Bu milliyetçi dalga yakında sönecek

Prof. Levent Köker, Adalet Bakanı Çiçek'in 301'le ilgili doğruları söylemediğini savunuyor: Avrupa'da söylendiği gibi 301 muadili bir madde yok. Bizim yasa maddesi uç milliyetçi bir mantıkla yazılmış.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Levent Köker
Türkiye, Ortadoğu'nun en istikrarlı ülkesi görünümü verirken, birdenbire bir şiddet dalgasının içine düştü. Irkçı boyutları olan milliyetçi bir şiddet bütün toplumu sarsarak gündeme oturdu.
Bir ülkenin, bir, iki yıl gibi kısa bir sürede, Müslüman dünyanın ümidi, Ortadoğu'nun istikrar modeli, Avrupa Birliği'nin tam üye adayı olmaktan nasıl bir istikrarsızlık cehennemine dönüştüğü sorusuna herkes cevap aramaya başladı. Ne olmuş, nasıl olmuştu da bütün dengeler kaybedilmiş, Türkiye 1930'lar Almanya'sını andıran bir sokak şiddetine sürüklenmişti. Ülkeyi ve siyaseti lümpenleşme nasıl esir almıştı? Yapılan hatalar neydi? Bundan kurtulmak mümkün olacak mıydı? Faşizme doğru gidişi durdurmak için ne yapmalıydı? Bunları Gazi Üniversitesi öğretim üyesi, siyaset bilimi ve kamu hukuku profesörü Levent Köker'e sorduk. Köker'in çok sayıda yayımlanmış makalesi ve kitabı var. Biri de, İletişim'den çıkan 'Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi'.


Bugünlerde karşılaştığımız şiddet olayları milliyetçilikle açıklanıyor. Polis müdürleri bile, Hrant Dink'i vuran sanık için 'milliyetçi duygularla hareket etmiş' diyebiliyor. Nedir milliyetçilik?
Bizde milliyetçilik doğup büyüdüğü toprakları, yurdunu, vatanını, milletini sevmekle ilişkilendirilen bir duygu hali gibi izah ediliyor ama aslında milliyetçilik öyle bir şey değildir.
Nedir?
Milliyetçilik, basbayağı bir siyasi ideolojidir. Devletle milletin birliğini öngören bir ideolojidir bu. Devletle milletin birliğinde demokrasinin pek olamayacağı da aşikârdır. Çünkü milliyetçilik, toplumdaki farklılıkları tek bir millet içinde yok etmeyi hedefler. Farklılıkların ifade edilmesinin önünü tıkar. Milliyetçilik, Fransız devriminden sonra ortaya çıktı. Ulusal devlet kurma ve kurduktan sonra da o ulusal devleti devam ettirme, muhafaza etme ideolojisidir bu. Bir ulus-devlet ideolojisidir bu. Bizde cumhuriyeti kuran kadro ise aslında Osmanlı'nın devlet seçkinleri kadrosudur. Osmanlı'dan devralınan bir devlet yapısı vardır ama ortada bir millet yoktur.
Niye millet yok?
Türkiye denilen ülkede insanları bir arada tutan, onların birliğini oluşturan ortak unsur ne derseniz... Cumhuriyetimizin kurucusu, buna iki dönemde iki farklı cevap veriyor. 1920'de Atatürk, 'Bu memlekette Türk, Kürt, Laz, Arnavut var... Ne derseniz deyin o var ama bunların hepsi anasırı İslamiyedir' diyor. Yani Misakı Milli sınırları dahilindeki çeşitli etnik unsurların varlığından söz ediliyor ama bu etnik unsurları bir arada tutan ortak özelliğin İslamiyet olduğu söyleniyor. 1923'te bile söyleniyor bu. Atatürk'ün 1930'lardaki millet tarifinde ise Türklük ön plana çıkıyor. Milletin devletle bir olması gerektiği anlatılıyor.
Mustafa Kemal, Müslüman olan herkesi Türk mü kabul ediyor?
