Çoğulculuk, çokdillilik ve Kürtçe sorunu

Anadilde eğitim, sadece Kürt dilinde eğitim değildir, bu yanlış bir algıdan ibarettir. Konunun dünyadaki tanımı iki/çokdilli eğitimdir.
Haber: İLHAN KAYA* / Arşivi

Kürt sorunu, özünde bir demokrasi sorunu. Sorunun merkezinde ise dil hakları var. Çokkültürlü Osmanlı devletinin bir bakiyesi olarak kurulan Türk ulus-devleti, farklı kültürel ve siyasi talepleri bölücülük olarak algıladı ve şiddetle bastırdı. Miras aldığı çoğulcu yapıları dışlayarak ulus bilinci oluşturmayı amaçladı. Ötekiler inşa ederek biz bilincini oluşturmaya çalıştı. Ancak farklılıkları yok saymak ve etnik çeşitlilikleri görmezden gelmek, farklılıkları ortadan kaldırmadı. Etnik ve dini aidiyetler anlamını yitirmedi. Tam aksine, bastırılan kimlikler farklı biçimlerde kendini ifade yolları buldu.
Kültürün taşıyıcısı olarak dil, Türk eğitim sisteminin her zaman ilgi alanı olmuş ve hedeflenen kimlik tasavvurunun gerçekleşmesinin aracı olarak görülmüştür. Edward Said, kimlik inşasının, zıtlıkların belirlenmesine ve ‘öteki’nin inşasına bağlı olduğunu savunur. Zıtlıkların inşası ise zıtlar arasındaki güç ilişkileri konusunda ipuçları sunar. Zıtlıkların inşası, aynı zamanda ötekinin inşasını ima eder. Karşıdakini tanımlama, zıtlar arasındaki güç ilişkilerini ve hiyerarşiyi ifade eder. 

Büyük dalgalarla dönüş 
Cumhuriyetin bidayetinden itibaren hâkim olan otoriter Kemalist zihniyet, başta Kürtler olmak üzere herkesi tanımlama hakkını kendinde buldu. Bu zihniyetin ulus tasavvuru tektipçi ve dayatmacıydı. Cemal Gürsel’e atfedilen “Bu memlekette Kürt yoktur. Kürt’üm diyenin yüzüne tükürürüm” ifadesi, bu zihniyetin mahiyetini ortaya koyar nitelikte.
Ancak toplum, her zaman ideologların hamur gibi yoğurup biçim verdiği bir nesne olmamıştır. Cemal Gürsel’in “Bu memlekette Kürt yoktur” demesi, bu memleketteki Kürtleri yok etmedi. Dillerini ve kültürlerini buharlaştırmadı. Tam aksine, dil ve kültürleri yepyeni bir formda, daha büyük bir dalga halinde ortaya çıktı.
Bugün değişen toplumsal yapı, iç dinamikler, küresel dengeler ve siyasi bağlam, Türkiye ’yi demokratikleşmeye zorluyor. Bu değişimin din, dil, kültür, kimlik, aidiyet, eşitlik ve onurlu yaşam yönündeki talepleri ve hak arayışları, statükoda gerilimlere neden olmaktadır. Anadilde eğitim hakkı da tam bu minvalde düşünülebilecek, bastırılmış bir hak arayışıdır. Bu da doğal olarak gerilimlere neden olmaktadır.
Ancak bu hakkın talep ediliş biçimi, toplumun bu konudaki rezervleri, siyasetin ikircikli tutumu ve kurumların esnek olmayışı, sorunu salt bir eğitim sorunu olmaktan çıkarmakta; sosyal, kültürel ve siyasi boyutları olan karmaşık bir meseleye dönüştürmektedir. Bu da işin eğitim ve pedagojik boyutunu setretmektedir. 

UKAM raporu 
Hasan Aydın ile beraber UKAM için bir anadilde eğitim ve iki dillilik raporu hazırladık. Rapor, Kürtçe eğitimin sadece siyasi ve kültürel haklar boyutunu değil, aynı zamanda eğitim, pedagoji ve planlama boyutunu da ele almaktadır. Rapor, farklı ülkelerin iki dilli eğitim sistemlerine geçiş süreçlerini, azınlık dillerinin eğitim sistemlerine dahil edilmesini, bu süreçlerde yaşanan sancıları, geliştirilen çözümleri ve iki dilli eğitimi ele alarak Türkiye’nin iki dilli eğitim sürecine ışık tutmaya çalışmaktadır.
Raporda şunu gördük: Şu anki tartışmaların, zamanında İspanya, İngiltere, Fransa, Almanya, ABD, Meksika, Kanada ve Romanya gibi birçok ülkede de yapıldığını gördük. Örneğin, Galcenin eğitim dili olarak benimsenmesi konusunda İngiltere’deki tartışmalar, birçok yönüyle Türkiye’de Kürtçe konusunda yaşanan tartışmalara benzemektedir. Bu tartışmalarda, Galcenin eğitim dili olarak kullanılabilecek bir yeterlilikte olmadığı vurgulanmış ve Galce eğitimin mümkün olmadığı savunulmuştur. Bugün Kürtçenin eğitim dili olacak nitelikte olmadığını savunanlar, aynı zihniyetin yerli versiyonu gibi.
İnkârın, aşağılamanın ve görmezlikten gelmenin hiçbir zaman sonuç vermediği gün gibi ortadadır. Hak gaspının hiçbir meşruiyeti yok ve sürdürülebilir bir durum değil. Bu tartışmaların yaşandığı ülkelerin hepsi, azınlık dillerini bir biçimde eğitim sistemlerine dahil etmiş ve anadilde eğitimin önünü açmıştır. Her ülke, kendi çözümünü üretmiş ve çeşitlilikleri güvence altına almıştır. Türkiye’nin de özgüvenle bunu başarması gerekir. 

