'Defne'ler Ege turunda

Thessalia'da, kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus Irmağı kıyısında güzel bir genç kız gördü tanrı Apollon. Görür görmez âşık oldu Daphne'ye.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Thessalia'da, kıyıları ağaçlarla gölgelenen Peneus Irmağı kıyısında güzel bir genç kız gördü tanrı Apollon. Görür görmez âşık oldu Daphne'ye. Ormanın derinliklerinde dolaşmaktan, ay ışığında yabanıl hayvanları kovalamaktan zevk alıyordu genç kız. Yalnızlığı seviyordu Daphne ve hayatı boyunca yalnız yaşamaya yemin etmişti. Karşılaştıklarında Apollon Daphne'yle konuşmak istedi. Ancak genç kız ondan korkarak kaçmaya başladı.
Daphne kaçıyor, Apollon kovalıyordu. Yorgun düşene kadar kaçtı. Yere yığlıp kalınca Toprak Ana'ya yalvarmaya başladı; "Beni ört, beni sakla, kurtar" diye.
Onun yakarışını duymuştu Toprak Ama. Daphne az sonra yorgunluktan ağrıyan bacaklarının sertleştiğini hissetti. Gribi bir kabuk göğsünü kapladı. Güzel kokulu saçları yapraklara dönüştü ve kolları dallar halinde uzandı. Ayakları kök olup toprağın derinliklerine doğru indi.
Apollon sevdiği kıza sarılmak isterken bu defne ağacına çarpınca şaşırdı. O günden sonra defne yaprakları genç tanrının saçlarının çelengi oldu. Kahramanlara ödül olarak defne yapraklarından yapılma taçlar taktılar. Kimin aklına gelirdi ki Apollon'dan kurtulmak için ağaca dönüşen Daphne'nin adı çağlar sonra Türklerle Yunanlıların aynı amaçlar çerçevesinde birlikte kurdukları bir derneğin adı olacağı. Kim hayal edebilirdi ki 70'li, 80'li, hatta 90'lı yıllarda Türk ve Yunan
'Defneleri'nin ortak bir 'Dostluk Festivali' için önce Aleksandrapolis'te yani eski adıyla Dedeağaç'ta buluşacaklarını, önümüzdeki ay bu buluşmayı önce Middilli'ye, ardından Assos ve İstanbul'a taşıyarak bir festivali, el ele Ege' nin dört bir yanında dolaştıracaklarını...
Yetkililer artık barışa ilgili
İşte Türkiye ile Yunanistan ilişkilerinde 'hayallere bile sığmayan'lar önce iki ülkenin insanları arasında gerçekleşmeye başladı. Şimdi artık devletler de bu yakınlaşmaya kayıtsız kalamıyor. Bu yıl üçüncüsü yapılan Türk-Yunan Dostluğu Festivali'nin Aleksandrapolis'teki ilk etabı, devletlerin iki halkın dostluk çabalarına yaklaşımı açısından da ilginç bir göstergeydi. Bu türden girişimlere uzak durmaya tercih eden resmi yetkililer, Aleksandrapolis'te neredeyse gizliden gizliye bir 'ilgi yarışı'na girmişlerdi. Gerek Yunan Dışişleri'nin üst düzey yetkilileri, gerekse de Türkiye'nin Yunanistan'daki görevlileri iki gün boyunca hiçbir açılış, hiçbir töreni kaçırmadılar.
İstanbul'dan otobüsle başlamıştı Aleksandrapolis yolculuğu. Önce Türk, ardından Yunan sınırını aşarken geçirilen her dakika 'sınırların anlamsızlığı' üzerine yapılan konuşmaları yoğunlaştırıyordu.
Aleksandrapolis'e varınca daha otellere bile yerleşme fırsatı bulamadan,
'Yunanistan Defneleri'yle ilk buluşma bir kıyı meyhanesinde gerçekleşti. Selanik'ten, Atina'dan gelen 'Yunan Defneleri', önlerinde soğutulmuş beyaz şarapları, uzoları, ahtapotları ve kalamarlarıyla karşıladılar 'Türk Defneleri'ni. Böylece dostluk için ilk adım kadeh tokuşturarak atılmış oldu!
Festivalin resmi açılışı ise bir liman kenti olan Aleksandrapolis'in merkezindeki Arheofilon müzesindeydi. Müze önündeki törende Yunanistan Dışişleri Bakan Yardımcısı "Birbirimizle uğraşmaktan daha önemli işlerimiz var" diyordu.
Benzer sözleri bir gün sonra gidilen ipekçiliğiyle ünlü Sofouli'nin belediye başkanı da söyleyecekti: "Biz birbirimize o kadar benziyoruz ki, bir arada olursak, ürettiklerimizi paylaşırız. Eğer hırlaşırsak olmayan bir şey için kavga ederiz."
