Cizre, Silopi, Sur: Ne oluyor, ne olacak?

Cizre, Silopi, Sur: Ne oluyor, ne olacak?
Cizre, Silopi, Sur: Ne oluyor, ne olacak?
TSK'nın çeşitli kademelerinde görev yapan akademisyen ve Al-Monitor yazarı Metin Gürcan kısa süre önce çatışma bölgelerini dolaştı. İzlenimleri ve tespitleri bölgede ne olduğuna ve neler olabileceğine dair önemli ipuçları veriyor.

RADİKAL - Zor günlerden geçiyoruz. Cizre, Silopi, Sur, Nusaybin... Hendekler, barikatlar, çatışmalar, can kayıpları... Bir yandan modern iletişimin çok gerisinde kalan bir bilgi akışı; bir yandan sosyal medya gibi alternatif mecralardan taşkın şeklinde geçen iddialar, görüntüler, karşılıklı ithamlar... Sahadan edinilmiş bilgiye ve onun soğukkanlı analizlerine en çok ihtiyaç duyulan zamanlar...

Metin Gürcan'ı Al-Monitor'deki Türkiye ve Ortadoğu'daki güvenlik konularıyla ilgili yazılarıyla pek çok okur yakından tanıyor. 16 yıl ordunun çeşitli kademelerinde görev yapmış, çatışmalı dönemde Gabar'da bulunmuş bir asker; çatışma süreçleri, terörizm, ayaklanma ve karşı koyma, sivil-asker ilişkileri çalışan akademisyen ve Al-Monitor yazarı.

Gürcan, 'sahadan' yeni döndü. Cizre, Silopi, Şırnak, Diyarbakır merkez ve Silvan’da 4 gün geçirdi. Sözcüğün gerçek anlamıyla 'herkes'le konuştu. İlgi çekici gözlem ve değerlendirmelerini Al-Monitor ve T24'te ayrıntılı olarak yazdı. Okumayanlara tavsiye edilir...

Üç editör arkadaşımız, Cüneyt Muharremoğlu, Bahadır Özgür ve Hakkı Özdal, bu yazıların yayınlanmasından sonra Metin Gürcan'la uzun bir söyleşi-sohbet yaptı. 

Gürcan'ın çok ilgi çekici tespit ve değerlendirmelerini bölmeden ve belli başlıklar altında dikkatinize sunuyoruz. 



BİR SIKIŞMIŞLIK: NE OLACAK HALİMİZ?

Dört günlük bir geziyle Cizre’ye, Silopi, Şırnak, Diyarbakır merkez ve Silvan’a ulaşma imkânımız oldu. Her kesimden insanlarla, medresesi dâhil, muhafazakâr Kürdü dâhil, YDG sempatizanı dâhil, HDP’lisi, AK Partilisi; yoksulu, burjuvası; çok sayıda insanla organik temas... Amacımız sahayı koklamaktı, hissetmekti. O çok önemli bu devirde. Çünkü batıda sahayı koklamadan, hissetmeden konuşan çok insan var. Oysa gitmek, bakmak lazım; her kesimden insanla konuşmak lazım... 

Orada bir sıkışmışlık hali var. Zaten bu insanlar hayatı dikiz aynasından algılayan insanlar; 90’lar 2000’ler hep arkada. Retrospektif bir bakış açısı var; hep ‘geçmiş’... Bir de mevcut çatışma dinamiği nedeniyle sıkışmışlık var: "Ne olacak halimiz?" Öncelikle bu çatışmaların niye yeniden başladığını tam anlayamıyor oradakiler. 22 Temmuz’dan bu yana çok hızlı ve kontrolsüz bir şekilde çatışmaya savrulduk. Barış ortamında, çatışmasız geçen iki buçuk seneden sonra, bu insanların durumunu şuna benzetiyorum: Lezzetli bir lokma yemişler -ekonomik anlamda, sosyal anlamda- o lokmanın yarısını yutmuşlar, yarısı boğazlarında kalmış! HDP de dahil, Ankara’daki siyasi elitler, kamuoyu, siyasi dövüşme dinamiğine yoğunlaşıyor; Batı’dan genelde bunlara bakıyoruz. Ama Doğu’daki insanlarda, benim görebildiğim kadarıyla, bir 'aşma isteği' var. Özellikle "ne olacak halimiz" sorusu var, “Hendek tamam, içine girdiniz dövüşüyorsunuz. Peki sonra ne olacak?”  

