Cumhuriyetin istenmeyen evlatları: Rumlar

Cumhuriyetin istenmeyen evlatları: Rumlar
Cumhuriyetin istenmeyen evlatları: Rumlar
Bu memleketin tüm renkleri, Anadolu ismindeki bu güzeller güzeli gökkuşağında, kanunlar önünde eşit ve özgürce bir yaşama sahip olmalı.
Haber: NIKOLAOS STELYA / Arşivi

1922 yılının ekim ayında İstanbul ve Anadolu Rumları birçok cephede yaşamsal öneme sahip, devasa sosyo-ekonomik problemlerle karşı karşıyaydılar. Küçük Asya’da Yunanistan’ın askeri ve siyasi stratejisinin iflası ve TBMM ordusunun kazandığı zafer, milyonlarca Rumu sosyal felakete sürüklemişti. Türkiye ’nin batı kıyılarında milyonlarca Osmanlı İmparatorluğu tebaası artık çok çetin bir yaşam mücadelesiyle karşı karşıya kalmıştı. Anadolu’nun batı kıyılarından her gün kalkan kayıklar Ege adalarına binlerce insan taşımaktaydı. Küçük Asya’da büyük bir tarih başlığı kapanmak üzereydi. Küçük Asya Rumları vatanlarını, bir daha geri dönmemek üzere terk etmekteydiler. Aynı durum Doğu Trakya ve Karadeniz için de geçerliydi. Birkaç ay içerisinde, Trakyalı ve Karadenizli Rumlar vatan olarak bildikleri topraklardan kopmak zorunda kalacaklardı.
1922 yılının son haftalarında, Küçük Asya ve Doğu Trakya Rumları memleketlerini terk etmeye başlarken, Konstantiniye (İstanbul), İmroz (Gökçeada) ve Tenedos (Bozcaada) Rumları yurtlarındaki geleceklerinden emin değillerdi. Anadolu’daki savaşın son anlarına dek onlar Osmanlı padişahının tebaalarıydılar. 1922 yılının ekim ayında, Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları, bir zamanlar uzak diyarları yöneten padişahın sorumluluk alanı, İstanbul belediye sınırları ile sınırlanmış durumdaydı. Bu sınırlar aynı zamanda payitaht Rumlarının da yaşam sınırlarını de facto olarak belirlemişti. 1922 yılının son haftalarında Padişah Vahdettin’in İstanbul’u terk etmesiyle beraber, başkentin Rum sakinleri ellerinde kalmış olan son siyasi otorite nüvelerini kaybetmekle kalmadılar, aynı zamanda Anadolu Rumlarıyla aynı kaderi paylaşmak tehlikesiyle yüz yüze geldiler. Padişah Vahdettin’in yurdu terk etmesinden yaklaşık bir yıl sonra ilan edilen cumhuriyet, Rumların bu korkusunu gideremedi. 29 Ekim 1923, bir hükümet darbesini andıran bir şekilde ilan edilen cumhuriyet, Rum vatandaşların geleceklerini garanti altına almaktan oldukça uzaktı. Bu durum Lozan Konferansı’nda belirgin bir şekilde kendisini gösterdi. Konferans boyunca, Türkiye heyeti ile İngiltere ve büyük güçler arasında Anadolu’nun son Rumlarının kaderi üzerinde büyük oyunlar oynandı. Ankara ’nın “İstemem, alın sizin olsun” edalarına, Batı “Canım 100.000 kişi sizde kalsın” teklifi yanıt verdi. Sonuçta, Lozan Konferansı, Trakya’nın Müslüman ve Türk evlatlarının Yunanistan Krallığı topraklarında kalmasına karşılık olarak İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumlarının Türkiye’de kalmasını karara bağladı.
