Bu toplumun kişiliği parçalanmış

Türkiye, terörden, siyasetten televizyon yarışmalarına kadar hemen hemen her toplumsal olayda, kendi kimliğini tartışıp, kim olduğunu anlamaya uğraşıyor.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Oğuz Cebeci
Türkiye, terörden, siyasetten televizyon yarışmalarına kadar hemen hemen her toplumsal olayda, kendi kimliğini tartışıp, kim olduğunu anlamaya uğraşıyor. Kendi kimliğimizle ilgili bir sorunumuz olduğu, kendimizi tanımakta ve tarif etmekte zorlandığımız, kendimizle pek barışık olmadığımız her olayda ortaya çıkıyor. 'Biz kimiz, neyiz, özelliklerimiz nedir, duygularımız nasıldır, neyi beğenir, neye kızarız, hangi olaylara karşı hangi tepkileri veririz, niye bazı ülkelere hayran olur, bazı ülkeleri küçümseriz, neden Batılıların hakkımızdaki yargılarını önemseriz' sorularının cevaplarını hâlâ tam bilemiyoruz. Ama bu soruların cevaplarını bilememek, kendimize dönük merakımızı hiç azaltmıyor. Biz bu merakı hep yaşıyoruz. Yeditepe Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi Oğuz Cebeci, bize Türk toplumunun sosyopsikolojik yapısıyla ilgili çok değerli ipuçlarını ve bunların tarihteki köklerini, nedenlerini anlattı. Hukuk eğitiminden sonra İngiliz edebiyatı bölümünü bitiren ve psikanalitik eleştiri konusunda uzmanlaşan yardımcı doçent Oğuz Cebeci, bir süre Amerika'da Michigan Üniversitesi'nde de ders verdi.



Biz,neredeyseherolayda kendi toplumuzun karakteristik özellikleriyle ilgili ipuçları bulmaya çalışıyoruz. Bu, kendimizi çok fazla merak ettiğimizi mi gösteriyor?
Evet. Osmanlı devleti, 17'nci yüzyıldan itibaren Batı'nın gerisine düşüyor. Daha önce hiç dikkate almadığı 'öteki'nin, yani 'Avrupalı'nın kimliği' bu tarihten itibaren bizim için çok önemli olmaya başlıyor. 'Bizi yenen bu kâfirler kimdir' meselesi ortaya çıkıyor. Bu da bizim 'kimlik sorunu' yaşamamıza yol açıyor. Çünkü biz, kontrol edemediğimiz, bileğini bükemediğimiz Batı'nın baskısından, ona benzemek suretiyle kurtulmaya çalışıyoruz. Batılı kimliği benimseme çabasına giriyoruz.
Batılı kimliği almaya çalıştığımız için mi toplum olarak kendimizi çok fazla merak ediyoruz biz?
Evet. Sağlıklı bir toplum ya da kişi, kendisini 'referans noktası' olarak
alır. Dış dünyaya, 'Ben Oğuz ya da Neşe olarak veya Türk toplumu olarak ne düşünüyorum' diye bakar. Ama toplumun ya da kişinin kendine olan özsaygısı ve sevgisi azaldıkça, 'Ben ne düşünüyorum' demez. 'Öteki, benim için ne düşünüyor' der. Ötekine göre ben hangi noktadayım meselesi ortaya çıkar. Bizim Türk toplumu olarak hayatımız işte hep böyle bir mukayeseyle geçiyor. Biz referans noktası olarak Batı Avrupa'yı alıyoruz. 'Orada yapılan doğrudur' diyoruz. Ve, durmadan da kendimize, 'Ben ona benziyor muyum? Ona uyuyor muyum?' Ben kimim?' sorularını soruyoruz.
Biz kendimizle ilgili soruları, bir Fransız'dan, bir Alman'dan, herhangi bir Avrupalı milletten daha mı fazla soruyoruz?
Evet. Çünkü onlara benzeme ihtiyacındayız. Biz, kendimize benzemekten kaçıyoruz. Terk edilmiş olan bir kimliğimiz var bizim. Tanzimat'la başlayıp, Cumhuriyet devrimleriyle çok yoğunlaşarak yaşanmış bir şey bu. Batılılara benzeyeceğiz, ilerleyeceğiz diye, o zamana kadar yapmış olduğumuz her şey A'dan Z'ye değiştiriliyor.
Daha net sorarsam, bu durumda biz aşağılık kompleksi duyan bir toplum muyuz?