Burada ileriye dair PKK tarafından da net bir resim yok. Hal böyle olunca da bu ister istemez umutsuzluğa neden oluyor. Sıkışmışlık hissi dediğim bu. 


‘YENİ PARADİGMA’: KENTTE ÇATIŞMA

Şimdi bu çatışma dinamiğini öncelikle kırsaldan ayırmak lazım. Eskiye baktığımızda, kırsaldaki çatışma dinamiğinde şu var: Devleti temsilen asker vardır; PKK’nın kadrolu savaşçısı veya kadrolu teröristi vardır. Bunların arasındaki oyun ise ölme-öldürme üzerine kurgulanan bir oyundur. Ve genelde de başarı, "ne kadar çok teröristi etkisiz hale getirdiğinle" ve "ne kadar az sayıda şehit verdiğinle" ölçülür. Kentte durum çok farklı ve devlet -güvenlik bürokrasisi- bence halen kent çatışması dinamiğini tam anlayabilmiş değil. Özellikle Suriye’de ve Irak’ta IŞİD ile birlikte başlayan bir dinamik bu. IŞİD kentli bir örgüttür ve çatışma dinamiği kent merkezleridir. PKK da mekân değiştirdi, varoşlara kaydı. Varoşlarda planlı bir şehircilik yok. Ev evin üzerine, sokak sokağın üzerine binmiş. Devletin neden olduğu bir çarpıklık bu ve bugün karşısına asimetrik bir engel olarak çıkıyor. O çarpıklık nedeniyle Sur'un içine giremiyor. O çarpıklık nedeniyle Cizre’nin güneyine, Silopi’nin kuzeyindeki varoşlara giremiyor. 

Şimdi bir Sur’a girmeye çalışıyor ama ancak atlı bir adamın geçebileceği tarzda 3-4 metrelik sokaklar... 50 metre düz gidemiyorsunuz.  Silopi falan da öyle... Böyle bir ortamda günde ancak 200 metre ilerleyebilirsin. Hal böyle olunca da Cizre’nin kontrol altına alınabilmesi, bana göre, PKK direnirse şayet 35-40 gün, direnmezse en az 10-12 gün sürer.  


‘GÖÇ’ÜN ÜÇÜNCÜ KUŞAĞI VE ‘HENDEK’LER
 

Peki bu çarpık kentleşme ve yoğun nüfus nasıl oluşmuş? Köyler boşaltılmış, insanlar şehre gelmiş. Gençler şehre tam tutunamamış. Bunlar ikinci, üçüncü nesil çocuklar ve torunlar. 90'larda göç edenler hep o mahallelerde. İkinci çatışma dinamiği ise "Öz Cizreli / sonradan gelen köylü"... Varoşun isyanı aynı zamanda buna. 2005-2006’da Paris banliyölerindeki ayaklanmaya benzetiyorum. Statü savaşı olarak da görülüyor biraz şehirde. 

İkincisi kuşak çatışması... Bu adamlar evdeki otoriteye, babasına. abisine isyan ediyor en başta. “Bu işi siz beceremiyorsunuz” diyor.

