'Dekolte açıklaması düşünce özgürlüğü değil'

'Dekolte açıklaması düşünce özgürlüğü değil'
'Dekolte açıklaması düşünce özgürlüğü değil'
Ak Parti'nin 64 kurucusundan biri olan Fatma Bostan Ünsal, dekolte tartışmasına parti içinden çok farklı bir bakış getirdi: Başörtülüler gitsinler Suudi Arabistan'da okusunlar" dediğinde bunu ifade özgürlüğü olarak görmemiştik. Etkili yerlerdeki insanların kişisel beyanlar konusunda kendini kısıtlaması gerekiyor

Fatma Bostan Ünsal AK Parti ’nin 64 kurucu üyesinden biri. Partisi Irak tezkeresini Meclis’ten geçirmeye çalışırken o Irak’a canlı kalkan olarak gitti. 2011 seçimlerde “Başörtülü aday yoksa oy da yok” dedi ve bu süreçte neredeyse partisinden istifa noktasına geldi. Gezi sürecinde ise “Camideki halılar bir tek insanımızın saçının teline değer mi?” diye sordu.Boğaziçi Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde yüksek lisans eğitimi alan, ABD ’de Georgetown Üniversitesi’nde laiklik üzerine çalışan, Başkent Kadın Platformu’nun kurucularından Ünsal, AK Parti’nin ilk yıllarında İnsan Haklarından Sorumlu Başkan Yardımcılığı . Hâlen Muş Alpaslan Üniversitesi’nde ders veriyor. Ünsal, Taraf gazetesinden Tuğba Tekerek'in sorularını yanıtladı:

 

Demokratikleşme paketinin en önemli maddelerinden biri kamuda başörtüsüne özgürlüktü. Siz bunun için çok mücadele etmiştiniz. Duyunca ne hissettiniz?


Çoktaaaan yapılması gereken bir şey nihayet yapılmış, diye hissettim.


Geç de olsa önemli bir ilerleme değil mi?

Eskiye nazaran ilerleme. Bu yasak kadınlar arasında bir ayrıma dayanıyordu: Başı açık kadınlar her yerde olabilir, başörtülüler ancak sokakta olabilir. Şimdi bazı kamu görevleri için serbestlik geldi ama mantık aynı: Başı açık olmak asıl durum. “Yargıda olur mu olmaz mı” diye soruyoruz. Artık kafamızda bu tür soruların olmaması gerekiyor.


“AK Parti bunları daha önce yapsaydı parti kapatma nedeni olabilirdi” deniyor. Haklı bir sebep değil mi bu?

Evet, gecikmenin bazı nedenleri var. Ama bu bir temel hak ve geç tanınmış olması nedeniyle bir mahcubiyetle gündeme gelmesi gerekir. Kürtçe için de durum aynı. “İnkar politikası vardı biz bunu yavaş yavaş kaldırıyoruz” diyorsunuz. O halde bütün bu yapılanlar bir tazmin. Onun mütevazılığıyla sunulmuş olsa insanlar pek itiraz etmeyecek. İnsanlar belki en çok da bu usule itiraz ediyor. Zaten gecikmiş bir hakkın teslimi için niçin müteşekkir olmamız gerekiyor ki? Kürtleri çok iyi anlayabiliyorum.


Kıyafet yönetmeliğinde başörtüsü yasağı kalktı ama dizüstünde etek, kolsuz bluz hâlâ yasak. Bu sizin için bir mesele mi?

Başörtüsü yasağı bizim için neden çok önemliydi? Çünkü insanlar işinden atılıyordu. Ben kolsuz bluz giydiği için işinden atılan duymadım. Ama tabii başörtüsü gibi diğer müdahalelere de karşı olduğumuzu söyleyebiliriz. Kamu görevlisi için ayrıntılı bir düzenlemeye de gerek yok. Öğretmen olmuş bir şahsa çocuklarımızı emanet ediyoruz ama nasıl giyineceği konusunda güvenmiyoruz.


Siz, “endişeli” başı açık kadınlara empati duyuyor musunuz?

Biz kamu hayatına yeni giriyoruz, özel alanda hiç çalışmamışız. O yüzden kadınlar nasıl ikincilleştiriliyor, pek iyi bilemeyiz. Ama benim üst düzey yönetici bir arkadaşım var, çok şikayetçi bu dönemde. Yeni dönem bürokrasiyle çok rahat edemediğini, önemli mağduriyetler yaşadığını, iş yapma kapasitesinin daraldığını söylüyor. O olmasa bu kadar farketmeyebilirdim. “Sizi başı örtülü diye evde oturtuyorlar, bizi de başı açık olduğumuz için” için diyor. Şimdi başörtülü kadınların büyük mesuliyeti var, bu kadınların mağduriyetlerini anlamak ve üstesinden gelebilmek için.


Bu belki de kadın hareketinde ciddi bir dönüşüm anlamına gelecek...

28 Şubat’ta kadın hareketi, başörtüsü meselesini çözebilecek güce sahipti. Ama maalesef bunda başarılı olamadı. Ben o kadar öyle düşünmüyorum ama Nilüfer Göle “ Türkiye ’deki kadın hareketi ölmüştür, bu kadar başörtülü kadının mağduriyetini gündem haline getirmemiştir” diyor. Bundan sonra kadın hareketinin çoğulculaşması, farklı referans alanlarını da içine alması, kimsenin kimseye üstün olmadığı, ortak müzakere alanının yaratılması gerekiyor. Yeni bir kadın hareketi veya kadın hareketinin farklı pencereleri olması gerekiyor.


