Cumhuriyet'i kuranlar korktu

Doç. Dr. Ayhan Aktar, varlık vergisi yüzünden nüfusun en yetenekli kesiminin sınır dışı edildiğini ve ekonominin büyük zarar gördüğünü söylüyor.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

NEDEN? Ayhan Aktar
Türkiye, utangaç bir biçimde de olsa, geçmişinin üstünü örten kalın örtüyü ucundan kenarından kaldırmaya başladı. Etkileri bugüne kadar süren birçok olayın gerçek yüzünü, nedenlerini topluca tartışmaya koyulduk. Bugünü anlamak için geçmişi öğrenmek gerektiğini daha iyi kavrar olduk. 31 Mart'ın siyasi sonuçlarını, 'Varlık vergisi'nin ekonomimizde yol açtığı çıkmazları şimdi daha iyi görüyoruz. O olayların gölgesini bugün de üstümüzde taşıdığımızı fark ediyoruz. Niye ortalığın bir türlü aydınlanmadığını anlıyoruz. Doç. Dr. Ayhan Aktar ile varlık vergisinin ardındaki nedenleri, Türkleştirme politikalarını, bu verginin sanayileşmeyi nasıl geciktirdiğini, ihracatı nasıl engellediğini, toplumsal yapıyı nasıl altüst ettiğini konuştuk. Cumhurbaşkanı İnönü ve Başbakan Saracoğlu döneminde verilen kararın bugün ülkemizde yaşanan birçok sıkıntının altyapısını oluşturduğunu gördük. Marmara Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Ayhan Aktar'ın, Varlık Vergisi
ve Türkleştirme Politikaları' adıyla İletişim
Yayınları'ndan çıkmış bir kitabı var. Doç. Dr. Aktar, Marmara Üniversitesi'nin yanı
sıra Yeditepe Üniversitesi'nde de ders veriyor.
***
Türkiye, geçmişiyle gene kendi alışkanlıklarına uygun bir biçimde hesaplaşıyor. Bir yandan geçmişimizdeki karanlık olaylar, romancılar sayesinde olsa da ortaya çıkıyor. Diğer yandan da konuyla âlâkası olmayan tartışmalarla bu karanlık
olayların üstü örtülmeye çalışılıyor. Ama bütün bunlara rağmen geçmişle ilgili bir hesaplaşma da başlamışa benziyor. Türkiye, tarihiyle hesaplaşma dönemine mi giriyor?

Tam giriyor sayılmaz. Çünkü Türkiye'nin kendi tarihiyle böyle bir hesaplaşmaya girebilmesi için önkoşulların olması lazım. Oysa bizim resmi tarihimiz bile yok. Arşiv belgesine dayalı ne siyasi tarihimiz var, ne de askeri tarihimiz. Bizde sadece okullarda okutulan birtakım resmi görüşler var. Eğer bir ülkede Cumhurbaşkanlığı ve Dışişleri arşivleri kapalıysa o ülkenin resmi tarihi zaten yazılamaz. Resmi görüşler çerçevesinde resmi tarih yazacağım diye tuttursanız bile yazamazsınız, çünkü elinizde malzeme yoktur.
Arşivler kapalı ne demek?
Arşivlerimiz kapalı ama bu dünyanın sonu değil. Ben İngiliz ve Amerikan arşivlerini kullanıyorum. Mesela varlık vergisi hakkında Rauf Orbay'ın ne dediğini İngiliz arşivlerindeki notlardan çıkardım. Mesela bizim Cumhurbaşkanlığı arşivimiz var. Bu arşivden 1928 harf devriminden önceki belgeleri istediğinizde size belgenin çevirisini veriyorlar. Çevirinin orijinaliyle
aynı olup olmadığını nereden bilebilirsiniz ki. Ya da arşivden 1915'in Yıldız telgraflarını istediğinizde, 'Belgeler tasnifte' diyorlar. İçinden Ermeni tehciri meselesi falan çıkabilir diye bu tasnif 35 yıl sürebiliyor. Sonuçta sizin bıkmanız ve bu işi bırakmanız isteniyor.
Niye bizim tarihimizle ilişkimiz böylesine sancılı?
Sancılı çünkü başka ülkelerde 150, 200 senede gerçekleşen olaylar bizde 1908 ile 1990'lar arasındaki 80 yıllık kısa zaman dilimine sıkıştırılmış. Hızlı bir biçimde resmi görüşler üretilmiş ve bu böyledir denmiş. Öyle olmadığını anlatan her şey ütülenmeye çalışılmış.
Sanki bu toplumun bir bölümü kendi tarihinden kaçmaya çalışıyor. Biz niye tarih karşısında bu kadar ürkeğiz?