Aşağılık kompleksi duyuyoruz, çünkü kimliğimizin sevilemeyecek bir kimlik olduğu duygusu bize verilmiş. Bu ülkede kendinden ve kimlikten kaçış o derece belirgin ki, bu durum, isimden de kaçış, yani Türk olmaktan da kaçış halinde yaşanıyor. Batı'da rahat eder diye, çocuklara Batılı isimlere benzeyen adlar veriliyor. Çok sayıda Selin ve Selen var. Hatta İngilizce Sean diye yazılan 'şan' diye okunan Türkçesini de 'Şan' yapmışlar. Bizimki şan ve şöhretten geliyormuş.
Toplumdaki 'kendinden kaçış' durumunu eleştiren ve 'kendimize dönmemiz'i öneren bir kesim var bu ülkede. Nereye döneceğiz biz? Dönebileceğimiz bir yer var mı?
Her toplumun zevkini, estetiğini orta ve şehirli sınıflar belirliyor. Osmanlı orta ve şehirli sınıfı ortadan kalktı. Hüseyin Rahmi'nin romanlarındaki İstanbul şehir halkı artık yok. İstanbul'daki rafine hayat biçiminin Halide Edip gibi bir örneği de yok. Bugün, eski kültüre sahip çıkanlar kasaba ve kırsal kesim insanları. Kendimize dönelim dediğinizde, bunların taklit edebilecekleri rol modelleri yok ki. Seneler önce bir tekkeye gittim, çok
üzüldüm. Osmanlı estetiğinden hiçbir şey kalmamıştı. Sağa sola plastik çiçekler konulmuştu. Gecekondu estetiği eski kültür mekânlarına bile sızdı.
Kimliğini terk edip başka bir kimliği alma çabası sadece bizim toplumumuza mı özgü?
Hayır. Tayland'da bir ara Tayland müziği yasak edilmiş. Bizde de Türk müziğinin radyolarda yayımlanmadığı benzer bir dönem yaşandı. Ama Tayland bizden de daha ileri gitmiş. Amerikan filmlerinde görürüz, erkek sabah işine giderken karısına hoşça kal der ve kapının önünde öpüşürler. Tayland hükümeti, öpüşerek ayrılmayı zorunlu hale getirmiş. Dinamizm sağlansın ve toplum modernize olsun diye...
Türk toplumu olarak biz kendimizi tanıyor muyuz peki?
Biz kendimizi bulmaya çalışıyoruz. Çünkü ortada bir kimlik yok. Bir yanda kaybedilmiş bir kimlik var. Diğer yanda da alınmaya çalışılan bir Batılı kimlik var. Kaybettiğimiz kimlik, 'geleneksel Osmanlı Türk Müslüman kimliği'. Bu kimliğin rafine olan kısmı gitti. Sadece alt seviyesi kaldı. O da
Anadolu'nun kırsalında ve toplumun Batılı yaşam tarzına ulaşamayan alt kesimlerinde mevcut. Bakın... Türk tarihinde iki büyük travma dönemi var. Birincisi 8. yüzyıldan itibaren Budist-Şamanist kültürden Müslüman kültüre geçiş dönemidir. Bu süreçte eski kimliğinizi, kültürünüzü tamamıyla terk ediyorsunuz. Köprüyü yıkıp, kendinizi var gücünüzle öbür tarafa atıyorsunuz. Orada tutunmaya çalışıyorsunuz. Mesela Osmanlı'da eski atalarımız diye bir şey yok.
Onun yerine ne var?
Müslüman atalarımız var. Chicago'da padişahların silsilenamesini gösteren sergi çok ilginçti. Bütün padişahlar soylarını Hz. İbrahim'e bağlamışlar. Bir noktada hop, hop, hop bir şeyler oluyor ve Hazreti Muhammed'in aşağısında şu var, şu var, şu var derken, bir bakıyoruz ki Osmanlı hanedanı semitik bir ırk olmuş.
İkinci travma hangisi?
Türk tarihindeki ikinci travma da 19. yüzyıldan bugüne kadar süren Müslüman kimliğinden Batı kimliğine geçiştir. İnsanlar bu süreçte özsaygı kaybına uğruyor. Kendilerini değersiz görüyorlar. Ben Ayşe, Fatma, Hatice
olarak değerli değilim, mümkün olduğunca Jesica, Jane, Chantal olmalıyım. Onlara benzediğim ölçüde değerli olabilirim. Toplumda bu açıkça söylenmese bile hissettirilen bir şey. Yer yatağında yatamazsın deniyor. Niye yatmayayım yer yatağında? Ne kabati var yer yatağının. Hayır, yatmayacaksın... Mesela yazının değiştirilmiş olması da bizim için çok ağır bir darbe oldu. Kültürel manada eskiyle bağı koparmak toplumsal bir yıkımdır. Çünkü tarih siliniyor. Bugün bırakın Osmanlıca metinleri, üniversite öğrencisi bir Sait Faik'i bile rahatça okuyup anlayamıyor. Trajik bir şey bu. Biz çok ciddi bir kimlik ve özsaygı kaybına uğradık.