Türkiye'nin Gümülcüne Başkonsolosu Hüseyin Avni Botsalı da bu yılki festivalin ana teması olan 'Duvarlar ve Köprüler'e atıfta bulunuyordu:
"Aramızda oluşmuş duvarları unutup yeni köprüler oluşturmamız gerekiyor ve bu köprülerden biri olarak gördüğümüz Yunan hükümetinin AB için verdiği desteğe teşekkür ederiz."
Türk Defne'nin başkanı Tanşuğ Bleda amaçlarının zaman içinde iki ülke insanının gerçekleştirmiş bulunduğu kültürel sentezle hareketle Ege'nin iki yakası arasında dostluk köprüleri kurmak, halkların olabildiğince birbirlerini tanımasına hizmet etmek olduğunu anlattıktan sonra
önemli bir noktanın altını çiziyordu: "Her iki ülkeyi sadece kültürel dokuları değil geleceklerinin de birleştirdiği kuşkusuzdur. Ege'nin iki yakasının bir akciğer gibi birlikte çalıştığı zaman ne denli başarılı olunduğunu, tarih bize gösteriyor. Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üye olarak girmesinin bu iki ciğerin sağlıklı bir şekilde çalışmasını sağlayacağına ve birlikteliğin bölgemizi yeniden büyük bir dinamizm odağı haline getireceğine inanıyorum."
'Baklava nasıl yenir' dersleri
Konuşmalardan sonra Türk ve Yunan sanatçılarının ortak plastik sanatları sergisi açılıyor, sıra şarap ve zeytinyağı tadım törenine geliyordu. Ancak şarap ve zeytinyağı tatmaya gelenleri bir de sürpriz bekliyordu. Otobüste yol boyunca baklava ve börek dağıtıp, baklavanın nasıl yenileceği konusunda 'atom fiziğini anlatır gibi' dersler veren Karaköy Güllüoğlu'nun sahibi Nadir Güllü bu kez de Aleksandrapolis ahalisine baklava tattırıp beğenip beğenmediğini soruyordu. 'Beğendim' diyene bir baklava daha yediriyordu. Tabii o akşam hiç kimse 'Beğenmedim' dememişti.
Dostluk Festivali'nin iki günü de gece yat limanında Türk ve Yunan sanatçılarının verdiği konserle bitiyordu. İlk gün ünlü Yunanlı sanatçı Mitsias, ikinci gün de Ayla Algan'ın Yunus Emre'si konsere gelenleri adeta büyüledi. Ama sahneye çıkan ilginç bir grup daha vardı. Yunanistan'da yaşayan Türklerle iki Yunanlı gencin oluşturduğu 'Balkananatolia' grubunun Haydar Haydar'dan Zülfü Livaneli'nin bestelerine kadar pek çok şarkıyı hem Türkçe hem de Yunanca söylemelerini konseri izleyenlerin büyük coşkusuna yol açtı. Grubun solisti Halil Mustafa ısrarla "Biz Türk-Yunan grubu değiliz" diyordu. Halil Mustafa kendilerini "Biz Yunanistan'ın içinden çıkan bir grubuz" diye tanımlıyordu. Bu davranış da önemli bir değişimin işaretiydi. Türkiye'deki Rumlar gibi Yunanistan'da uzun süre ağır baskı altında kalan Türklerde de milliyetçi eğilimler ağırlık kazanmıştı. Ancak özellikle AB süreci ile birlikte Yunanistan'da azınlıklara yönelik baskıların giderek azalması, orada yaşayan Türkleri düşünce olarak olumlu etkilemiş.
Buradan da şu çıkıyor ki, Türklerle Yunanlılar sadece rakı ve uzo içerken, saz ve buzuki dinlerken, sirtaki ya da zeybek, kasap havası oynarken değil, yaşamın daha pek çok alanında birbirlerine benziyorlar.
Festivaldeki panelde Duygu Asena da bu benzerliğin altını çiziyordu:
"Şimdiye kadar pek çok yabancı ülkede kitaplarımla ilgili konuşma yapma fırsatı buldum. Her seferinde salonda beni dinleyenlerin hangileri Türk, hangileri değil hep anladım. Ama şimdi burada hanginiz Türk, hanginiz Yunanlı anlamam olanaksız."
Martılar uçuyor
CHP'li Kemal Anadol da bu benzerlikten olsa gerek "Martılar Ege'nin bir yakasından diğer yakasına özgürce uçuyor, ne pasaportları var ne de önyargıları. Martılar gibi olmamamız için bir sebep yok" diyordu. Tam da Kemal Anadol'un dediği gibi Türk ve Yunan Defnelerinin Ege'de yolculuğu başlamıştı. Aleksandrapolis'ten havalanıp bir Midilli'ye konacaklardı, bir Assos'a. Tıpkı Ege'nin martıları gibi...