Çocuklar eşit, ya fırsatları?

Çocuklar eşit, ya fırsatları?
Çocuklar eşit, ya fırsatları?
Her okulun olanakları farklı. Hükümetin eğitimdeki tartışmayı kendine saldırı olarak görmek yerine buna odaklanması daha doğru.
Haber: DENİZ ZEYREK - deniz.zeyrek@radikal.com.tr / Arşivi

Günlerdir ‘dershane’ sözcüğü ile yatıp kalkıyoruz. Ben dershaneye hiç gitmedim, dolayısıyla nasıl bir ortamdır bilmiyorum. Ancak, lisede aynı sınıfta okuduğum abimin gittiği dershanenin testleriyle hayli fazla haşir neşir olmuşluğum, faydasını görmüşlüğüm vardır.

Ülkedeki tartışma, artık dershane olmaktan çıkıp, hükümetle Gülen Cemaati arasında eski hesapların da görülmeye başlandığı bir atışmaya dönse de biz olayın eğitim boyutunu konuşmaya devam etmeliyiz.
Geçen hafta önce Özel Bilfen Kurtköy Okulları’nı, ardından da Silivri’deki Piri Mehmet Paşa İlkokulu’nu ziyaret ettim. İkisinde de amacım öğrencilerle buluşmaktı. Önce iki okulun fiziki durumu hakkındaki gözlemlerimi paylaşarak başlamak istiyorum:

Bilfen Kurtköy Okulları’nın fiziki koşulları tamamen bir eğitim kurumu olarak tasarlanmış. Okulda yok yok.
Spor salonları, buz pisti, her enstrümana ayrı bir müzik laboratuvarı, dil, bilgisayar, Fen ve Teknoloji, hatta Türkçe laboratuvarlarının yanı sıra resim ve seramik atölyeleri ve iki ayrı öğrenci kütüphanesi vardı. Sınıflarda maksimum 24 öğrenci eğitim görüyordu.

Çocuklarla buluştuğumuz salon, birçok büyük konferansın yapılabileceği, tiyatro oyunlarının oynanabileceği bir salondu.
Silivri Piri Mehmet Paşa İlköğretim Okulu ise 1977-82 tarihleri arasında Kars’ın Susuz ilçesinde okuduğum Atatürk İlköğretim Okulu’na benziyordu. Aradan 36 yıl geçmesine rağmen, Piri Mehmet Paşa İlkokulu’ndayken, kokusundan duvarındaki boyasına, merdivenlerinden kapılarına dek aynı atmosferi hissettim. Sanırım bizim başında toplanıp ekmek ısıttığımız sobalar artık yoktu. Bir de siyah tahta ve tebeşirin yerini beyaz tahta ve silinebilen kalemler almıştı. Buluştuğumuz 3-D sınıfının mevcudu 43’tü. Tarihi binasında Silivri’de yaşamış birçok insanın hayatına önemli katkıda bulunan bu okulun salonu da sahnesi de küçüktü.

Tek ortak yön: Çocuklar ve öğretmenler

İtiraf edeyim; olanaklar ve fiziksel koşullar arasında dünya kadar fark olsa da çocukların azmi ve merakı ile öğrenmeye duydukları açlık aynıydı. Öğretmenlerin, çocukların üzerine titremesi, onlara yeni bir şey öğretme çabası arasında da hiçbir fark yoktu.

Bilfen Kurtköy Okulları’nın müdürü Aslı Özsaray ve Yardımcısı Neslihan Özkorucuklu Camcı’nın rehberliğinde dolaştığımız okulda bütün öğretmenlerin yüzü gülüyordu. Duvarlar, öğrencilerin değişik temalı ürünleriyle ve öğretici panolarla doluydu.

