Cumhuriyet, basında sükûnet ister!

Düşünce açıklama araçlarının en önemlisi niteliğindeki gazetelerin çoğu 1923'te İstanbul'da da yayımlanmaktadır.
Haber: Ahmet ÇAKIR / Arşivi

Düşünce açıklama araçlarının en önemlisi niteliğindeki gazetelerin çoğu 1923'te
İstanbul'da da yayımlanmaktadır. Ankara'da Hakimiyet-i Milliye ile Yunus Nadi'nin Yeni Gün gazeteleri vardır. Ankara hükümetinin
İstanbul basınına getirdiği ilk olanak, sansürün kaldırılmasıdır. 2 Ekim 1923'te sansürün kaldırılmasıyla, gazetelerin etkinlikleri artacak; basın yaşamında canlanma görülecektir.
Gelişmelerden hoşnut olmayan ve siyasal ağırlıkları bulunan kişilerle İstanbul basınının ilişkilerini Ankara sıkıntıyla izlemektedir. İstanbul basınında, Cumhuriyet'in ilanıyla ilgili kuramsal kayguların belirtilmesini, hilafetin kaldırılmasına karşı düşüncelerin açıklanması
izleyecektir. İstanbul Baro Başkanı Lütfi Fikri, 11 Kasım1923'te Tanin gazetesinde, Halife Abdülmecit'e bir mektup yayımlar. Bu mektupta, Abdülmecit'e, hiçbir nedenle Halifelik'ten ayrılmaması bildiriliyor, kararlarıyla Türk ve İslam tarihine yön vereceği yazılıyordu. Ertesi gün, aynı gazetede Hüseyin Cahit'in bir yazısında da aynı şeyler yer alır. Hintli Müslümanların lideri Ağa Han ile Hintli Emir Ali'nin, Halifeliğin korunması yolundaki dileklerini belirten ve Başbakan İsmet Paşa'ya gönderilen mektubun, 6 Aralık 1923 günkü Tanin, İkdam ve Tevhid-i Efkâr gazetelerinde yayımlanır.
İstiklal Mahkemesi
Topçu İhsan Bey başkanlığındaki İstiklal Mahkemesi'nin Savcısı Vasıf Bey, Baro Başkanı Lütfi Fikri, Ahmet Cevdet, Hüseyin Cahit, Velid Ebuzziya ve Hilafet Yaveri Ekrem Bey ile Adana'da hükümete muhalif yazılar yazan eski parlamenter Abdülkadir Kemali'ye dava açar; 15 Aralık 1923 günkü ilk duruşmada, sanıkların 'Vatana İhanet Kanunu' gereğince yargılanmalarını ister.
Durum zamanla tuhaflaşır. Falih Rıfkı anlatıyor: "Öyle zamanlar oluyor ki, sanki sanıklar yargıçları muhakeme ediyorlardı. Oturum bitince Hüseyin Cahit, salonun seyirci safına yaklaşarak: 'Bugünkü perde de indi! ' diye alay ediyordu..." 'Son perde' de Hüseyin Cahit coşkulu bir savunma yapar:
"Bu ülkede Cumhuriyet'in dayanakları birkaç yahut beş on zatı muhterem değildir. Cumhuriyet'in dayanakları hak ve adalettir, kanundur. Kimden gelirse gelsin, millet zulümden, istibdattan nefret eder. Ben Cumhuriyet'in dayanaklarını sağlamlaştırmak için bütün gücümle çalışıyorum. Bir gazeteci için düşündüğünü söylemek vatan borcudur... Ben vatan haini değilim..."
Takrir-i Sükûn
Doğan Avcıoğlu'nun 'fiyasko' olarak değerlendirdiği, Falih Rıfkı'nın da "Keşke bunlar İstiklal Mahkemesine hiç gönderilmemiş olsaydı" diye üzüntüsünü belirttiği kararını 27 Aralık 1923 günü açıklar. Lütfi Fikri dışındaki sanıklar beraat eder.
