'Ceza olarak beni Paris'e mi sürecekler?'

'Ceza olarak beni Paris'e mi sürecekler?'
'Ceza olarak beni Paris'e mi sürecekler?'
Absürd ama sonuçları ciddi bir 'müstehcenlik' davası. Yayıncı İrfan Sancı, bir süredir eserleri 'kültür mirası' sayılan Apollinaire'in edebiyatçı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Duruşma salı günü.
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

İrfan Sancı, Sel Yayıncılık’ın kurulduğu 1990’dan beri 700’ün üzerinde kitap yayımladı. 23 yılda dokuzu ‘müstehcenlikten’ yargılandı, hepsinden beraat etti. Fakat birden dört beraat kararı, üstelik yıllar sonra Yargıtay tarafından bozuldu. Bir süredir de çevirmen İsmail Yerguz’la birlikte dünyaca ünlü Fransız şair yazar Guillaume Apollinaire’in edebiyatçı olduğunu kanıtlamaya çalışıyor. Bilirkişi heyetleri kuruluyor, ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’ üzerine raporlar yazılıyor, absürd bir süreç yaşanıyor. İsteyen beğenir, isteyen beğenmez, isteyen kıymet verip okur ya da okumaz lakin yetişkinler için basılan bir kitap ‘çocuklar’ üzerinden değerlendiriliyor. Bir sonraki duruşma salı günü. Ve bu, yayıncılık dünyasına da, genel olarak düşünce ve ifade hürriyetine dair de köşebaşı bir karar olabilir.
Duruşmalara
gidiyor musunuz?

Politik bir tavır vardır ya, mahkemeleri kürsü olarak kullanmalıyız denir. Zorunluluk olmadığı halde tüm duruşmalara gittim.
Mesela Kafka, Beckett yazsa şahane olabilecek diyaloglar geçiyor mu oralarda?
Geçiyor gerçekten. Neredeyse tamamı Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu gibi arkaik isimli kurulun raporlarına dayanıyor. Devletin devamlığı esas ya, 1927’de kurulmuş. Merak edip bakmıştım, 18 yaşlı erkekten oluşuyor bu kurul. Bunu mahkemede de söylüyorum, son dönemde bir kadın eklenmiş, itiraz edildi. Üç kadının olması bile değişmez; erkek kararları çıkıyor oradan. Diyanet’ten, İçişleri Bakanlığı’ndan, Milli Savunma’dan, Milli Eğitim’den falan atanmış kişiler... Pedagog, ne bileyim çocuk hukukçusu yok aralarında. Duruşmalarda bu absürdlükleri de anlatıyorum. Onlar sadece dinliyor, ‘Sadede gel, bilirkişi istiyor musun?’ diyorlar mesela. Mahkemelerde de liyakat sorunu var. Gidiyoruz duruşmaya, kapıdaki listede çek-senet hırsızlığı, ırza geçme, arada Apollinaire davası...
2004’te AB yasalarıyla uyum için Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yapıldı, edebi ve sanatsal eserler müstehcenlik ceza alanının dışına çıkarıldı. Bu ileri görünen adım gerçek hayata nasıl yansıdı?
O zamandan beri mahkemelerde neyin edebi eser olduğunu tartışıyoruz işte. Ben gariban, üç senedir Apollinaire’in önemli bir şair, yazar olduğunu kanıtlamaya uğraşıyorum. Daha trajik bir şey olabilir mi? Mahkeme 2010’da beraat kararı vermiş, hiç olmazsa bir ayıp kapanmışken, üst mahkeme üstelik üç sene sonra ‘Durun’ diyor. Daha geriye düşmüş durumdayız. Hatta beraat ettiğimiz dava sürecinde iki yıldan beş yıla kadar cezayla yargılanıyorduk, şu anda altı ile dokuz yıl arası. Beş yıla kadar cezalar erteleniyor ya, bundan da istifade edilmesin isteniyor. Artık onun dışında ne olur bilmiyorum, para cezası mı verirler, Jön Türkler dönemi gibi beni Paris’e mi sürecekler?
Siyasetçilerin vakti olmadığı için kitapların özetini okuyor ya, ‘Genç Bir Don Juan’ın Maceraları’nı nasıl özetlersiniz?
Apollinaire bu kitapta dönemin ahlak anlayışının, erotik edebiyatın parodisini yapıyor. Ertem Eğilmez’in Yeşilçam geleneğinin parodisini yaptığı ‘Arabesk’ filmi gibi. Sonuçta Apollinaire manyak değil, Fransa’nın entelektüel yaşamını kuranlardan biri. I. Dünya Savaşı’nda kafasından şarapnel parçası yemiş ve savaşı insan aklının üretebileceği en büyük kötülük olarak değerlendiren bir adam. ‘On Bir Bin Kırbaç’ta kötülüğü bu kadar öne çıkarmasının sebebi de bu.
William Burroughs’un ‘Yumuşak Makine’sinin edebi bir eser olmadığı savunulurken ‘Çok dağınık anlatıyor, kafasına göre yazmış’ da denmemiş miydi?
Evet, kendisi tam bunu yapmak istiyor zaten; tekniğin adı kes-yapıştır.
Bir de vatandaş, hatta öğretmen şikâyetleriyle mesela ‘Fareler ve İnsanlar’a, ‘Şeker Portakal’ına dair soruşturma açılabiliyor. Toplumsal olarak bu ne söylüyor size?
Bunları da devlet besliyor. O dönem öyle bir ihbar hattı açılmış çünkü. Dinci-Kemalist, laik-antilaik kim nasıl ayırıyorsa var olan kutuplaşmayla ilgili bu da. Kutuplaşma veli-öğretmen ilişkisinde de var. Herkes duruşuna göre karşı tarafın ne olduğunu biliyor, öyle izliyor. Kutuplaşmayı devlet besliyor, bu da bir toplum mühendisliği. Çocukları asıl bundan korumak gerekiyor. Bu kimsenin farklılığa tahammülü yok demek.
Bunlar yayıncı olarak sizi otosansüre itiyor mu?
İtmiyordu ama beraat kararı bozulmuş, cezası ertelenmiş üç dava daha duruyor. Elimizde çevirisi yapılmış bir Aragon metni var ve ne yapacağımızı bilmiyoruz.
Düşünce ve ifade özgürlüğüne dair daha büyük meseleler olduğu için müstehcenlik davaları tali mi geliyor insanlara?
Galiba. Kazara ceza alırsak doğacak sorunların farkında mıyız emin değilim. Politik yayıncılığın sorunlarını önemsemiyor değilim, zaten oralardan geliyorum. Fakat kurgu metnin cezalandırılması çok daha ciddi geliyor bana; daha kafandayken müdahale edilmiş gibi. Kitabın kapağından basın bültenine, ilanına kadar çocuklardan ayıran, erotik metin olduğunu duyuran bir yol seçmişiz. Serinin adı ‘CinSEL’ zaten. Daha ne yapalım?