Hendek kazma pratiği aslında Suriye’den ithal bir pratik. Suriye’de özellikle IŞİD’le olan mücadelede ortaya çıktı bu hendekler. Çünkü arazi düz ve bir direniş noktası şeklinde mahalleyi mekânı organize etme, örgütleme işlevi görüyor. Laboratuvar Suriye. Oradaki sokak/şehir çatışmalarının ve acımasızlığının yavaş yavaş Türkiye’ye ithal olduğunu görüyoruz; bu beni çok korkutuyor. 




ÇATIŞMANIN AKTÖRLERİ

Kentte kırsaldaki çatışmadan farklı aktörler var.

Devlet kanadına baktığımız zaman, kentte devlet kanadında 3 aktör var. Bir, siyasi mülki amir: Karar alıcı kaymakam, vali... Bu önemli bir faktör; kırsalda sadece asker ve dolayısıyla komutan vardı. Şimdi sivil karar alıcı gibi bir kavram giriyor işin içine. Bir de bunların bağlı olduğu Ankara var.

Örgüte baktığımız zaman “kadrolu terörist” dediğimiz yetişme süreci 6-7 ay olan, farkındalığı yüksek; amacının ne olduğunu, mücadelenin ne olduğunu çok iyi bilenler. Ama bir de “kazara teröristler” var. Bakın bu önemli bir ayrım. Kızıyorlar falan bana ama bunu yapmak lazım. Bunu ayıramazsak “terörist” dediğimiz monolitik kavramın içine hepsini koy. Yanlış. “Kazara terörist” dediğim, işte o bölgenin çocukları. Genelde 18 yaş altı bunlar. Bunlar duyumsal farkındalıkları düşük olanlar. Düşük olduğunu nereden anlıyoruz? Bakın tanka ateş ediyorlar mesela. Bu ya aşırı eğitimsiz olduğunu ya da aşırı adrenalin baskısı altında, çok duygusal, öfke dolu olduğunu gösteriyor. Çünkü tanka ateş etmek yerini belli etmekten başka bir işe yaramaz.

Örgüt açısından çok çok daha önemli bir başka dinamik ise sivil halk… Çatışma bölgelerinin içindeki siviller ön planda, bunu söylemeliyiz.


GENELKURMAY BAŞKANI NEDEN BÖLGEYE GELDİ?
 

Şu an itibariyle son 10 gündür Cizre’nin etrafına zırhlı unsurlar, ağır silahlar tertiplendi. Kuzeyde İpek Yolu kesildi. 360 derece bir ablukaya alma stratejisi takip edildi ve Cizre’nin yüzde 10-15’i temizlendi. Silopi’nin yüzde 15-20’si temizlendi. Sur’da henüz bir gelişme yok; güvenlik güçleri hâlâ dış hatlarda duruyorlar. 

Mesela şu da önemli: Sayın Genelkurmay Başkanı Şırnak’a geldi. Ben kentlerdeki çatışma dinamiğini bilen ve analitik düşünebilen bir komutan olduğunu yakinen çalıştığım için biliyorum. Yine biliyorum ki durumu görmek için geldi. Üst düzey komutan ziyaretleri iki nedenle olur: Ya bir operasyon öncesi kendisine arz edilir o da ‘go’ der; ya da durumu yerinde görmek için koklamak için bölgeyi ziyaret eder. Ben ikincisi olduğunu değerlendiriyorum. Çünkü o çıktıktan sonra herhangi bir şey görmedik bölgede. Ve bence de çok doğru, yerinde bir hamle.

Şu anda asker, bunun neye mal olacağını en iyi görebilen aktör devlet kanadında. Yereldeki aktörler, kaymakam ve vali inisiyatif alamıyorlar. Halkla diyalog kuramıyorlar. Çünkü Ankara’da merkeziyetçi bir yaklaşım var; “her şeyi bize sorun” tarzında. Bu yereldeki kaymakamları, valileri etkisizleştirmiş. Adam diyor ki mesela Silvan’da -bu çok acı bir şey, benim gözlerimi yaşarttı- “Cuma günleri aynı safta namaz kıldığımız, bundan bir sene önce her Cuma merhabalaştığımız kaymakamın 4 aydır yüzünü görmedim” diyor. Yok; yani kendi güvenli bölgesine çekilmiş. Duvarları yükselttiğin zaman durumsal farkındalığın düşer; ikincisi içinden çıkmak zorunda kalırsan zorlanabilirsin. Bu bir paradokstur. Bu iş yerelde. Yerel çok önemli.