Mustafa Kemal, İstanbullu gazetecilerle bir araya gelerek, dönemin koşullarını ve basının görevlerini anlatmaya çalışır.
Ancak pek başarılı olamaz ve iş tatsız boyutlar kazanmaya başlar. Bunun sonucu da 1925'teki Takrir-i Sükûn Yasası'yla basının sıkı bir denetim altına alınması olur.
4 Mart 1925 tarihinde yürürlüğe giren Takrir-i Sükun Yasası, iki maddedir:
1) Gericilik ve ayaklanmaya, ülkenin toplumsal düzenini, huzur ve sükûnunu, emniyet ve güvenliğini yok etmeye neden olan her türlü örgüt ve kışkırtıcı girişimleri ve yayınları hükümet, reisicumhur onayı ile, yasaklama hakkına sahiptir. İşbu eylemlere katılanları İstiklal Mahkemesi'ne verir.
2) Bu yasanın yürütülmesinden Bakanlar Kurulu sorumludur.
Basın savunmaya geçer ama geç kalınmıştır. Gazi Mustafa Kemal Paşa, bir bildiride,
İstanbul basınının yazdıklarının Şeyh Sait ayaklanmasında payı olduğunu belirtir. Gazeteler kapatılır ve gazeteciler yeniden İstiklal Mahkemesi'nin karşısına çıkar.
Hapisler, sürgünler...
Yargılanmaları ilk sonuçlananlar, Aydınlıkçılar olur; Şevket Süreyya ve Sadrettin Celal 12'şer yıl, Dr. Şefik Hüsnü ile Nazım Hikmet de 15'er yıl hapse mahkûm edilir.
Sonra 'Resimli Ay'cılar yargılanır. Bu dergideki 'Asker Kaçakları Nasıl Asılır?' başlıklı yazısı yüzünden, Cevat Şakir, Bodrum'a; Zekeriya Sertel de Sinop'a sürgüne gider. Hüseyin Cahit ise 'sonsuz sürgün' cezasıyla Çorum'a yollanır. Velid Ebuzziya, Sadri Ertem, Fevzi Lütfi, İlhami Safa, Eşref Edip, Abdülkadir Kemali ve kapatılan diğer gazetelerin sorumluları, 21 Haziran 1925'te Elazığ İstiklal Mahkemesine yollanırlar.
Daha sonra, Ahmet Emin, Ahmet Şükrü, İsmail Müştak ve Suphi Nuri de tutuklanarak Elazığ'a gönderilirler.
Yargılama sürecinde, ayaklanmanın gazetelerde
çıkan yazılarla ilgisi açık biçimde kurulamadığından ve ayaklanma bastırılıp göreli bir 'sükûn' dönemine girildiğinden, tutuklananlara 'gözdağı' verilmekle yetinilirp; hava yumuşar ve beraat kararları çıkar.
1931 Basın Yasası
Serbest Fırka'nın kapatılmasından sonra, 1909'dan beri yürürlükte olan Basın Yasası'nın değiştirilmesi gündeme gelir. Meclis görüşmeleri üç perdelik bir piyese benzer. İlk perdede, Elazığ Milletvekili Fazıl Ahmet, Ordu Milletvekili Ahmet İhsan ve Aksaray Milletvekili Ahmet Süreyya, basının durumuyla ilgili bir soru önergesi verir:
Uzun zamandır süren gazetelerin olumsuz ve yıkıcı yayınlarıyla ilgili hükümet ne gibi önlemler almayı düşünmektedir...
İkinci perdede, İsmet Paşa'nın isteğiyle genel görüşme açılır. Görüşmelerde milletvekilleri çok sert konuşmaları arasında eğlenceli sözler de eder.