‘Yayıncılığın geleceği bu davada’


“2009’da dava bana açıldı ama şu haliyle Türkiye yayıncılığının davasıdır. 106 yıl önce yazılmış kurgu bir metni bugün mahkûm etmek düşünce ve yaratım özgürlüğüne saldırıdır. Başka yayıncılara benzer sebepten verilmiş cezalar var ama ertelenmiş. Buradan ceza çıkması yayıncılığın bundan sonra bu karara göre dizayn edileceğinin işareti. Apollinaire’in ‘On Bir Bin Kırbaç’ kitabı yüzünden yayıncı Rahmi Aktaş para cezası almıştı, bu onun yayıncılığına da bitirdi. Davayı AİHM’e götürdü ve Türkiye mahkûm oldu. Üstelik bizim yayımladığımızdan daha sert bir kitaptı. Beni mahkum ederlerse bunu AİHM’e götüreceğim ve orada alacağımız sonuç belliyken neden yapılıyor anlamıyorum. AB diyoruz, vize muafiyetini görüşebilmeyi başarı olarak sunuyoruz. Aynı AB’nin kültür mirası listesine aldığı kitabı da cezalandırmaya çalışıyoruz. Bir yandan sadece bu iktidarla ilgili bir sorun değil. Kurulun kökeni 1927. Problemin kökü de Cumhuriyet’in kuruluş felsefesinde. Orada soyunulan toplum mühendisliğinin sonuçlarını yaşıyoruz. Sen benim neyi okuyacağıma, yazacağıma, giyineceğime ne karışıyorsun? Bir kitabı yayımlamak için benim kararım, okumak için okurun tercihi niye yetmiyor? Bu kararların Edirne’den öte hükmü de, saygınlığı da yok ne yazık ki.”

Ya Osmanlı’nın erotik edebiyatı?


Ortada bir tür ‘Batı’nın ahlaksızlığını’ cezalandırma kaygısı da var. Popüler bir dizide padişahın gösteriliş biçiminin nasıl tartışılabildiğini gördük ama Osmanlı’da da böyle bir erotik külliyat yok mu? Onları yayımlamak nasıl bir kısa devreye neden olur?
Apollinaire’den çok daha şiirsel metinler var Osmanlı’da. Bahname denilen öyle erotik edebiyat metinleri var ki, bugün yayımlamaya kalksam herhalde taşlarlar. O kadar lezizler ki oysa. Daha da enteresanı, bugün yayıncılık neredeyse İstanbul ’a sıkışmış durumda. Osmanlı bahnamelerine bakın, en meşhurlarından biri Kastamonu’da yayımlanmıştır. Erzurum’da, Amasya’da, Konya’da var. Bugün kitapçı zor bulacağınız bazı kentlerde bunlar yazılıp yayımlanıyordu. O zaman da sınırlı bir çevre ilgileniyordu; zaten şimdi de öyle.