Peki diğer toplumlar nasıl? Onlar da bizim gibi kendilerini merak ederler mi? Yoksa kendini tanımamak ve merak etme bize ait bir özellik midir?
Bizde bu özellik daha belirgin. Çünkü başka bir toplumu kendimize odak noktası, referans merkezi olarak alma eğilimi bizde daha yüksek. Biz referansı daima dışarıda buluyoruz. Ben bu coğrafyanın insanı olarak veya Türk olarak ya da Müslüman olarak ne hissediyorum, ne düşünüyorum diye sormuyoruz da, 'Ben Batı Avrupa aydınının bakış açısına göre ne hissetmeliyim, ne düşünmeliyim' diyoruz. Yani bizim için dışarıda ahlaki ve akli bir otorite var. Biz aklı ve vicdanı tamamen dışarıya vermişiz, oradan onay bekliyoruz. Yani kişinin ve toplumun süperegosu kendisinden ayrılmış. Parçalanmış bir kişiliğimiz var bizim. Zaten bu yüzden kendimizi sevmiyoruz. Yunanlı mütemadiyen Yunan kültürü, Bizans kültürü diyor, Fransızlar peynire varıncaya kadar kendini beğeniyor, biz ise hem toplum hem birey olarak kendimizi beğenmiyoruz.
Peki biz meydan okuyan insan tipini mi yoksa mazlum olan insan tipini mi daha çok severiz?
Her ikisini de severiz. Eşkıyayı da, Dadaloğlunu ve Köroğlu'nu da seviyoruz. Mazlumu da seviyoruz. Belki mazlumla daha fazla özdeşleşiyoruz ama eşkıyaya hayranlık duyuyoruz. İki figüre de ihtiyacımız var.
Peki bütün toplumlar aynı tarz insanları sevip, aynı tarz insanlara mı kızarlar yoksa bu toplumdan topluma değişir mi?
Toplumda bir travma olup olmamasıyla ilgili bu. Çok yaralı bir insanın ya da toplumun, sevdiği ve kızdığıyla, sağlıklı birinin sevdiği ve kızdığı farklı olur. Türk toplumu yaralı bir toplum. Yaralanmış bir insanın duyguları ve ihtiyaçlarıyla kızıp seviyoruz biz. Toplum olarak nefretimiz de sevgimiz de dengesiz bizim. Çünkü duygularımızın merkezi içimizde değil. Kimliğimiz bölünmüş. Kişiliğimizin önemli bölümlerini dışarıya havale etmişiz. Bu yüzden değerlendirmelerimizi daima dış referanslarla yapıyoruz. Şiddetli bir değersizlik duygusu demek bu. Kendinize ait çok az şeyiniz kalmış. Mesela bizim yaşadığmız ölçüde bir kimlik travmasını bir Amerikan ya da Fransız toplumu yaşamamış.
Niye yaşamamış?
Başka milletler tutup da kimliğini atmamış. Almanlar Fransa'yı işgal etmiş, bu Fransızların onurunu herhalde kırmış ama Fransızların kültüründe hep bir devamlılık olmuş ve çok sıkıldıkları zaman da 'Almanlar zaten barbardır' deyip işin içinden çıkmışlar. Biz ise bir kimlik kaybına uğramışız. Bu yenilgiye uğramaktan çok daha farklı bir şey. Çok daha derin bir yenilgiye uğramak bu. Kendi kimliğimizi Batılı insanın kimliğiyle tartmışız, kendi kimliğimizin işe yaramayacağını, değersiz olduğunu söylemişiz. Bu, benzeri çok da olmayan bir travma. Travmatize olmuş ve ağır depresyon geçiren bir toplumuz. Ama bu depresyon maskelenmiş, örtülü bir depresyon. Çünkü toplumunun aynı zamanda çok sağlıklı bir tarafı da var.
Nedir bizim sağlıklı yanımız?
