Bu felaketler karşısında neredesiniz?

Bu felaketler karşısında neredesiniz?
Bu felaketler karşısında neredesiniz?

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Geçen yıl kurulan Craft Tiyatro'nun kurucularından Şenay Gürler'le 'Kayıp' oyununu ve 'Hayat Devam Ediyor' dizisini konuştuk.
Haber: SİNEM DÖNMEZ - snmdnmz@gmail.com / Arşivi

Craft Tiyatro’nun sahneye koyduğu ‘Kayıp’, özünde bir terör hikâyesi gibi görünse de kendi içinde farklı dertleri olan ve izleyen herkese bambaşka şeyler düşündürmeyi başaran bir oyun. Bir kadının başına gelse de gelmese de bir şekilde yakınlık kurabileceği ve bunun yanında terör, felaket gibi çok yakınımızda duran bir olayın ardından verdiğimiz tepkileri kendi kendinize sorgularken fazlaca içinize döneceğiniz türden bir şey. 11 Eylül’ün ertesi günündeyiz, kadın adama “Yardım ettin mi insanlara?” diyor. Bu tam da bizim şimdiki retweet aktivizmi. Kadın adama sokaktaki insanlara böyle bir durumda yardım etmediği için kızıyor ama o esnada peynir doğruyor… Herkesin her oyundan bir şey kalır ya, benim de aklımda “Sen de işlerinden kafanı kaldırsaydın da bir çocuk yapsaydın” cümlesi kaldı. Kadının başarısı yine çocuk doğurmak, o kadar kariyere rağmen… Şenay Gürler oyunda özellikle bir kadınsanız sizi en zayıf noktalarınızdan vuruyor. Gürler, herkes için farklı bir şey demek. Kimimizin ‘Biz Size Âşık Olduk’tan, kimimizin ‘Korkuyorum Anne’den, çoğunluğun ‘ Avrupa Yakası’ndan tanıdığı oyuncu, bu sıralar kurucusu olduğu Craft Tiyatro’da ‘Kayıp’ oyununda rol alıyor. Gürler’le oyunun ardından her ikimiz de oyunun etkisinden tepe sersemiyken konuştuk.
‘Kayıp’ bana açıkçası çok şey düşündürdü. Ama en başta, her çeşit felaketin ardından insanın kendine ağlamaktaki ikiyüzlülüğünü…
Aslında kendimize ağlarız, kayba değil. Sadece 11 Eylül değil, herhangi bir felaket karşısında aslında genellikle kendimize dönüyoruz, oraya tutunmaya çalışıyoruz. Oyunda da 11 Eylül etkisi var, o insanların kaybolmak istemeleri, kendilerini var oldukları yerden silip yeni bir hayata başlamak istemeleri, çekip gitmek isteği, bütün bunların dışına çıkıp baktığında kadın-erkek ilişkisi olarak bakıyorsun ve özellikle kadınlar etkileniyor.
Niye seçtiniz ‘Kayıp’ı? Neresinden vurdu sizi?
11 Eylül sonrası olarak bakıyoruz ama başımıza gelen herhangi bir felaket aslında. Dünyada hiçbir yer güvenli değil. Herhangi bir terör eylemine her an tanık olabiliriz Türkiye ’de de, başka bir ülkede de. Bütün bunları düşündüğünüzde bunların karşısında “Biz insan olarak kendi hayatlarımızda nerede duruyoruz?” sorusunu soruyor. Oyun bu anlamda çok farklı bir yerde duruyor. İki karakter var, ikisi de çok eleştirilebilecek, fakat zaman zaman özdeşleşilecek tipler. Yani biz, bütün bu olaylardan çok etkileniyoruz, ahlaşıyoruz vahlaşıyoruz, sonra hemen kendi hayatlarımıza tutunup, kendi hayatlarımızın karmaşası içerisinde kaybolmayı, orada acı çekmeyi, orada devam etmeyi tercih ediyoruz. Bu oyun bu anlamda çok etkiledi bizi. Gerçekten düşündüğünüz zaman 11 Eylül’ü biz burada yaşadığımızda ne kadar etkilenmiştik. Orada yaşıyorsun, etkilenmemene olanak yok, her taraf batmış, dışarı çıkıp onları görüyorsun. Ölüler, kaos, tanıdıkların ölmüş olabilir. Ve o kaosun içinde tamamıyla bir süre sonra kendi ilişkilerine dönüyorlar. Müthiş bir ironi var orada. Biz bunu çok sevdik. Neil Labute’un dili, anlatımını çok beğendik. İddialı büyük laflar yok ama derdini çok iyi anlatıyor. Çağ Çalışkur yönetti zaten. Çağ, ben ve Bahar Erkal birlikte kurduk Craft Tiyatro’yu.