‘POLİS BİRAZ SINIFTA KALIYOR GİBİ…’

Asker durumsal farkındalığı en iyi olan güvenlik faktörü şu anda. Bu tür yerlerde muharebe konusunda yaklaşık 3 buçuk 4 senedir kafa yoruyor. Suriye ve Irak’taki süreci takip ediyor. Eğitim sürecine girmiş. Kentlere kayan çatışma dinamiği küresel bir trend. Asker bunu görmüş. Polis en zayıf aktör şu anda. Çok siyasi gerekçelere girmek istemem ama sahada iletişim sıfıra yakın. Bir itibar erozyonu var polisin. Özellikle polis özel harekât. Onlarla ilgili çok ciddi şehir efsaneleri var bölgede. Yani askerin itibarı bölgede çok daha fazla şu anda. Polis biraz sınıfta kalıyor gibi.


DEVLET NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR, PKK NE YAPMAYA ÇALIŞIYOR?

Şu an üzerinde konuşulan bölge, batı aksı. Bundan kastım, Diyarbakır merkez, Mardin, Şırnak, Cizre ve Silopi buraları kastediyorum. Burada şimdi durum şöyle, askeri anlamda ‘denge hali’ diyelim. Tamam, çevreleri kuşatıldı. Fakat güvenlik güçleri biraz ağırdan alıyor.

Devlet ne yapmaya çalışıyor? İki alternatif var. Bu tarz mücadelelerde biz karşıdaki “düşmanın fiziki varlığını yok etme” üzerine bir oyun mu kurguluyoruz, kırsalda olduğu gibi; yoksa savaşma veya mücadeleyi sürdürme kararlılığını kırma üzerine bir strateji mi uyguluyoruz? İlk önce bu stratejik amaç ne? Şu anda sahaya baktığım zamana ben bunu göremiyorum. Yani Ankara, oradaki eline silah almış herkesi tespit ve imha etmeye yönelik bir oyun kurguluyorsa o mahallelerin içine girmek durumunda. Şimdi o tonda konuşuluyor. Ama "mücadeleye devam etme azim ve kararlılığını kıralım" diyorsanız kuşatma stratejisine devam etmek gerekir. O zaman bir psikolojik harbe döner bu iş: Kim erken pes ederse tarzında. Benim görebildiğim kadarıyla şu anki askeri denge hali de bunu gösteriyor.

Bu YDG’li çocukların çoğu da Rojava’ya gidenler, oradaki çatışma pratiğini görenler, yani biraz sahada pişmiş çocuklar. En azından kentli savaşa alışmış çocuklar onu söyleyebiliriz.

Kentsel yapıdaki o çarpıklık şöyle yapıyor: Siz oraya 1000 kişi bile girseniz; “slicing” (dilimleme) deriz biz buna askeriyede; sizi salatalık gibi dilimler. Yani o mekâna 1000 kişi girdiğin zaman, bir süre sonra 15’erli gruplar halinde, bağımsız hareket eden ekiplere dönüştüğünü görürsün. Çünkü orası bir labirent ve o labirentin içine girdiğin anda bölünürsün. Hendeğin etrafını el yapımı patlayıcılarla (EYP) kirletiyor, yaklaşma istikametlerine bir de roketlerle ve keskin nişancı silahlarıyla ölüm noktaları seçiyor. Ölüm noktası-EYP-hendek üçlüsünde seni bekliyor. Çünkü sen hendeğe geleceksin. Bu çok ciddi bir güç asimetrisi doğuruyor.