Toplumumuzun adaptasyon kabiliyeti, uyum yeteneği var. Acıları mümkün olduğu kadar üzerinde durmadan atlatma eğilimi bu. Mesela Ermeni toplumunu tahrip eden, tutsak alan Ermeni olayları gibi bizim de büyük travmalarımız var. Öyle ki bütün bir Balkanlar, koskoca bir imparatorluk kaybedilmiş, acılar, felaketler yaşanmış. Ama biz, bu izler üzerinde durmamayı seçmiş bir toplumuz.
Türkiye, Popstar yarışmasıyla çalkalanıyor. Herkes bunu konuşuyor. Bu yarışmadan önce ülkemiz tarihinin en büyük terör eylemlerinden birini yaşadı. Belki ben yanlış algıldım ama biz sanki Popstar'ı terör olaylarından daha çok konuşup tartıştık. Bu gözlemime katılıyor musunuz?
Evet.
Niye Popstar yarışması terörden daha fazla tartıştırdı bizi?
Yaşamla ölüm arasındaki mukayesede Türk halkı daima yaşama yöneliyor. Ayrıca bizim depresyondan kaçma eğilimimiz var. Yaşamaya dönük 'vitalistik' bir felsefesi var bu toplumun. Dertleri zevk edinmiyor. Bir acıyı, hatırayı yâd etmekten ziyade gülüp söylemek istiyor. Mesela Türk ortaoyununa, fıkralara, Nasrettin Hoca'ya baktığınızda, hayatı müthiş olumlayan ve cinselliği bir uyarı unsuru olarak kullanan neşeli bir yan görürüz. Bizde cinsellikle ilgili sözler ve küfürler çok yaygındır. Nasrettin Hoca fıkraları hayret edilecek kadar müstehcendir. Çünkü cinsellik, topluma enerji vermek için kullanılır. Cinsel enerjinin toplumu ve bireyi tahrik ederek ayakta tutması, kıkırdatması, güldürmesi söz konusudur. Ayrıca Türk toplumunun bir özelliği de, güzel ve iyi şeylerin değerini bilip kullanmasıdır. Güzel bir yiyecek mi bulmuş, onu hemen mutfağına almış. Güzel bir kadın mı görmüş, onu hemen haremine katmış. Kendine göre zevkleri olan ve hayattan zevk almak isteyen bir toplum bu.
Hafızası zayıf bir toplum olduğumuz da söylenir. Sizce de hafızası zayıf bir toplum muyuz?
Hayır. Biz hafızayı işimize geldiği gibi kullanıyoruz. Bizim toplum geçmişteki hikâyelerini pek anlatmaz. Kötü şeyleri hatırlamaktan hoşlanmıyoruz. Mesela Ermeni olayları. Anneannem Şebinkarahisarlı. Ermeni olaylarının içinde bulunmuş ama kötü günleri hatırlama fikrinden hoşlanmazdı. Türk halkı çocuğuna pek bir şey anlatmıyor. İyi bir şey varsa da zaten o anda yaşanıyor. Türk toplumunun hayatı olumlamak isteyen yanı olmasaydı, yaşadığmız travmalar belki de bizi çökertirdi. Depresyonu çok açığa vurmadan kendimizi bulmanın, ifade etmenin yollarını arıyoruz biz.
Bizim yabancılara karşı tavrımız da biraz tuhaf. Yabancılara hem öfkeli hem hayran olmamızdaki çelişkiyi nasıl açıklamak gerekir?
Yabancılar, 'olumlu öteki'ni temsil ettiği ölçüde, onlara hayran oluyoruz. Onlar tarafından kabul edilmek istiyoruz. Kabul edilmediğimizde de kızıyoruz. Diğer yanda Araplar, Pakistanlılar, İranlılar bizim için olumlu ötekini pek temsil etmiyorlar. Onları ya kendimiz gibi mazlum görüyoruz ve onlara acıyoruz. Ya da bazen sevmediğimiz kendimizi temsil ettikleri için onlara kızıyoruz. Ama acıma duygusu kuvvetli bir toplumuz biz.
Sizce bilim adamlarımız toplumumuzla ilgili yeterince araştırma yapıyor mu?
Toplumla ilgili araştırma yaparken bağımsız ve objektif bir zihinle hareket edilmeli. Bizde angajman çok fazla. Çok fazla angaje olduğunuzda bakış
açınız çarpılıyor. Bilim adamlarımızın bir kısmı Cumhuriyet ve Atatürk ideolojisine angaje. Bir kısmı Batılı yaşama sistemlerine, bir kısmı da İslam'a angaje. Bağımsız olmakta güçlük çekiyoruz.