Bu şehir hep değişir

National Geographic Türkiye'den, 1914'te İstanbul'daki gündelik yaşamı anlatan bir
yazı: "Günümüzün İstanbul'undaki hayatı kaleme alan kişi, bugün var olan ama yarın belki izi tozu bile kalmayacak şeyleri yazma tehlikesini göze almış demektir."
Haber: HARRY GRISWOLD DWIGHT / Arşivi

Günümüzün İstanbul'undaki hayatı kaleme alan kişi, bugün var olan ama yarın belki izi tozu bile kalmayacak şeyleri yazma tehlikesini göze almış demektir.
1908'de 'Hürriyet'in İlanı'nın, yani İkinci Meşrutiyet'in başlattığı dönüşüm hâlâ devam ediyor. Görünüşe bakılırsa İstanbul son beş yılda, bundan önceki 200 yıla göre çok daha fazla değişti.
Son iki yüzyılda Avrupa'nın diğer başkentleri giderek modernleşirken İstanbul bir ortaçağ kenti olarak kaldı. Abdülhamid'in tahtta kaldığı uzun süre boyunca şehirde ne elektrikli aydınlatma, ne telefon, ne de elektrikli tramvay olmadı.
Buradaki yaşam, bir ayağı Avrupa'da bir ayağı Asya'da olan bir şehirden bekleneceği üzere Doğu ve Batı arasındaki uzlaşımın ta kendisi. Gerçi uzlaşım sözcüğü de bazen bu durumu ifadede yetersiz kalıyor.
Milletler karışmıyor
İstanbul'un bir milyon olduğu tahmin edilen nüfusunun yarısı Türk; diğer yarısı ise Rumlardan, Ermenilerden, Yahudilerden ve Levanten diye anılan diğer Doğu Hıristiyanlarından oluşuyor. Buna karşılık İstanbul'un en belirgin özelliği, bunca farklı etnik grubun kendi dilini konuşarak, kendi kıyafetlerini giyerek, kendi âdetlerini yaşatarak ve daha başka yollarla, Batılıların anlayamayacağı biçimde birbirlerine belli bir mesafede durmaları.
New York'ta da bir Çin mahallesinin, bir İtalyan mahallesinin ve tıpkı bunlar gibi farklı milletlere ait başka mahallelerin olduğunun farkındayım. Yine de bunca farklı milletin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan şeyin kozmopolitlikle pek ilgisi yok. Çünkü New York, şehre yeni gelen birisine damgasını vurmakta gecikmiyor; onu bir hokus pokusla inanılmayacak kadar
kısa sürede 'New Yorker' (New York'lu) kimliğine büründürüyor.
Halbuki İstanbul'daki azınlıklar ve yabancılar Türkleşmek istemiyor. Hatta Rumlar gibi kimi başka milletlerin mensupları burada yaşamaya en az Türkler kadar hakları olduğuna inanıyor. Türkler zorda kalmadıkları sürece kimseyi asimile etmeye girişmemiştir.
Kendi dünyasını çok küçük bulan ve çevresindeki karşıtlıkları yakalamaya meraklı Batılı konuğu için alabildiğine renkli bir ortam burası. Eğer güzelliklere duyarlı bir gözü olduğu kadar kuvvetli bir mizah duygusu varsa burada çok iyi vakit geçirecektir.
Adsız sokaklar
İşte o zaman, sözgelimi, sokağının adı
ile evinin numarası olmadığını fark ettiğinde şaşkına dönmeyecektir. Her şeyi tanımlamaya meraklı Batı'nın bu oyuncakları,
İstanbul'a yavaş yavaş sızmaya başladıysa da şehirdeki adres sistemi hâlâ çok farklı. Bu sistem mahalleleri esas alıyor. Sözgelimi beni bulmak isterseniz oturduğum semt olan Kandilli'ye gelip, mahallemi bulup, orada oturan herhangi birine sorun. Eğer canı yardım etmek isterse beni bulamamanız söz konusu değildir.
Aşçılar, hizmetler
Aşçı bulmak hiç zor değil. Bulacağınız aşçı büyük olasılıkla, bir Batılı'nın alıştığının aksine erkektir ve şehirde yaşayan yarım düzine milletten herhangi birine mensuptur. Ama Türkler nadiren aşçı oluyor. Türk hizmetkârlar kendi ölçülerine göre sadık ve dürüstler; hamallık, kapıcılık, seyislik ve bahçıvanlık işlerinin üstesinden hakkıyla geliyorlar; ancak Avrupalı işverenlerin beklentilerini karşılayacak yeni usulleri öğrenme konusunda yavaş ve isteksizler.