‘ÖNCE SİVİLLER ÇIKARILMALIYDI’

Güneydoğu’da benim görebildiğim çok insan söyledi: “Eğer o imha stratejisini yapacaksa komutanım” dediler, “siviller çok profesyonel bir şekilde, devletin organizesinde otobüslerle tahliye edilmeliydi.” Asker-polis sivilleri çıkarmak için çaba sarf etseydi, hatta onun için can verseydi, “bakın hiç ateş etmiyoruz biz, sivilleri çıkarmaya geldik, çünkü bu çarşı karışacak” deseydi…

Burada net olarak şunu söyleyelim: PKK da çıkmamaları için çok baskı kurdu, arkalarından ateş etti; çıkan araçların üzerinde çok kurşun deliği var. Canlı kalkan gibi düşünelim yani… Ama YDG’li çocuklar dediğimiz bu çocukların bir başka özelliği de o mahallenin, o sokağın çocukları olmaları. Bunlar 50-100-150 kişilik gruplar halinde ilçe merkezlerinde kalmışlar. Bunlar ölürse, halk bunun üzerine gelecek ve çok ciddi kolektif bir yas süreci olacak. Bakın bu da önemli bir asimetri, devletin böyle bir çıkmazı var.

PKK direnir mi, böyle çok sağlam bir tokuşma olur mu, yoksa buharlaşıverir mi; o da bir yöntemdir. Sen “tamam” dedin, “çok güzel her yeri temizledik” dedin, bir gün sonra hendeği açtı. Yani buharlaşma stratejisi bu anlamda uygulanabilir. Benim şahsi kanaatim yüzde 50-50 yapacak.

Şimdi bu temizlemeyi yaptın, tamam elde de tutmaya çalıştın ama sonra yeniden inşa var. Hadi evi ya da parasını verdin, yolu onardın, alt yapıyı onardın falan ama o zihin, kalpler, beyinler… Biz terörle mücadelenin ötesinde, ayaklanma ve ayaklanmaya karşı koymanın ötesinde bir limbo sahadayız. Terörle mücadelede şu anda yaptığı gibi, ülkenin geri kalanında meşruiyetini güçlendirecek şekilde, “bakın bunlar kötü çocuklar, ben de bunların tepesine bindim, eziyorum; siz de bilin bak böyle de ezerim” tarzında bir kampanya yürütür. Ama ayaklanmaya karşı olmanın hedef kitlesi bizatihi o çatışma alanındaki vatandaşlardır. Ben devlette böyle bir yaklaşım görmüyorum. Hedef kitle kim? Kimi kazanacak günün sonunda? “Önce bir kudret elimizi görsünler sonra şefkat elimizi gösteririz.” Hayır, bu tek el. Aynı anda hem kudret hem şefkat gösterebilmen lazım. Amerika bunu Afganistan’da ve Irak’ta yapamadı, çuvalladı. “Önce güvenlik, önce güvenlik…” Kırsaldaki çatışmada bunu yapabilirsin ama kent merkezinde bunu yapamazsın.

"Düşmanı imha edeyim, onun fiziksel varlığını ortadan kaldırayım" tarzında kaba şiddet veya sert güç uyguladığınızda buna tepki olarak sivillerin zihinlerindeki, kalplerindeki meşruiyetinizi, itibarınızı yitirmeye başlarsınız. Bu, devletin çıkmazı.

İNSANLAR ŞIRNAK’A GÖÇTÜ, ŞIRNAK DA KARIŞIRSA?