Nihayet öğrencilerle buluştuğumda, beni sorularıyla terleteceklerini hiç düşünmemiştim. O yaş grubu çocukların yalnızca şarkıcılarla, aktör ve aktristlerle, sporcularla haşir neşir olduğunu sanırken, onların memlekette olup biten her şeyden haberdar olduklarını görmek şaşırtıcıydı. Büyükler, siyasetçiler, Ankara’da onların hangi üniversiteye, nasıl gideceğini, sınavlara nasıl hazırlanacağını tartışadursun, onlar kendi yollarını çizmeye başlamış bile. Bir ortaokul öğrencisinin “Sizce meslek seçerken kendi istediğimi mi annemin önerdiğini mi tercih etmeliyim” sorusu, aslında her şeyin özeti gibiydi.
Piri Mehmet Paşa İlkokulu’na, 3. sınıf öğretmeni Tekin Zengi’nin davetiyle gitmiştim. Tekin Zengi de liseyi bizim gibi Cilavuz Köy Enstitüsü’nden dönüşen Kâzım Karabekir Öğretmen Okulu’nda okumuştu. Okulunda bir süredir bir okuma etkinliği sürdürüyordu. Okul Müdür Yardımcısı Mehmet Esen de Tekin Öğretmen’in bu etkinliğine büyük destek veriyordu. Bu hafta da ben o etkinliğin bir parçası olmuştum. Salon, çocuklarla, ailelerle, öğretmenlerle doluydu. Okul Müdürü Vahit Aydınlıyurt da etkinliğe katıldı. Önce, Tekin Öğretmen, okumanın yararını anlatan bir sunum yaptı. Ardından ben, çocuklara bir Sümer Masalı olan ‘Aslan ile Tilki’yi okudum. Benden sonra, sırayla bir öğrenci, bir veli olmak üzere yaklaşık 20 kişi birer sayfa okuyarak Gülten Dayıoğlu’nun ‘Sarıkız’ adlı öyküsünü bitirdi. Ardından bizim kuşağın da tek çalgısı olan flüt girdi devreye. Tekin Öğretmen de anında müzik öğretmenine dönüştü ve minikler iki şarkıyı çalıp söylediler. Mini konser bittikten sonra da çocukların soru yağmuru başladı? Bir üçüncü sınıf öğrencisinin “Haber nedir” sorusu karşısında nasıl zorlandığımı anlatamam.

Nerede buluşmalılar?
Silivri’deki Piri Mehmet Paşa İlkokulu’nda bir kez daha gördüm: Devlet okullarında görev yapan öğretmenlerin ve yöneticilerin meslek aşkı; halkımızın, ailelerin, çocukları okutup kaderlerini değiştirme azmi olmasa, Milli Eğitim Bakanlığı’nın sunduğu olanaklarla o okullarda okuyan çocukların işi çok zor.

Düşünsenize; bu çocukların hepsinin olanakları aynı değil ve işin sonunda hepsi Ankara’dan belirlenen soruları çözerek kendilerine bir yol haritası çizecek. Sadece akademik başarıdan söz etmiyorum. Bir tarafta her çocuğu kendi yetenekleri doğrultusunda yönlendiren, spor ve sanatın değişik dallarıyla buluşturan, başka dilleri öğreten, kitaplardaki bilgiyi laboratuvarlarda somut deneylerle canlandıran, haliyle de merkezi yarışta çıtayı sürekli yükseğe taşıyan özel öğretim kurumları var. Diğer tarafta ise bir öğretmenin aynı zamanda müzik, resim, Türkçe, Matematik öğretmeni olduğu devlet okulları...
Dershaneler, aradaki uçurumu kapatmadığı gibi, ekonomik maliyetleri nedeniyle de velilerin çocuklarına okul dışında sunabileceği olanakları azaltıyor. Haliyle çözüm dershane de değil. Ancak pedagojik başarısı henüz hiçbir şekilde kanıtlanmamış ‘tablet bilgisayar’ projesine yoğunlaşan hükümetin, eğitim konusundaki eleştirileri, her meselede olduğu gibi kendisine yönelik bir saldırı olarak görmek yerine, aradaki uçurumu kapatacak altyapı yatırımlarına yoğunlaşması şart.

En büyük yatırımı da öğretmene, eğitimcilere yapması gerekiyor. Peki yapıyor mu? Eğitimdeki çalışma ortamı gittikçe kötüleşiyor. Öğretmenlerin yaşam standardı her geçen gün biraz daha düşüyor. Çocuklar zekâ, yetenek, haklar bakımından eşit olabilir ama önlerindeki fırsatlar değil. Bu fark giderilmedikçe de ‘dershane’ tartışması zor biter.