Çözüm neden şimdi?

Çözüm neden şimdi?
Çözüm neden şimdi?

Mesud Barzani ve Ahmet Davutoğlu.

Geldiğimiz noktayı, Kürt meselesini ciddi bir vatandaşlık sorunundan ziyade, tarafların stratejik manevraları olarak görmek yanlış olmaz
Haber: RASİM ÖZGÜR DÖNMEZ / Arşivi

İki haftadan bu yana, Kürt sorununda önemli adımlar atıldığını medyada izlemeye başladık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ın PKK ’nın silahı bırakması için Abdullah Öcalan’la görüşüldüğünü açıklaması, Hakan Fidan’ın İmralı’da geçirdiği iki günlük tam mesaisi, bunun karşısında BDP ’li milletvekillerin süreçle ilgili olumlu açıklamaları, ikinci bir Kürt açılımı sürecinin başladığını bize gösteriyor. Bunun, sürece objektif bakan ve kanın durmasını isteyen tüm insanlar için pozitif bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ancak unutulmaması gereken nokta var: Bu süreç tarafların istekleri doğrultusunda olmaktan çok, hem jeopolitik şartların bir dayatması hem de önümüzdeki üç seçime rahat girmek isteyen Adalet ve Kalkınma Partisi ’nin Ortadoğu’da güçlü bir oyuncu olmak adına yaptığı jeo-stratejik bir hamle.
Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk iki döneminde, devletçi elite karşı verdiği siyasal mücadelede sistemin dışında kalan grupları kendi bloğuna eklemleme çabaları çerçevesinde yaptığı ilk Kürt açılımı, partinin milliyetçi tabanından dolayı oy kaybetme korkusu nedeniyle yavaşlamıştı. İktidar partisinin üçüncü iktidar döneminde tam anlamıyla hegemonya sağlamasıyla bu süreç durmuştu. 

İstenmeyen senaryo 

Güçlü devletçi ve Türk milliyetçiliği vurgusu olan İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in bu koltuğa getirilmesi ise sembolik anlamda bu sürecin durduğunun bir göstergesiydi. “Arap Baharı” sürecinde ise, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun başını çektiği AK Parti üst elitinin, Suriye olayını içeride çözülmesi gereken bir mesele olarak görmeyip jeopolitik çözüm arayışları doğrultusunda müdahil olarak ülkede rejim değişikliğiyle çözme arzusu, Kürt meselesi konusunda Türkiye’yi hoş olmayan noktalara götürmeye başladı. “Kürt baharı”nı başlatmak isteyen KCK’ya karşı yapılan tartışmalı tutuklamalar, Uludere’de 34 vatandaşımızın ölmesiyle sonuçlanan bombalama olayı ve bu sürecin uluslararası kamuoyuna yansıması, AK Parti’yi zorlamaya başladı. 2012 yazından bu yana PKK’nın bu süreci aşmak için kullandığı şiddet faaliyetleri ve şehir protestoları, dikkatini tam anlamıyla Esad’ın devrilmesine vermiş devlet elitinin Kürt meselesinde elini zayıflattı ve bu sahada etkin olmasını engelledi. 

Olumlu görmek gerek 

Esad’ın iktidarda kalması ve Kürt bölgesini özerk bırakarak PKK’nın kolu olan PYD’yi güçlendirmesi ve PYD kontrolünde Esad sonrası kurulacak bir Kürt devleti senaryosu, AK Parti için tam anlamıyla istenmeyen bir senaryoya dönüştü. Irak’ın kuzeyinde bulunan Kürt Özerk Yönetimi ve ileriki dönemlerde İran’da kurulma ihtimali olan Kürt devletini düşününce, Türkiye’deki Kürtlerin de bundan etkilenmeme ihtimalinin çok zayıf olmasının, AK Parti elitlerince de düşünüldüğü su götürmez bir gerçek. Açılım sürecine yeniden güçlü bir şekilde başlamak isteyen Başbakan’ın bu amacı, Kürt hareketini “güvenlikleştiren” ve kriminalize eden Gülen cemaati tarafından engellenmeye çalışıldı. Bu durum ise uzlaşı sürecini epey durdurdu.
Her ne kadar KCK tutuklamaları tartışmalı olsa da Kürt hareketi açısından bu süreç rahat geçmedi. Hükümetin ve devletin hareketi görünmez kılması, KCK’da önemli isimleri içeri alarak hareketin eylem gücünü zayıflatması, hareketin dağ kanadının gücünü arttırarak, BDP ve hareketin içindeki daha sivil olan grupların sesini zayıflattı. Süreç, 90’lardakine benzeyen, sonu olmayan şiddet sarmalına dönüştü. Başka bir deyişle geldiğimiz noktayı, Kürt meselesini ciddi bir vatandaşlık sorunundan ziyade, tarafların stratejik manevraları olarak görmek yanlış olmaz. Her şeye rağmen geldiğimiz bu süreci olumlu görmek gerekiyor. Ama bu sürecin daha olumlu bir hale gelmesi için bazı noktalara dikkat edilmesi lazım. Bu süreci baltalayabilecek olası durumlar var. 

KCK samimiyetsizliği 

Her ne kadar AK Parti ve cemaat bu süreçte çözme iradelerinin bir olduğunu gösterse de, her iki hareketin içi de homojen değil ve buna karşı çıkacak grupların olma ihtimali yüksek.
Bu süreç devam ederken KCK tutuklamalarının sürmesi, Kürt hareketinin tabanı açısından gerçekçi ve samimi bulunmuyor.
Dağ kadrolarındaki Suriyelilerin şahin duruşları ve PKK içindeki farklı karar alma mercilerindeki grupların çözüme inanmamaları veya isteksizlikleri bu süreci engelleyici olabilir.
Kürt hareketinin taleplerini çok üst perdeden açması -örneğin Güneydoğu petrollerinin mahalli idarelere bırakılması veya PKK militanlarının bölgede Barzani’nin peşmergeleri gibi çalışması- bu süreci baltalayabilir.
Buna karşılık hükümetin süreci, Kürtlere verilecek hakları sadece anayasada yapılacak değişikliklere indirgemesi ve söylemlerinde Kürt hareketinin tabanını korkutmamak açısından popülizmden kaçması gerekiyor. Her iki taraf için her şeyden önemlisi, bu topraklarda daha yüzlerce yıl beraberce yaşamamız gerektiğinin unutulmaması lazım.
* Doç. Dr., Abant İzzet Baysal Üni.