Evet ürkeğiz. Unutmayı, hesaplaşmamayı tercih ediyoruz. Ama istediğiniz kadar unutmayı tercih edin, birileri de kalkıp filmler yapıyor. Meseleler gündeme geliyor.
'Salkım Hanım'ın Taneleri' filmi sayesinde varlık vergisi gündeme geldi. Tarihin hortlaklarından biri daha gün yüzüne çıktı. Gayrimüslim vatandaşlarımıza uyguladığımız bu vergi ekonomik bir karar mıydı, yoksa bu kararda Alman Nazizmi'nin etkisi de var mıydı?
Varlık vergisiyle ilgili, '1930'larda, Avrupa'da Nazi rüzgârları esiyordu, biz de etkilendik ve ayrımcı bir yasa çıkardık, Müslüman'dan 10 lira, gayrimüslimden 100 lira vergi aldık. Ne yapalım, zamanın ruhuna uygun bir tavırdı, kökü dışarıda bir modaydı bu, biz de etkilendik' denir. Hayır durum böyle değildi. Başbakan Şükrü Saracoğlu, varlık vergisinin kanunlaşmadan önce tartışıldığı CHP gizli oturumunda açıkça
söylüyor. 'Biz, ekonomik hayatımızda egemen olan gayrimüslimin elinden bu egemenliği alacağız. Ticareti ve sanayii Türklere tahsis edeceğiz' diyor. Biz, Osmanlı'dan tevarüs ettiğimiz çok etnik gruplu, çokdinli toplumsal yapının her boyutunu Türkleştirdik.
Biz Müslüman olmayan vatandaşlarımızı Türkiye'nin asıl vatandaşları olarak görmekte zorlanıyor muyuz? Kendimizi Türk, onları yabancı olarak mı görüyoruz?
Yargıtay'ın 1970'lerde aldığı bir karar var. Bu karar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan azınlıkları yabancı olarak niteliyor. Eğer Türkiye Cumhuriyeti vatandaşına siz yabancı derseniz, o zaman burada oturan gerçek yabancıya ne diyeceksiniz?
Vatandaşlık haklarından yararlanma konusundaki uygulamamız pek parlak değil. Türkiye'deki azınlıklar Osmanlı'da bakan, paşa, asker olabiliyordu. Ama bugün azınlık mensubu bir kimse tapu dairesinde memur da olamıyor, polis de olamıyor.
Varlık vergisinin, bir Türkleştirme politikası olduğunu söylediniz. Nedir Türkleştirme politikası?
Türkleştirme politikası, hayatın her boyutunda, kimin nasıl ticaret yapacağından dağıtılacak sanayi teşviğine, devlette istihdam edilecek insandan, bankada çalışacak memura, sokakta konuşulan dilden okullarda öğretilecek tarihe varıncaya kadar her alanda Türk etnik kimliğini hâkim kılma, bu kimliği benimseyen insanların egemenliğini
yerleştirme çabasıdır. Türkiye ve Yunanistan
karşılıklı oturmuşlar ve insanları mal gibi değiş tokuş etmişler. Al bir milyon 200 bin Anadolu Rumu'nu, ver 400 yüz bin Yunanistan Müslümanı'nı demişler. Bütün bu Türkleştirme politikaları sonucunda, 1927'de gayrimüslim nüfusun toplam nüfustaki payı yüzde 2,78'ken,
bugün bu oran binde 50'ye düştü. Bu açıdan, varlık vergisi 'azınlık karşıtı' özellikleri
olan bir Türkleştirme politikasıdır.
Müslüman olmayan, Türk ırkından gelmeyen her vatandaşımıza karşı kuşkulu muyuz biz?
Onların varlıklarından çok hoşnut olmadığımız
aşikâr. Onların bu ülkeyi terk etmesi için gereken her şey yapıldı. Onlara bu ülkede eşit vatandaşlar olarak yaşama imkânı pek tanınmadı. Bu nedenle de gittiler. Mesela varlık vergisinin ilk sonucu, 1948 ile 1951 yılları arasında 32 bin Musevi kökenli vatandaşımızın yeni kurulmuş olan İsrail devletine göç etmesi oldu. Sürekli savaş tehdidi altındaki bir devlete göç etmeyi tercih etti 32 bin insan.
Bugün Ermeni vakıflarının malvarlıkları konusunda ciddi sorunlar yaşıyoruz. Hâlâ bu tür sorunlarımız olması sizce neyin işareti?
Azınlıklara bakışımız fazla değişmedi. 1940'larda onlara nasıl şüpheyle bakıyorsak bugün de öyle bakıyoruz.
Türkleştirme bir Cumhuriyet projesi mi yoksa yakın tarihin bir dönemindeki sapma mı?