Türkiye Cumhuriyeti'nin o yıllardan itibaren çözemediği bir kafa karışıklığı var. Bugünkü Anayasa'da da var bu. Birinci maddesi 'Türkiye devleti bir cumhuriyettir' diyor. Vatandaşlığı düzenleyen 66'ncı maddesi ise 'Türk devletine vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türk'tür' diyor. Yani Türkiye devleti demiyor da Türk devleti diyor. Devletin adı Türkiye devleti mi? Türk devleti mi? Bakın... Türkiye bir ülkedir. Türklük ise bir etnik aidiyetidir. Türkiye dışında başka Türkiye yok ama Türkiye dışında başka Türkler var. Lozan Anlaşması'nda Türklükten hiç bahsedilmez. Sadece Türkiye'den ve Türkiye hükümetinden bahsedilir. Çünkü Lozan'da etnisite temeline dayalı bir devlet adlandırması yoktur. Ama 1930'lardan sonra Türk milliyetçiliği, 'Güneş Dil' teorileri gibi girişimlerle biraz etnik ve ırka dayalı bir yönelime girdi.
Peki, ulusalcılık denilen akımla milliyetçilik arasında fark var mı?
Bir fark yok. Ulusalcılık lafını öztürkçe hassasiyeti de olan CHP, sosyal demokrat, sol ve sol Kemalist çevreler kullanıyor. Milliyetçilik lafını da muhafazakâr çevreler. Çünkü 'millet' kavramının içinde Türk-İslam sentezi gibi bir gelenekçi milliyetçilik var. Atatürk milliyetçiliği de denilen 'ulusalcılık' kavramında ise Cumhuriyet'in, eskiyle bağlarını tamamen koparan yepyeni bir toplum yarattığına dair bir boyut var. Ama sonuçta milliyetçilikle ulusalcılık özünde aynıdır. İkisi de nasyonalizmdir. Devletle milletin birliğini hedefliyor ikisi de. Toplumdaki farklılıkları tek bir millet içinde yok etmeyi amaçlıyorlar. Devlet ve millet birliğinde, çağdaş demokrasiye, çoğulculuğa, birey hak ve özgürlüklerine yer yoktur. Sınırlı bir demokrasiye izin vardır.
Milliyetçilik kimleri 'düşman' kabul ediyor?
Milliyetçilik bir millet tanımı yapar ve bu milletin menfaatlerine ters düşecek şekilde davranan grupları, devletleri ve milletleri düşman sayar. Bazı milletlerle de ittifak yapar. Aslında milliyetçiliğin en çelişkili yanı, kendi milleti içinde de 'düşman' tanımlaması yapmasıdır. Milliyetçiliğin demokrasiyle uyumlu bir ideoloji olmadığı buradan da anlaşılır zaten. Çünkü bir milletin dış düşmanları olabilir ama iç düşmanları olmaz. İçeride 'devlet ve millet düşmanları' olmaz. İçeride ancak 'suçlu vatandaşlar' olabilir. Ama milliyetçilik böyle düşmanlar üretir.
Bu düşmanlar kimdir?
Mesela Türkiye'de azınlıklar, hukuk düzeninin garabeti içinde 'yabancı vatandaş', 'yerli yabancı' gibi adlandırmalarla bir tür potansiyel düşman olarak görülüyor. Türkiye'deki milliyetçiliğin gayrimüslimleri milletten saymayan bir duruşu var. Bir sürü kanunda 'Türk soyu' tabiri kullanılmaya devam ediyor. Türkiye'de milliyetçiliğin en büyük endişesi, devlet-millet bütünlüğüdür yani onların ifadesiyle 'devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü'dür. Türk milliyetçiliği, çağdaş demokratik bir devlette olması gereken hak ve özgürlükler düzenini isteyen, yani farklılıkların azami ifadesini talep eden her unsuru düşmanı olarak görüyor. Bu düşman mutlaka bir etnik ve dini mensubiyetten olmuyor. Gayrimüslim azınlıklar, Kürtler, yeri geldiğinde Aleviler, liberal demokratlar hep düşman sayılıyor.
Milliyetçilik genellikle bir saldırganlık halinde kendini gösteriyor. Futbol maçında tribünler 'Biz Ogün Samast'ız' diyebiliyor. Bir cinayeti destekleyecek bir öfkenin toplumsal kaynağı ne?