Ahmet Süreyya Bey: İstanbul tramvaylarını kamu yararı ile ilgilidir diye denetliyoruz da, ondan daha fazla kamu yararı ile ilgili olan basının, nitelik ve nicelikleri belli birkaç başıboşun elinde hak ve özgürlüğe karşı denetimsiz bir silah gibi kullanılmasına hangi düşünce ile izin verebiliriz.
Şeref Bey: Bize devrim basını gerekli. Devrim görevini tamamlamamıştır. Yapılan işlerin halka anlatılması ve yurttaşların kışkırtmalara kulak asmamalarını sağlamak devrim basınının görevidir.
Gazeteler, savunmadadır:
"Kötü vesileler basın özgürlüğünün boğulmasına yetecek mi? Bugün, Cumhuriyet tarihinde basın özgürlüğünün son günü olmayacak. Basın özgürlüğü padişahların
elinden, Cumhuriyet'le alınmış bir haktır."
Yenilikler ve 50. madde
Son perdede Başbakan İsmet Paşa, yasanın tasarladığı biçimde çıkmasını sağlar.
Yeni yasa basına neler getirmektedir?
Gazete çıkarmak için ruhsat gerekmez; bildirim verilmesi yeter. Padişah ve hilafetçilik yolunda ve komünistlik ile anarşistliği kışkırtıcı yayınlar yasaktır. Vatan, Ulusal Savaş, Cumhuriyet ile devrim düşmanlığı yüzünden hüküm giyenler ya da savaşta düşmanla işbirliği yapanlar gazete çıkaramaz. Gazete yöneticiliği için yüksekokul bitirmek zorunludur. Telif hakları korunarak, tombala, piyango gibi gazetecilik ereğinin dışındaki işler yasaklanır. Bir de ünlü 50. madde vardır: Ülkenin genel siyasasına dokunacak yayınlardan dolayı Bakanlar Kurulu kararıyla gazete ve dergiler geçici olarak kapatılabilir. Kapatılan gazetenin sorumluları başka adla gazete çıkaramaz.
Milli Şef dönemi
İsmet İnönü'nün cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye, dışında da olsa, 2. Dünya Savaşı'nın getirdiği sıkıntıları yaşayacaktır. 1940 Kasım'ında İstanbul'da sıkıyönetim ilan edilir. Savaş bitene dek, hükümet -olanı yetmezmiş gibi- olağanüstü yetkiler alır. Basın özgürlüğü diye bir kavramın sözü bile edilemez olur. Hükümet, dilediği yayını bir telefonla kapatıverir. Kararlara karşı başvuracak bir yer yoktur. Gazeteci Ahmet Emin Yalman ile Başbakan Şükrü Saracoğlu'nun konuşması durumu iyi anlatır:
- Eleştiriden hoşlanmıyorsanız neden sansür koymuyorsunuz?
- Ben Anayasa'nın dışına çıkmam. Fakat sen haddini bileceksin, aşmayacaksın!
Tan Matbaası'nın basılması
Dönemin yönetimi gazete kapatmada II. Abdülhamit'i geçmeye kararlıdır.
1941 Mart'ında Beyoğlu'nda bir İngiliz diplomatına bomba atılır. Gazeteler, olayla ilgili fotoğraf basacak olur; Akşam, Vakit, Son Posta, Yeni Sabah, Tasviri Efkâr, Tan, Vatan ve Halk gazeteleri kapatılır.
Savaşın sonuna doğru basında özgürlük rüzgârları esmeğe başlarken, Tan olayı yaşanır. Zekeriya ve Sabiha Sertel'in yayınları, salt yönetimin değil, bazı karşıt düşünceli gazetecilerin de canını sıkar. Sertelleri pek vatansever bulmayan Hüseyin Cahit'in 'Kalkın ey ehli vatan' başlıklı kışkırtıcı yazısının, Tan Matbaası'nın gençler tarafından yerle bir edilmesinde önemli payının olduğu bilinir. Olayla ilgili başka bir gerçek de, kışkırtıcılar arasında ajanların olmasıdır.