Bu bir Cumhuriyet projesi. Bu, bizim Cumhuriyet dönemi Türk milliyetçiliğimizin yorumundan kaynaklanan bir sonuç. Şeyh Sait isyanından sonra Türk kimdir sorusu yeniden soruldu. Türk kimliğinin tanımı 1930'larda daha dar olarak yenilendi ve bu ülkede yaşayan herkes Türk kabul edildi. Bu politikanın kötü sonuçlar yaratması ise ancak köylere elektrik ve televizyonun gitmesiyle oldu. Çünkü daha önce Ankara'da uygulanan politikadan Şırnak'ta yaşayan adamın pek haberi yoktu. Bizim PKK terörü diye adlandırdığımız şey ise işin sonunda bir Kürt milliyetçi hareketidir. Bunun ortaya çıkış tarihi de oradaki insanların evlerine televizyonun girmesiyle eşzamanlıdır. Televizyonda her gün onlara siz Türksünüz denmiştir, bir kısmı da değiliz demiştir.
Peki Türkleştirme politikasının ekonomideki etkileri nelerdi?
Varlık vergisine niye çıktı diye baktığımızda
şunu görürüz. Osmanlı'dan devraldığımız yapıda Türkiye doğal hammadde ihraç eden bir ülkeydi. İthalat, ihracat, komisyonculuk ve mümessillik işleri vardı ve bu sektörlerde gayrimüslim tüccar egemendi. Aslında imparatorluktan kalan bir işbölümü de vardı. Mesela Ege Bölgesi'nde Türk üretici pamuk, üzüm, tütün üretir, Rum veya Ermeni tüccar aracı olarak çalışır, İzmir'de oturan Levanten yani Avrupalı tüccar da bunu ihraç ederdi.
Nüfus mübadelesiyle bu azınlık tüccar gönderildi. Üretici ile ihracatçı arasındaki halka koptu. Bu yüzdendir ki, Türkiye'nin 1922'den sonraki ihracat rakamları çok azaldı. Biz, nüfusu Türkleştireceğiz derken kendimizi çok ciddi bir darboğaza soktuk. Çünkü nüfusun en yetenekli ve meslek sahibi kesimlerini sınır dışı ettik. Bunların yerine koyacağımız insanları yetiştirmek uzun süre aldı. Türkiye'nin 1930'da devletçiliğe geçişinin ardında da bu vardır.
Ne vardır?
1930'da aslında Türkiye'de adam eksikliği vardı. Devletçilik, 'özel sektörün yapamayacağı işlerin devlet tarafından yapılması' diye tanımlanır ama devlet bu ülkede her işi yapmaya başladı. Kamu sektörü inanılmaz genişledi. Çünkü devletçiliğe geçişimiz, Türkleştirme politikalarıyla nüfusun 'burjuva' diye tabir edilen müteşebbis kesimi sınır dışı etmemizle ortaya çıkan boşluğun getirdiği bir sonuçtur. Milli Şef İnönü ve Başbakan Saracoğlu, piyasada azınlık tüccarının biçilmesinin yaratacağı boşluğu, Müslüman tüccarın dolduracağını umut ediyorlardı. Ama bu umut gerçekleşmedi. Çünkü müteşebbis ile zengin adam arasında fark vardır. Zengin adam parası olandır. Müteşebbis ise parası olan fakat bu parayı büyütmek için bilgi ve beceri ve 'know how' a sahip bulunandır. Bakın Almanya'daki vatandaşımız 25 sene çalışıyor, 400 bin mark para biriktirip Türkiye'ye dönüyor. Bu, Türkiye'de girişimci olmak için ciddi bir sermaye ama o gidip taksi plakası satın alıyor. Çünkü o bilgi ve beceri onda yok. Türkiye ancak 1970' lerden sonra girişimci sınıfını yarattı. Saracoğlu'nun hesabı bu sınıfın 1943, 1944'te ortaya çıkmasıydı. Çıkmadı, 30 yıl gecikmeli oldu bu. Büyük bir bedel...
Ama varlık vergisi sadece gayrimüslimden değil, Müslümanlardan da alındı deniyor. Öyle mi?
Tabii ki Müslümanlardan da alındı ama aynı düzeydeki bir gayrimüslimden on kat fazlası alındı. Zaten mükelleflerin de yüzde 87'si gayrimüslimdi. Bu oran herhalde bir şey anlatıyordur. Varlık vergisi 'Müslim, gayrimüslim, dönme ve ecnebi' olarak dört kategoriye ayrıldı. Selanik dönmelerinin de defterinin dürülmesi düşünüldü. Çünkü Türk muhafazakâr sağı, Selanik'ten mübadeleyle Türkiye'ye gelen ve büyük şehirlere yerleşen,
ticaret ve sanayi sektöründe önemli yere sahip olan bu insanlara 'gizli bir din taşıyan' insanlar olarak kuşkuyla bakar. Onlar da gayrimüslimlere yakın bir oranda vergilendirildiler. Sonuçta gayrimüslim tüccar piyasadan silindi. Özsermayelerini, mallarını, evlerini, dükkanlarını kaybettiler. Bu mülklerin yüzde 60'ından fazlası Müslüman Türklere, yüzde 30'u da Sümerbank, Etibank, Milli Reasürans gibi büyük kamu kurumlarına satıldı. Ayrıca bu vergi sadece zenginlerden alındı iddiası da doğru değil.