Türkiye birçok bakımlardan 1920'lerin, 30'ların Almanya'sına, o ruh haline benziyor. Şöyle... Türk milletinin her taraftan düşmanlarla sarıldığı kabulü var. Bu hissiyatın yerleşmesine devlet yetkilileri de katkıda bulunuyor. 'Türkün Türkten başka dostu yoktur' lafı, bugün sıradan insanın her zamankinden çok daha fazla ruh halini ifade ediyor. 'Herkes Türke düşman' ruh hali bu. 1920'lerin, 30'ların Almanya'sında da böyle bir durum vardı. Milliyetçilere göre, Türkiye içinde de Türke düşman var ve bunlar dış düşmanların yerli işbirlikçileri. 'Bizi yok etmek, bölmek istiyorlar. Üstelik bunu sinsice yapıyorlar' denilerek öfke pekiştiriliyor. Bütün dünya, AB ve Amerika, Türkiye'yi bölmekle, Türkiye Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırmakla uğraşıyor gibi anlaşılıyor. Avrupa Birliği dayatmalarından söz ediliyor. Demokrasi, çağdaşlaşma, kalkınma, gelişme adına bizden yapmamızı istediği reformları, AB'nin başka hiçbir ülkeden istemediği söyleniyor.
Toplumun hangi kesimlerinde milliyetçilik bir şiddet anlayışına dönüyor?
Köylülükten bu kadar şiddet çıkmaz. Köylülük siyasi mobilizasyona bu kadar elverişli bir taban oluşturmuyor. Ama köyden kente gelmiş, varoşlarda oturan, hayata tutunmaya çalışan, işsiz ve mesleksiz erkeklerde ve de ekonomideki daralan talepten bunalan esnaf kesiminde bu tür milliyetçilik yaygın. Ama daha önemlisi bir şiddet anlayışına dönüşen bu milliyetçi ruh hali, Türkiye'de aslında bir orta sınıf psikolojisi olarak çok yaygın. Milli gelirden ciddi pay alan, şehirli, iyi eğitimli, iş güç sahibi orta sınıflar, varoşlardaki milliyetçiliğe zihniyet olarak çok yakın bir noktada duruyorlar. Onlar da AB'ye karşılar. Üstelik karşı değiliz deyip karşılar. Türkiye'de şiddete dönük milliyetçiliğin çok geniş tabanı var. Üstelik en yaygın olduğu kesim şehirli, iyi eğitimli orta sınıflar.
Neden Türkiye'de toplumun bazı kesimleri birdenbire bu kadar şiddet yanlısı oldu? Ya da niye şiddet kendini bu kadar özgürce ifade eder hale geldi?
Şiddetin kendisini böyle çok rahat, pervasızca ortaya koyabilmesinin imkânını herhalde birkaç şey hazırladı. Birincisi, toplumun orta sınıf kesimi, biraz da devlete yaranmak amacıyla, 'Bakın devlete ben sahip çıkıyorum, beni de burada görün' türünden bir yaklaşımla bunu yapıyor olabilir. Kendisini devletle özdeşleştirip iç tatminin yanı sıra, bundan bir menfaat sağlamak da isteyebilir. Ayrıca...
Evet...
Bizde eğitim sistemi de öyle büyük çarpıklıklarla dolu bir gençlik yetiştiriyor ki... Hem çok bilgisiz bir gençlik yetişiyor, hem de ders kitaplarındaki Rumla, Ermeniyle Kürtle ilgili ifadeler, milliyetçiliği ırkçılığa dönüştürecek önyargıları sürekli besliyor. Üniversite öğrencilerinin tarih bilgileri, tarih bilinçleri sıfır noktasında. Bu bir cehalettir ve bu cehalet şiddete yatkınlığı doğurur tabii. Hukukçu mahkemede slogan atıyor, insanlara saldırıyor. Mahkeme ona bir şey yapmıyor. Böyle bir ortamda yaşıyoruz. İnsanlarımız sıradan ve cahil bir kafayla her şeyi Avrupa'nın Türkiye'yi aşağılaması gibi algılıyor. Diplomalı cahillerimiz var, bir de diplomasızları düşünün artık. Üniversiteye girememiş, meslek edinememiş, iş bulamamış kitleler... Bu cehalet, lümpenliği de besliyor ve bütün o ırkçı, milliyetçi tasallutun beslendiği bugünkü sokağı oluşturuyor.
