. Yedi ayım seyahatle geçiyor. Sonra Türkiye'ye geliyorum. Türkiye'de ne olup bittiğini izliyorum. Beyoğlu'nda geçmiş gençliğim. Ne aldıysam, iyi tarafımı da, kötü tarafımı da Galatasaray'a borçluyum. Benim dünyaya açılmamda Beyoğlu'nun, Galatasaray Lisesi'nin etkisi çok oldu."
Artık dünyaya açılma zamanı gelmiştir. İlk üç belgeselini eşi Barbro ile birlikte Anadolu'da çeker; Nuh'un Gemisi, Anadolu Uygarlıkları ve Tarihte İstanbul... Sonra yolculuklar başlar; bir Beyrut'tadır, bir Kâbil'de.
Afganistan'a Çetin Altan ve Fikret Otyam'la birlikte gider.
"Volkswagen bir minibüsümüz vardı. İsveç'-ten Türkiye'ye geldik, arkadaşları da alıp kara, yoluyla İran üzerinden Afganistan'a gittik.
İran'da şah dönemi. Şah'ın gizli polisi Savak takıldı peşimize. Zar zor Afaganistan'a girdik. Orada da krallık dönemi. Çok maceralı bir yolculuktu. Kavurucu sıcakta yol alıyoruz. Herat'la Kandahar arasında içme suyumuz bitiyor. Daha saatlerce gidecek yolumuz var. Bir şişeden az kalmış suyu birer yudumdan fazla içmekten utanarak birbirimize ikram ediyoruz. İçimizde hiç su içmeyen, kendi payını da bize bırakan Çetin Altan'dı."
Kastro'dan zor soru
Afganistan'dan sonra Filipinler'e ardından Hong Kong'a gider. Suudi Arabistan'da, Malezya'da, Tayland'da belgeseller çeker. 68 olayları sırasında Paris'tedir ve kamerası yine sırtındadır. Kalküta'da Bir İsveçli, Vietnam Cehennemi, Sri Lanka'da Ateşte Yürüyenler takılır
kamerasına. Küba'da Kastro, ona, Türkiye'yi kast ederek, 'Amerika'ya bu kadar körü körüne bağlı olmanız şart mı?' diye sorar.
Allende iktidarı sırasında iki yıl Şili'de yaşar İsveç televizyonunun Latin Amerika Temsilcisi olarak. Seçimle gelen ilk sosyalist iktidarın heyacanına tanık olur. Allende'nin 1 milyon kişiye yaptığı o müthiş konuşmayı dinler.
Artık portre belgeselciliğine başlamıştır. Salvador Allende, Pablo Neruda, Yaşar Kemal, Cengiz Aytmatov'a çevirmiştir kamerasını. Bu arada eşinin çektiği uzun metrajlı filmlerin görüntü yönetmeni de Güneş Karabuda'dır.
"Güneş 50 yıldır dünyanın her yerindeydi" diyor Yaşar Kemal, "Güneş, bu dünyanın her zaman öbür ucundaki adam, savaşların, soykırımların, zulümlerin, işkencelerin ülkelerinde daha olaylar bitmeden yerden biter gibi bitiyordu. Elinde şimşek gibi kamerası, kalemiyle ve sevgili eşiyle. Onu Amazon Ormanları'na giderken ben uğurladım Arlanda Havaalanı'ndan. Dönerken de ben karşıladım.
Oradan bana Amazon Ormanları'nın kırımının, insanlık dışı maceralarıyla ağaçların tepelerinde biten, oralarda açan görkemli çiçeklerin maceralarını da getirmişti. Güneş ve arkadaşları ormanların üstünde helikopterle gezerken, bakıyor ki, 40-50 metrelik ağaçların tepelerinde açmış çiçekler. Ormanların üstleri ulu bir çiçek ovası gibi. İşte Güneş'in bana getirdiği çiçek de bu ağaçların tepelerinde biten çiçeklerdi. Aman, bu ağaçları çiçek veren ağaçlar sanmayalım, tepelerde biten çiçekler ağaçların çiçekleri değil, ağaçların tepelerinde başka tohumlardan çıkan çiçekler."
En son görüldüğü yer İstanbul
Bir yandan birçok Türk filminde görüntü yönetmenliği yapar Güneş Karabuda, diğer yandan da kamerası sırtında dünyayı dolaşır. Bir Kuzey Kore'dedir, bir Şili'de, bir Uruguay'da, bir Paraguay'da, bir Afrika'da. 1990'da Turkuaz belgeseli için Türkiye'den yola çıkıp İran, Afganistan, Hindistan, Çin ve Moğolistan'a kadar bütün İpekyolu'nu kat eder.
Sonra 'Tango'nun Öyküsü'nün peşinden Arjantin'dedir, Dünya Mirası belgeseli için Hindistan'da, Sri Lanka'da, Kamboçya'da, Vietnam'da, Japonya'da, Zimbabve'de Mali'de, Patagonya'da, Meksika'da, Küba'da.
En son İstanbul'da görüldü Güneş Karabuda. 50 yıllık gazetecilik, foto muhabirliği ve belgeselcilik birikiminin ürünlerini 210 fotoğraf ve öyküleriyle Yapı Kredi Kültür'de sergiledi. Sergi bu ay bittikten sonra da en son İsveç'e doğru uçarken görmüşler.
Yaşar Kemal, Güneş Karabuda için "Bir ömre 90 tane, dünyanın türlü olaylarından, maceralarından derlenmiş belgesel film nasıl sığarsa!" diyor.
Doğru ama, galiba aslında bu dünyaya sığmayan Güneş Karabuda!