***
'Marko Paşa' olayı
1947'deki Amerikan yardımı, basının genelinde
sevinçle karşılanırken, yardımın olası sonuçlarını gerçekçi biçimde değerlendirenler
de oldu. Aziz Nesin, 'Marko Paşa' çerçevesinde, o günleri şöyle anlatır:
Bir Mustafa Kemal çıkıyor. Türk halkı emperyalistleri kovup bağımsızlığına kavuşuyor. Kuruculuk ve yapıcılık başlıyor. Çocukluğum bu dönemde geçmiştir. Yoksulduk ama umutluyduk. Askeri lisedeki hocalarım, Kurtuluş Savaşımızın kahramanlarıydı. Giysilerinden hâlâ savaşın barut kokuları duyulurdu. Bu hocalar, kuşağıma milli birliğin coşkusunu verdi. Bir şey daha vardı bizi sevindiren: Yabancı şirketlerin millileştirilmesi. Bu haberleri okudukça sevincimizden zıplardık.
Sonra ne oldu? 2. Dünya Savaşı sonunda, savaşa girmemiş Türkiye'nin yoksulluğu, zorbacı yönetim, karaborsa zenginleri, halk kan ağlıyor. Ve dünyaya, emperyalizme karşı ilk savaş örneğini veren Türkiye, Truman Doktrini ile Amerika'ya bağlanıyor.
İstanbul'un işgalinde Yunan, Fransız,
İngiliz bayrakları asılan Beyoğlu'nda bu kez, 'Welcome U.S.Navy', 'Fresh Beer', 'Nice Girls' levhaları asılmıştır. İşte Marko Paşa'nın mizahı, böyle bir geçim zorluğu, baskıcı yönetim, siyasal bunalım döneminin ürünüdür... (Cumhuriyet Döneminde Türk Mizahı, İstanbul-1973, s.45-46)
Nesin ve Sabahattin Ali
Aziz Nesin'le Sabahattin Ali'nin çıkardığı
'Marko Paşa' gülmece dergisi, olağanüstü ilgi görür. En büyük gazetelerin 30 binin üstüne çıkamadığı bir ortamda, 60 bin satışa ulaşmıştır. Marko Paşa'nın büyük başarısı, Babıâli çevresini şaşırtırken, hükümeti kızdırır. Zekeriye Sertel anlatıyor:
İktidarın rahatı kaçmış, polis kızmıştı. Bu iki genç onlara göre, ortalığı birbirine katıyordu. Savcılık ilk fırsatta bir bahaneyle Marko Paşa'yı kapattı. Onlar da Merhum Paşa adıyla yayına devam etti. Savcı onu da kapattı. Onlar bu kez dergilerine Malum Paşa adını taktı. Bu gençler iktidarla alay ediyordu. Buna alışılmamıştı. İşi kısa yoldan kestiler: Yoktan bir sebeple Sabahattin Ali ve Aziz Nesin'i tutukladılar. Böylece Marko Paşa'nın çıkmasını önlediler...
***
1. Basın Kurultayı
1931 yılında Basın Yasası'nın çıkarılmasından
sonra, hükümetin basından yana bir sıkıntısı kalmamıştır. Ne var ki, bu kez de gazetelerin
'tek tip' yayın yapma zorunluğu okur sayısının düşmesine yol açmıştır. Okuyucu kazanabilmek için uygulanan yöntemler de, hem istenen sonucu vermemekte, hem de bir kalite düşüşüne neden olmaktadır.
İşte bu sorunların hiç değilse konuşulabilmesi için bir kurultay toplanmasına karar verilir.
Basın Genel Direktörlü'ğünün organize ettiği 1.Basın Kurultayı 25 Mayıs 1935'te toplanır.
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, kurultayı açış konuşmasında, "Harcanan tüm çabalara karşın, basının istenen düzeye gelememiş olmasından" yakınır. "Devrime yakışır bir basının ortaya çıkabilmesi için kurultay çalışmalarının başarılı olmasını" diler.