Şiddete düşkün bir milliyetçilikle faşizm arasındaki fark nedir?
Zaten ırkçı ve saldırgan bir milliyetçilik faşizmin unsurudur. Türkiye'de henüz sokak tam olarak ırkçı milliyetçilerin eline geçmedi ama geçebilir. Çünkü bunun işaretleri var. Sokak, ırkçı milliyetçilerin eline geçmekte. Linç girişimlerini, futbol sahalarında, mahkemelerde olanları görüyoruz. Sonra da bunlara sahip çıkılırcasına, 'milletin hassasiyetlerini tahrik etmeyin' laflarını işitiyoruz. Tabii faşizmin milliyetçilik dışında başka unsurları da var. Mesela demokrasiden hoşlanmamak, demokrasinin millete zarar verdiğini, demokrasinin bu milletin sorunlarını çözemeyeceğini düşünmek. Türkiye'de demokrasiye böyle bir karşı çıkış da var. Ayrıca faşizm, ebedi bir dünya barışının mümkün olmadığını ve barışın insan tabiatıyla uyuşmadığını kabul eden bir düşünce ve siyaset biçimidir. Dolayısıyla o, kalıcı bir savaş ortamını arzular. Faşizmde hep düşmanlık ve savaşa hazır olma durumu vardır. Faşizmin bu unsuru da Türkiye'de mevcut. Bir de faşizmde 'şef ideolojisi' vardır. Kitleler kendilerini liderle özdeşleştirirler. Liderle aralarında devletin bir aracı kurumunu, siyasi kademesini kabul etmezler.
Peki bizde şef var mı?
Türkiye'yi şu anda faşizmden uzak tutan şey, bir şefin olmamasıdır. Tabii bir de bizim çok partili hayatımız, yasama organımız ve yapılacak olan seçimlerimiz var ki... Bu faşizmde yoktur. Faşizmde çok partili hayat olmaz. Ama Türkiye'de şu var. Faşizme yatkın yaygın bir ruh hali var. Orta sınıflardan başlayarak, sokaklara, lümpen kitlelere yayılan bir ruh hali bu. Ve bir de bizim, faşizme yakın özellikler taşıyan bir bürokratik, otoriter devlet geleneğimiz var. O gelenek bu zihniyetle birleşirse, burası faşist bir dönem doğurabilir. Faşizme karşı teyakkuz halinde olmak gerekir. Çünkü faşizme yatkın bu ırkçı, milliyetçi ruh hali çok kolaylıkla bir faşizm doğurabilir. Türkiye tek partili şeflik gibi bir sisteme düşebilir. Ama bunu tutan bir şey var.
Nedir o?
Hâlâ Avrupa Birliği hedefi var. Türkiye AB'den koptuğu anda faşist rejime dönüşme tehlikesi hemen realize olabilir ve çok partili sistem bitebilir. Böyle bir tehlike var. Bunun için illa darbe olması şart değil. Bir popülist diktatörlük şeklinde de gelebilir faşizm. Öyle ki, Amerika ve AB'yle ilişkiler Türkiye'deki milliyetçi zihniyetle geriliyor. İkisinin de Türkiye'yi böleceği söyleniyor. Eğer Türkiye'nin ABD ve AB'yle ilişkisi tamamen bozulursa, AB üyeliği imkânsızlaştı diye Türkiye reformlardan büsbütün vazgeçerse ve bu durum finansal krize dönüşürse, Türkiye'nin faşizmden başka yolu olmaz. Türkiye bir otoriter rejime, askeri veya sivil diktatörlüğe kayabilir. Şu anki milliyetçilikle, faşizmin zihniyeti ve otoriter rejimin zemini hazır zaten.
Yargının işleyişinde de tuhaflıklara rastlanıyor. Örneğin Trabzon'da Mc Donalds'ı bombalayan suçlu serbest bırakılıyor. Yargının bu tutumu milliyetçi şiddeti nasıl etkiliyor?
Yargının görevi hukuku korumaktır ama yargı mensuplarının, yargı organlarının verdikleri bazı kararlarda hukukun değil de, milliyetçi ideolojinin hâkim olduğunu görüyoruz.