Toplum çözüm istiyor 
Türkiye önemli bir kavşaktan geçiyor. Seksen yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk defa siviller, nasıl bir toplum tasavvur ettiklerini konuşuyor ve bunun mekanizmalarını oluşturuyorlar. Temsil düzeyi yüksek bir Meclis var bugün. Birçok eğilimin Meclis’te temsil imkânına sahip olması, kangren haline gelmiş sorunları çözmek için büyük bir fırsat sunuyor.
Siyasi irade, AKP iktidarı ile devlete ve bürokrasiye büyük ölçüde hâkim oldu. Mevcut iktidar, tabu olarak görülen birçok konuda adımlar atıyor ama toplumsal desteğini kaybetmiyor. Demek ki toplum da çözüm istiyor. Çözümün en kritik hamlesi ise sorunun çıkış sebebi olan anadilde eğitim sorununu çözmek. Seçmeli Kürtçe dersleri adımı ürkek ama önemli bir adım. Çünkü bir zihniyet değişimini ifade ediyor. Fakat seçmeli Kürtçe dersleri, anadilde eğitim değil. Anadilde eğitim, müfredatın yani derslerin bir kısmının anadilde öğretimini ifade ediyor. Toplumdaki yumuşama ve şehit ailelerinin bile atılan adımları desteklemesi daha cesur adımlar atmayı gerektiriyor.
Ancak maalesef Kürt sorunu söz konusu olduğunda toplum, belli zihniyet kalıpları düşünmeye devam ediyor. Bu da siyasetçilerin ikircikli davranmasına neden oluyor. Rahmetli Şerafettin Elçi “Çözüm için Kürtleri tatmin, Türkleri ise ikna etmek lazım” derdi. Bu da zihniyet kalıplarının değişmesi ve karşılıklı empatinin geliştirilmesini ima ediyor.
Türkiye toplumu, Kürtlerin yaşadığı acıları ve uğradıkları haksızlıkları henüz yeterince anlamış değil. Kemalist öğretiler eğitimin her kademesine derç edilmiş ve toplumun genlerine işlemiş. Kürt sorunu söz konusu olduğunda ulusalcı bilinçaltı otomatik bir refleks olarak işliyor. Şiddet tırmandıkça, çözümün şiddet olduğu düşünülüyor.
Şiddet hak arayışının tek ve kaçınılmaz aracı değil. Hak arayışının başka yolları da var. Empati ve diyalog gibi... Kürtler, Türklerin mağduriyetlerini anlamadıklarını düşünüyorlarsa onların anlamalarını kolaylaştırmaları gerekir. Dil ve kültürleri üzerindeki yasakların, kardeşlik hukuku ve eşitlikle bağdaşmadığını; köy boşaltmaları, faili meçhuller, devlet şiddeti ve parçalanmış aileler gibi yaşadıkları acıları karşı tarafa anlayacakları bir dilde aktarmaları gerekir.
Mevcut sistemde Kürtler, kendilerini Türklerle eşit hissetmiyorlar. Bunun temel nedeni ise dilleri ve kültürleri önündeki engeller. Farklı dillerin eğitim sistemlerine dahil edilmesi, eşitlik ve adaletin gereği. Eşitlik, CHP ’li Birgül Ayman Güler’in formüle ettiği gibi hiyerarşik olamaz. Bir kültürün diğerinden, bir dilin başka bir dilden üstün olduğu fikri, demokratik bir rejimde yer bulamaz ve politikalara dönüşemez. 

Bilgi eksikliği ve yanlış algı 
Toplumun ve siyasetin dil hakları konusundaki olumsuz tutumlarının temelinde bilgi eksikliği ve yanlış algılar var. Anadilde eğitim, sadece Kürt dilinde eğitim değildir. Bunun dünyadaki tanımı iki/çokdilli eğitimdir. Azınlık grupları, sadece kendi dillerini öğrenmezler bu sistemde. Tüm yurttaşlar, aynı zamanda egemen dili de öğrenirler. Sadece Kürtçenin öğretilmesi diye bir durum yok. Böyle bir algı oluşturarak toplumu ürkütmek, kötü niyetten başka bir şey değil. Bu ülkede Türkçeden farklı bir anadili konuşanlar, hem anadilini öğrenecek hem de Türkçe öğrenecek. Çoğulcu bir anlayışın benimsenmesi, bu işin sanıldığından daha kolay olduğunu gösterecek.
Türkiye, bir kavşak noktasında. Ya çoğulcu bir anlayışı kabul edecek ve farklı dil, kültür ve inançları entegre edecek ya da daha büyük sorunlarla yüzleşmeyi göze alacak. Çoğulcu bir siyaset anlayışı, dil haklarını görmezlikten gelemez. Kürtçenin eğitim dili olarak eğitim sistemine entegrasyonu düşünüldüğü gibi ayrışmayı değil, bütünleşmeyi getirecek. Dünyadaki örnekler bunu gösteriyor. Tam aksine, ayrımcılık ve eşitsizlik algısı, ayrışmayı ve bölünmeyi getirir.
*İlhan Kaya: Doç. Dr., Dicle Üniversitesi; UKAM Başkanı