Mükelleflerin yüzde 25'i işyeri bile olmayan şoför, mavnacı, halde komisyoncu gibi insanlardan ya da sekreter, hademe, odacı gibi işçilerden oluşuyordu. Bu grubun hepsi de gayrimüslimdi. Aşkale çalışma kampına gidenler ise 40, 50 bin liralık vergisini ödeyemeyen daha varlıklı olan kesimdi.
Eğer varlık vergisi alınmamış olsaydı Türkiye'deki ekonomik hayat bugün daha farklı mı olurdu sizce?
1930'ların, 40'ların büyük azınlık tüccarı aileleri vardı. Bunlar muhtemelen ticaret ve sanayi hayatında kalacaklardı. Ama bu olaydan sonra gayrimüslim tüccar ev bile satın almadı. 1990'lara kadar parasını nakitte tuttu. Sanayici olabilecekken yatırım yapmadı. Bu bizim sanayileşme çabamızı da engelledi. Korku ortamı 30, 40 sene sürdü.
Varlık vergisine giden yolun taşları İnönü
hükümetinin iktisat politikalarıyla döşendi. 1939'da İkinci Dünya Savaşı patladığında Türkiye bir milyon kişiyi askere aldı. Tarımsal üretim düştü ve bu bir milyon askeri beslemek için durmadan para basıldı. Fiyatlar yüzde 350 arttı. Şehirlerde büyük bir hayat pahalılığı ve karaborsa yaşandı. Bu çok ciddi bir muhalefet yarattı. Bu noktada azınlıklar günah keçisi oldu, kurban olarak sunuldu. Varlık vergisi tahsilatı sırasında fiyatlar önce biraz düştü ama sonra feci arttı. Karaborsa çılgınca sürdü. Ekonomi düzelmedi.
Neden Cumhuriyet çokdinli, çokırklı, çokkültürlü bir yapıyı benimseyemedi?
Çünkü Cumhuriyet'in kurucu heyeti uzun bir savaş yaşadı. Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı... Düşünün ki, 1912 ile 1922 arasında bu ülkeyi yönetenler tam on yıl savaştılar. Bu insanlar ihaneti, işgali, milliyetçi hareketleri gördüler, mağlubiyeti yaşadılar. Savaş ve toprak kaybettiler. Bence İmparatorluk 1918'de değil, 1912'de bitti. Farklı etnik ve dini gruplardan insanların Osmanlı şemsiyesi altında var olma anlayışı, 1912'deki milliyetçilik akımlarının yarattığı Balkan Savaşı'yla terk edildi. Yönetici seçkinlerin doğdukları yerler gitti. Atatürk biliyorsunuz
Selanik doğumludur. Bir insanın bir daha doğduğu yere gidemeyecek olmasının yarattığı bir travma vardır. Ve, Cumhuriyet'i kuran kadroların kemiklerine işlemiş bölünme korkusu bu yıllara dayanır. O neslin bireysel
tecrübesi, bizde maalesef resmi görüş ve ideoloji haline geldi. Oysa bugün 30, 40 yaşında olanlar böyle bir travmayı yaşamadılar. Onlar kendilerine, topluma ve dünyaya çok daha güvenerek bakıyorlar ama onlara vatanın bölüneceği, parçalanacağı korkusu, düşmanlarla çevrili olduğu muz ideolojisi zerk ediliyor.
Bu bölünme korkusu nasıl bir sonuç yaratıyor?
Bunun sonuçlarını bugün Avrupa Birliği konusundaki zıtlaşmalarda, Kürtçe televizyon olsun mu olmasın mı tartışmalarında görüyoruz. 'Bölünürüz' diyenler,yaşamadıkları
halde o travmayı kendilerine zerk edilen resmi görüşle içselleştirmiş olanlar.
'Bölünmeyiz' diyenler ise kendinden daha emin olanlar. Gerçi bu itişme sürecek ama ben çok ümitsiz değilim. Çünkü devlet eskisi kadar monoblok bir karşı çıkış içinde değil. Ama 2001'de hâlâ varlık vergisini savunanları görünce tabii asabım bozuluyor, ümidim kırılıyor...