Kritik noktalarda verdiği bazı kritik kararlarda, yargı, milli devletin bekası kaygısıyla hukuku bükebiliyor.
Milli devletin bekası kaygısı ise doğrudan doğruya bir milliyetçiliktir.
Çankaya seçimiyle artan milliyetçi şiddet arasında ilişki var mı?
Bunu söyleyenler var ama... Bu milliyetçi kabarış Türkiye'yi istikrarsızlaştıramayacak. Çünkü istikrarsızlaşan bir Türkiye AB ile ilişkilerini sürdüremez. Otoriter bir Türkiye sadece AB'nin değil, ABD'nin de işine gelmez. Zaten Türkiye de kendi kendisini istikrarsızlaştıramaz. Buna gücü yetmez. Eğer AB ve Amerika Türkiye'nin istikrarsızlaşmasını istemiyorsa, buna izin vermezler. Ancak onlar isterse Türkiye istikrarsızlaşır. Türkiye'de şu anda yaşanan milliyetçi kabarışı ne AB ne de Amerika istiyor. Bu milliyetçi kabarmanın gücü bu kez Türkiye'yi istikrarsızlaştırmaya yetmeyecek.
İki seçim birden olacak bu yıl. Hem yeni cumhurbaşkanı hem yeni Meclis seçilecek. Seçimlerden sonra Türkiye normale döner mi yoksa bu şiddet havası sürer mi?
Bu bir dalgalanma ve bu dalgalanma giderek sönecek. Bu milliyetçi dalga bitecek. Çankaya seçimine üç ay kaldı. Türkiye cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve genel seçimleri gayet güzel geçirecek. Zira AB ve ABD ile ilişkilerde bir kriz yaşanmazsa, Türkiye seçimleri sorunsuz atlatacak. Ve seçimlerden sonra Türkiye başka bir tablo gösterecek. Bir AB yetkilisi 'Türkiye ile ilişkilere seçimler bitinceye kadar ara verdik' türünden bir mesaj verdi. AB'yle ilişkiler düzelecek, hızlanacak.
Peki bu milliyetçi şiddeti nasıl önlemek gerekiyor?
Demokrasiyi yaygınlaştırarak ve derinleştirerek önleyebilirsiniz. AB normlarına uygun bir hukuk devleti pratiğini, merkezden yerele yaymak ve merkezi hükümetin gücünü dağıtmak gerekiyor. Türkiye bir ademi merkezileşme ve demokratikleşme sürecine girmek zorunda. Halk ancak böyle bir demokratik düzende kendisini ifade etme imkânını somut olarak bulabilir ve bulduğu zaman da kendisine şef aramaz. Kendi işini kendi görür, kendi mukadderatına kendisi sahip çıkar. Demokrasinin sorun çözen başarılı bir politik yöntem olduğunu bu halkın öğrenmesi lazım. Türkiye'nin AB'yle ilişkilerinde üç yıl önceki hızına dönmesi ve reformları sürdürmesi lazım.
Peki siyasi iktidar ve yargı, milliyetçi şiddeti önleyecek tedbirler alıyor mu sizce?
Siyasi iktidar alamıyor. 301 kaldırılmıyor. Adalet Bakanı, 301'le ilgili doğru bilgi vermiyor. Avrupa'da 301 muadili bir madde yok. Mesela Almanları ya da Fransızları aşağılamak diye bir hüküm yok. Bir tek İtalyan ceza kanununda İtalyanlığı değil, İtalyan milletini aşağılamak diye bir hüküm var. Orada da İtalyan milletinden kasıt bütün İtalya'daki vatandaşlar kitlesi. Bizim Ceza Kanunumuzda ise 'Türklük' lafı var. Anlaşılmaz bir laf Türklük. Türklüğünün ne olduğunun sınırlarını hukuken tanımlayamazsınız. 301'inci maddenin gerekçesinde, Türklük kavramının Türk milletinden daha geniş olduğu yazılıyor. 'Dünyanın neresinde yaşarlarsa yaşasınlar, Türklere ait müşterek bir kültür' anlaşılır' deniyor. Bu, 'uç milliyetçi' bir diskurla yazılmış kanun maddesi gerekçesidir. Bu, 'yayılmacı milliyetçilik'tir...