Lozan Antlaşması, Anadolu’nun son Rumları açısından dert ve tasaların son bulması anlamına gelmiyordu. Bilakis büyük sosyo-ekonomik problemler 1924’ten sonra ülkenin ve cemaatin gündemine gelecekti. İstanbul’un belediye sınırlarına hapsolan, imparatorluğun ticaret merkezlerinden koparılan Rum cemaati yeni cumhuriyetin ilk burjuva sınıfını teşkil etmekteydi (imparatorluğun Ermeni, Yahudi ve Müslüman diğer burjuva kümelenmeleriyle beraber). Dönemin Cumhuriyet Halk Fırkası (CHF) iktidarı açısından bu çok tehlikeli bir durumdu. Ankara’ya göre kurtarılan Anadolu topraklarının ve yeni cumhuriyetin ekonomi merkezinin bir an evvel ‘Türkleştirilmesi’ ve ‘Sünnileştirilmesi’ (iktidarın kontrolü altındaki milliyetçi ve yenilikçi akımın ana manivelası Türk-Sünni İslam ideolojisi) büyük önem arz etmekteydi. 1910’lu yıllarda İttihat ve Terakki iktidarı tarafından uygulamaya sokulan bu strateji çerçevesinde Rumların iki tercihi bulunmaktaydı: Türkleşmek, kendi milli, dini kimliğinden ve geleneğinden kopmak ya da bir şekilde zorunlu göçü gündeme almak. ‘Türkleştirme’ politikaları 1920’li yılların sonlarından itibaren yoğun bir şekilde uygulamaya sokuldu. İstanbul’un sosyo-ekonomik arenasındaki Rumların iktidarı hızlı adımlarla tırpanlanırken, Lozan Antlaşması’nın garanti altına aldığı eğitim ve dini özerklik kıstasları büyük bir hışımla ekarte edildi. 50’li ve 60’lı yıllarda, Kıbrıs sorununu bir fırsat bilen Demokrat Parti ve merkez sağ iktidarlar bu politikalara yeni ivmeler kazandırdılar. Bu politikalardan ötürü 1974 yılına dek binlerce Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı memleketlerinden koparılıp yurtdışına ve Yunanistan’a göçe zorlandılar. Aynı dönemde çok önemli bir gelişme daha vuku buldu: 2000’li yıllarda PKK liderliği tarafından Türkiye gündemine getirilen özerklik ilkesinin ilk uygulama sahası Gökçeada ve Bozcaada’da ‘Türkleştirme’ politikaları devreye sokuldu. Lozan Antlaşması uyarınca kendi özerk idari ve mali yapılarına sahip olması gereken bu adalar kısa zamanda adeta birer açık hava hapishanesine dönüştürüldü ve adanın Rum sakinleri göçe zorlandı.
1923 yılından 2000’li yılların başlarına dek İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada Rumları ‘istenmeyen evlat’ muamelesine tabi tutuldu. Devlet onları fişleyip her hareketini kayıt altına alırken Türkiye’nin diğer etnik ve dini grupları Rumlar ile iletişim kanalları tesis etmekten itina ile kaçındılar. Son yıllarda Türkiye’nin genelinde vuku bulan sosyo-ekonomik ve siyasi gelişmelerle beraber, Türkiye toplumunun küçük bir kısmı ‘istenmeyen evladı’ hatırlamaya başlamış olsa da daha bu işin başında olduğumuz su götürmez bir gerçek.
Ruhban Okulu’nun açılmasından, vakıf mallarının iadesinden, devletin özründen önce hepimizin odaklanmak durumunda olduğumuz bir gerçek söz konusu: Bu memleketin tüm renkleri, Anadolu ismindeki bu güzeller güzeli gökkuşağında, kanunlar önünde eşit ve özgürce bir yaşama sahip olmalı.
Not: Dr. Nikolaos Stelya’nın ‘Türkiye’nin Milliyetçilikle İmtihanı’ ve ‘İstenmeyen Bebek Kıbrıs Cumhuriyeti’ isimli kitapları Kalkedon Yayınları’ndan 2013 yılında okuyucularıyla buluştu. Tarihçi, araştırmacı–yazar, gazeteci