Cizre’nin 2/3 nüfusu, Silopi’nin nüfusu boşaldı, Şırnak’a gittiler. Şırnak’ın nüfusu iki katına çıktı. Yaklaşık sadece Cizre, Silopi, Şırnak üçgeninde 150-160 bin kişinin zorunlu göçü var. “Cizre’de her ailede 2 veya 3 aile konaklıyor” deniyor. Orada aile 8 kişi demek, bir hane reisinin başında 24 kişi var. Yani onlar yemek yiyecekler... Bu halin sürdürülemezliği açısından söylüyorum. Tamam günün sonunda biz 500 tane terörist etkisiz hale getirdik ama bu yaratmış olduğun çatışma dinamiğinde senin ıskaladığın 200 bin sivil, okula gidemeyen 70-80 bin çocuk yani bir şekilde ailelerinden, evlerinden kopmuş insanlar. Şırnak da çok kötü karışabilir. Bakın Şırnak karışırsa o insanlar şimdi Silopi’den Cizre’den kalkmış Şırnak’a gelmiş, hadi orası da karışmış, ne yapacak şimdi bu adam? Attığın taş ürküttüğün kurbağaya değecek mi?

Ölçemediğin bir süreci yönetemezsin. Ölçmenin de en önemli koşulu kriter belirlemektir. Neye göre ölçeceksin? Kentlerdeki çatışma dinamiğinde bence devletin en büyük sorunsalı bu. Başarılı veya başarısız addetmek için biz kırsalda olduğu gibi ölü ele geçirilen terörist ve verilen şehit sayısı üzerinden mi kodlama yapacağız yoksa tam tersine cerrahi bir operasyonla en az sivil ve en az sivil hareketliliği ile ilgili bir şeye mi bakacağız?

TÜNELLER: YERİN ALTINDA DA SAVAŞ

Silopi’de çok az var böyle çok değil ama Cizre’de ciddi bir sistem haline gelmiş. Mahalleyi, sokağı yerin altından birbirine bağlamış. Bu ilk kez karşılaştığımız bir olgu ve bu da Suriye’den transfer. Yani yerin altında da savaş olacak demek bu, yani biz hep hendekleri falan konuşuyoruz ama yerin altında da olacak.

‘TANK KULLANIYORSAN SIKIYÖNETİM İLAN EDECEKSİN’

Üç önemli çatışma prensibidir: Bir, hukuka uygunluk. İki, güç kullanımında orantılılık; adam keleşle atıyor tanka, tank ateş edecek mi, etmeyecek mi? Bu çok önemli bir sorun. Üç, askeri gereklilik. Askeri gereklilikten kastım şu: “Ben bu işi yapmak zorundayım, çünkü” cümlesini halka söyleyerek operasyonun gerekçelerine halkı inandırabilmektir.

İl idaresi kanunuyla vali, il ve ilçe merkezine tank çağırıp attırırsa –ki onlar ana taşıyıcı kolon şu an hukuki açıdan, ama sallanıyor diyebilirim yani– o zaman sıkıyönetim ilan edeceksin, yetkiyi askere vereceksin. Asker bunu istiyor. Hukuka uygun olmasını istiyor.

Askerin bu konuda şu an yaptığı tedbirli gitmesi; devlette en tedbirli giden aktör olarak görüyorum ve askerin özellikle hukuka uygunluk konusunda sürekli vurgu yapması da bence çok olumlu bir noktadır, bunu vurgulamakta fayda var.

BİR ANEKDOT: HENDEK İHALESİ VERDİK, ALAN OLMADI!

Diyarbakır’da Diclekent... Koca koca siteler, lüks rezidanslar... 100-150 metrelik iki gidiş iki geliş caddeler. Bir çocuk, çok hoşuma giden bir espri yaptı: “Abi” diyor, "burayı ihaleye verdik alan çıkmadı. PKK ihaleyle alan kazdıracaktı kimse üstlenmedi!” Burada iki vurgu var. İhaleyle kazdıracaktı derken “Diclekent’te işler böyle yapılır; hemen ihalesini açarsın, parasını ödersin” falan... Bir de işte büyük 200 metrelik caddede nasıl hendek açacaksın, nasıl barikat kuracaksın?