Neler oluyor Craft’ta? Başka oyunlarımız da var; ‘Kaset’ diye, Craft’tan yetişen gençlerin oynadığı. Ayrıca Craffiti diye bir oluşumumuz var, tamamıyla gençlerden oluşan 17 kişilik bir grup. Audition yapıldı ve seçildiler, onlar iki ay boyunca her gün eğitim alıyorlar burada, oyun çalışacaklar, içlerinde oyun yazanlar var. Burası böyle, gençlerle birlikte çok güzel şeyler yapacağımıza inandığım bir yer olacak. Ocak ayında bir oyun daha geliyor. Gonca Vuslateri, Bora Akkaş oynuyor, Rıza Kocaoğlu yönetiyor onu. Craft Atölye ve Crafftiti’de yer alan bir oyuncumuz, Kemal Hamamcıoğlu kendi yazdı üçleme olarak. Çok iyi bir kalem. Bir sürü oyun yapmayı planlıyoruz önümüzdeki sezon için.
Daha önce bir röportajda, burayı kendi istediğimiz oyunları oynamak için kurduk diyorsunuz, sonuçta bu oyunda da, oynadığınız dizide de bir çeşit mesaj verme durumu var. Şu an yapılan işlerin bir yerinden topluma dokunması gerekliliği var mı size göre? Seçtiğimiz oyunlarda tabii ki birtakım şeylere dikkat ediyoruz ama kör kör parmağım gözüne, halk için bir şey yapıyoruz diye bir düşünce bize zaten uzak. Bir estetiği, başka bir bakışı olabilmesi gerekiyor. Ama zaten herhangi bir ilişkiden bile söz ederken dokunabiliyor, değebiliyorsunuz. Biz de elimizden geldiğince hayattaki açmazlarla örtüşmesi anlamında, bir şey anlatsın istiyoruz. Mesela ‘Uğrak Yeri’, eşcinsel oğlu cinayete kurban gitmiş bir anneyi anlatıyor. Ötekileştirme, ayrımcılık üzerine çok da güzel bir oyun.
Bir yandan diziniz de devam ediyor, ben izlemiyorum ama bir kumayı canlandırıyorsunuz... Evet, kumayı oynuyorum. Benim kızım 15 yaşındayken evlendiriliyor ve doğuruyor. Kendisi kendi vücudunu daha tanımadan, bir bebek sahibi oluyor ve bu o kadar çok ki... Bizim kendisi daha bebekle oynayacakken, bir kadın bedenine sahip değilken çocuk sahibi olan kızlarımız var. Bu ölümle sonuçlanabilecek olaylar bunlar. Bunu anlatmaya çalışıyoruz. Bunun yanında da İstanbul ’a göç etmiş bir ailenin yaşadığı açmazları anlatıyoruz.
Peki derdini anlatabiliyor mu? Artık gözümüz alıştı gerçi, bildiğimiz bir meseleyi popüler kültürle göstermek ama Mahsun Kırmızıgül’ün filmlerinde eleştirilen dram hali, dizide de var mı?
Yani içinin boşaltılması denebilir kastettiğiniz. Çok dramatik olanın altı çizilerek onun aslında içi boşalmış oluyor demek istiyorsanız, ben bunun her zaman ince bir çizgide olduğunu düşünüyorum. Bu sadece bizim dizimiz için söz konusu değil. Diğer dizilere de bakın, ölümler, ağlamalar, hastaneler... Hapishaneler her dizide var. Bunu ne kadar samimiyetle yaptığın ve o ince çizginin neresinde olduğun çok önemli. “

İnat etmenin önemli olduğuna inanıyorum”

‘Avrupa Yakası’nda tanıdık sizi en çok. Bizde başarı ünlü olmakla ölçülür katılmasam da, şu anda da yine iyi giden bir dizidesiniz ve kendi tiyatronuzu kurabildiniz. Şans mı, rastlantı mı bunlar?
Bazen şanslı bazen şanssız görüyorum aslında. İnat etmenin önemli olduğuna inanıyorum; direnebilmek gerekiyor bazı şeylere. Her şeyden vazgeçip gidebilirdim İstanbul’a ilk geldikten sonra... Ya da tiyatroyu kurmak için uğraşmayabilirdim. Ama tabii ki, şans ya da rastlantı diyeceksek, dönüp baktığımda, Oyun Atölyesi’nde oynamamla başlayan; orada çalışırken ‘Korkuyorum Anne’ filmini çekmem, ondan sonraki yıl da ‘Avrupa Yakası’nın gelmesi önemli bir süreçti. Pes edip gidebileceğim çok zaman oldu ama direnmem gerekiyordu.