Kurultayda Başbakan İsmet İnönü, gazetelerin halkı 'hava tehlikesine' karşı uyarmalarını ister!
Basın Yayın Genel Müdürü Vedat Nedim Tör de, "Türk basınının sınıfçı, partici ve bozguncu bir basın olmayıp kendini devrim ideallerine vermiş, tam anlamıyla ulusal bir basın olduğunu" dile getirir.
Geziler, ziyaretler ve konuşmalarla süren kurultayın kapanışında Şükrü Kaya'nın söyledikleri ilginçtir:
"Arkadaşlar, Türkiye'de Basın Kurultayı'nı ve Türkiye'nin basın üyelerini bir araya toplayabilmek, kim bilir kaç kişinin gönlünden, uzak bir hayal olarak geçerdi. O devirlerde iki aydının, iki yazarın birbirine yaklaşması, birbirleriyle görüşmesi ancak hapisanelerde gerçekleşirdi..."
Kurultay raporu
Demek ki, 'Şu gazetecileri bir kez de dışarıda toplayalım' düşüncesi, bu kurultayın asıl toplanma amacını oluşturmaktaydı. Bunun dışında, kurultayın kültür komisyonunda hazırlanan rapor son derece ilginçtir. Raporda şu konulara değinilmiştir:

  • İstanbul'da salgın bir hale gelmiş olduğu görülen 'sayfa yarışı'nın önüne geçilmesi,
  • Türk gazeteciliğinin bir 'kantite gazeteciliği' olmaktan çıkarak, 'kalite gazeteciliği'ne geçmesi için yol ve yöntemlerin araştırılması,
  • Türk gazete, dergi ve kitaplarının geniş ölçüde yayınının kamusal bir iş olarak ele alınması.
    İşin en ilginç yanı ise, buna benzer konuların, birinciden 40 yıl sonra toplanan II.Basın Kurultayı'nda da ele alınmış olmasıdır. (2015 yılında toplanacağı tahmin edilen 3.kurultayda da aynı konuların gündeme geleceğini kestirebilmek zor değildir!)
    ***
    Şarlo'nun yüzünden kapatılan gazete
    'Milli Şef' döneminde, dünyaca ünlü sanatçı Charlie Chaplin (Şarlo) yüzünden gazetelerin kapatılması ilginçtir. 1943 yılında Amerika'nın Sesi Radyosu'ndan Türk halkına bir mesaj yollayan Chaplin'in sözlerini aktaran Ahmet Emin'in Vatan'ı, bu kez 2 ay kapatılır.
    Chaplin'in o günlerde çevirdiği bir filmde Hitler ile alay etmesi, bizim o günlerde izlemekte olduğumuz dış politikaya pek uymadığı için Yalman'ın başına bu iş gelmiştir. Chaplin'in sözkonusu mesajının son bölümü şöyledir:
    "Hayatımda işittiğim en hoş hikâye, Nasrettin Hocanın 'Eşek Hikâyesi'dir. Hikâye şudur:
    "Bir gün Hoca evinde oturup kahvesini içerken, komşusu gelir. Odun kesmek için ormana gideceğini söyler. Eşeğini birkaç saat için kendisine vermesini ister. Hoca'nın yanıtı şöyledir:
    - Eşeğim yok, çocuk onunla çarşıya gitti.
    O anda eşek anırmağa başlar. Komşu:
    - Behey Hoca, sen sakalından da mı utanmıyorsun? Ne diye yalan söylüyorsun; eşek burada işte, deyince Hoca kızar.
    - Bana bak, Ben bana mı inanacaksın, eşeğe mi?
    Evet sevgili dinleyicilerim, bugün bütün dünyayı aynı soru uğraştırmaktadır:
    İnsanlara mı inanacağız, eşeklere mi?"
    Yarın: DP dönemi ve sonrası