Türk kadınları, ara sıra temizliğe ya da çamaşıra gitmenin dışında asla Hıristiyan evlerinde çalışmıyor. Rum ve Ermeni kadınları, büyük evlerdeki kâhya kadınların başyardımcısı; Türkler bile çoğunlukla onları çalıştırıyor. Rumlar en akıllıları ve en beceriklileri, ama kurnazlıkları yüzünden güvenilir sayılmazlar. Ermeniler o kadar kavrayışlı olmadıkları gibi gerekli inceliklerden de yoksunlar; Rumlardan daha dürüst oldukları konusunda da kuşkuluyum. Ancak kesinlikle, bu Doğulu Hıristiyanların Batılı kardeşlerinden daha güvenilmez olduğunu kastetmediğimi belirtmeliyim.
Hırvatlar özellikle kavas olarak, vakur duruşları ve fiyakalı kostümleriyle her sınıftan evin kapısının önünde göz dolduruyor. Türklerin deyimiyle "Hıristiyan kapıları" bu iş için Arnavutları tercih ediyor. Onlardan daha sadık hizmetkâr bulamazsınız; ancak gururlu ve hassas oldukları için onurlarını incitmemeye dikkat etmeniz gerekiyor. Aslına bakarsanız
İstanbul'daki efendi-uşak ilişkisi, Batı'da olabileceğinden çok daha insani.
Neredeyse şehrin bütün işlerini taşralılar üstlendiği gibi her bir iş kolunu da, şu ya da bu 'memleket'ten gelen insanlar sahiplenmiş. İşte bu yüzden sokaklarda dondurma satanlar Üsküp yöresinden gelen Hıristiyan ya da Müslüman Arnavutlar; kaldırım döşeyenler güneyin Müslüman Arnavutları; demiryolu işçileri aynı bölgeden Hıristiyan Arnavutlar; hamamcılar Sivaslı Türkler; hamallar, taşıdıkları yükün cinsine göre Kürtler ya da Anadolu Türkleri; kayıkçıların çoğu Karadenizli ve bu böyle sürüp gidiyor.
Tulumbacılar
İstanbul'da yüzyıllardır itfaiye deyince akla tulumbacılar gelirdi. Şimdi küçük bir askeri itfaiye ekibi var. Hantal arabaları dik yokuşlar ve dar sokaklar için hiç kullanışlı değil. Bu yüzden düzensiz tulumbacı takımları hâlâ naralar atarak, yalınayak başı kabak bir halde yangınlara koşmayı ve şehrin yerel renklerine zenginlik katmayı sürdürüyor.
İstanbul'da farklı dini takvimler kullanılıyor. Hicri ve Rumi takvimlerin yanı sıra Hıristiyanların ve Yahudilerin de kendi takvimleri var. Saat için de durum farklı değil. Resmi saate göre günbatımı gece yarısı demek. Kısacası burası 'Vakit nakittir' sözünü aşmış bir yer.
Spor konusunda söylenebilecek şey çok az. Bir ağacın altında oturup tütün sarmaktan zevk almayı her şeyin önünde tutan insanların yeni alışkanlıklar edinmesi zaman alacağa benziyor.
Esasen şehrin kendisi, tüm o tarihi ve insani değerleriyle ve çevresini saran o sonsuz çeşitliliğiyle bitmez tükenmez olağanüstü bir kaynak.
National Geographic Türkiye'nin temmuz sayısında, uluslararası saygınlığa ve üne sahip National Geographic'in 1914 yılında yayımladığı 'Life in Constantinople' (İstanbul'da Hayat) başlıklı bir yazı Türkçeye çevrilerek yeniden yayımlandı. Dergi, o günlerin İstanbul'undan kesitleri aktaran fotoğraflara da yer verdi. Dönemin Batılı okuru için İstanbul'daki gözlemlerini kaleme alan Harry Griswold Dwight,
20. yüzyılın başında hızla değişmekte olan kente duyduğu sevgiyi her satırında hissettiriyor. Dwight'ın son derece keyifli yazısının bir özetini Radikal okurlarına sunuyoruz.