Hükümet sözcüsü Hüseyin Çelik’in bir televizyon sunucusunun dekoltesine “aşırı” demesini ifade özgürlüğü sayabilir miyiz?

Demirel “Başörtülüler gitsinler Suudi Arabistan’da okusunlar” dediğinde bunu ifade özgürlüğü olarak görmemiştik. Etkili yerlerdeki insanların kişisel beyanlar konusunda kendini kısıtlaması gerekiyor. Çünkü bu sözden sonra başka şekilde inisiyatif alan insanlar oluyor. Bunun Hüseyin Çelik tarafından da anlaşıldığını sanıyorum. Çünkü onun sözlerinden sonra bir insan işini kaybetti. Üzülmüştür.


İkinci açıklamasında pek üzüntü belirtisi yoktu. “Duyarlılığımız toplumun genel duyarlılığı” diyordu.
28 Şubat’ta Türkiye’nin yüzde 80’i başörtüsünü destekliyordu, kadınların yüzde 65’i başını örtüyordu. Buna rağmen başörtüsünü yasaklama cinnetini yaşadı Türkiye. O kadar büyük bir mağduriyeti medya, iş dünyası destekledi. Arendt’in söylediği “kötülüğün sıradanlaşması”... Faili meçhuller döneminde, Hitler döneminde dehşet verici kötülükler normal hayatında son derece iyi olan insanlar tarafından yapılıyor. Budur 28 Şubat’tan çıkartacağımız ders. İnsanları yargılamak mesele değil. Baskıcı bir düşünce çok çeşitli kesimlerce desteklenip mağduriyete sebep olabilir. Bizim bu hassasiyetle iktidarda olmamız gerekiyor.

Başbakan da 2-3 sene önce “kadın-erkek eşit değil” demişti. Eşitlik derken aynılığı kastetmişti, sonra da “Kadın erkek eşitliğini güçlendirmek için çalışıyoruz” demişti ama ben Antep’e gittiğimde bir üniversite öğrencisi rahatlıkla “kadın erkek eşit değil, niye kadın çalışma hayatında olsun” diyordu. Başbakan’ın o sözleri açıklığa kavuşturulmadığı için AK Parti’li kadınlarda bir vebal vardır.


İşini kaybetmiş olması bir yana, siz bir kadının televizyonda o şekilde dekolte giyinmesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Herkes istediği gibi giyinebilmeli. “Kadın başörtülü olmasın”a nasıl itiraz ediyorsak “Şöyle olmasın” “Böyle olmasın”a da itiraz etmeliyiz. Ama tabii normal hayatta dekolte olmayan bir insan televiyonda buna zorlanıyorsa, bunu doğru bulmam. Sol hep söyler ya, kadının metalaşması, ona itirazım olur.


Demokratikleşme paketinde Kürtlerle ilgili atılan adımlara ne diyorsunuz?

Andımızın kaldırılmış olması özellikle o bölge için çok önemli. Ama en büyük problem anadilde eğitim. Bunu sadece özel okullara havale etmek, onları azınlık statüsüne koymak demek. Kürtçe devlet kanalı var da neden Kürtçe devlet eğitimi olmasın?

“Türklerin hassasiyetleri” diyorlar, “zamana ihtiyaç var” diyorlar...

O hassasiyetler bazen insan haklarına da aykırı olabiliyor. Bir arkadaşım söylüyordu. “Ben Kürdüm, bana ‘Türkiyeli’ demek zor gelmiyor. Ama bir Türk’e ‘Türkiyeliyim’ demek zor geliyor. Oysa Türk Türkiyeli ne kadar yakın. Benim katetteiğim mesafeye bak, ona bak.” O halde “Ne olursa olsun hassasiyeti koruyalım” değil de “Biraz da adaleti gözetelim” dememiz gerekiyor.



ŞERİF MARDİN'İN UYARISINA KATILIYORUM
Dekolteli kadına müdahalenin kadın hakları ihlali olduğunu düşünüyor musunuz?

İnsan hakları dersine girerken şunu söylerdik: Dünyanın herhangi bir yerinde bir insanın hakları ihlal edildiği zaman, bu sizin de haklarınızın da ihlal edildiği anlamına gelir. Çünkü sadece insan olduğunuz için bu haklara sahipsiniz, o yüzden dünyadaki her insanın durumuyla eşitsiniz. Kadına yönelik herhangi bir ihlal de o toplumdaki herkesin hakkının ihlalidir ve onları güdükleştirmektir. Evet, bu bağlamda dekolteli bir kadına yapılan ihlal bana da yapılmış demektir. Bu arada Şerif Mardin’in belki 10 senelik bir makalesi var. Oradaki uyarısına ben de çok katılıyorum.


Nedir o uyarı?

Diyor ki, “ANAP’tan itibaren sivil toplumda en aktif gruplar dindarmuhafazakarlar. Bir müzakere alanı olan sivil toplumun sağlıklı olması için, bu grupların kişisel özgürlüklere yaklaşımı belirleyici olacak.” Şerif Mardin genelde bu camiaların kişisel haklara yönelik kısıtlayıcı olduğunu söyleyip şüpheyle yaklaşıyor. Bu uyarıya katılıyorum. Buna çok dikkat etmeliyiz ama şu anda tam tersine kısıtlayıcı yönde reflekslerimiz var.



13 YAŞINDA ÖRTÜNDÜM


AK Parti milletvekili Mustafa Şentop “İlkokuldakiler de dahil öğrenciler başını örtebilmeli” dedi. Sizce de öyle mi?
Bence başı örtülülük ya da başı açıklık da “istenen” “benimsenen” birşey olmamalı. İnsan kendisini nasıl rahat hissediyorsa, o asıl olmalı.


Ama burada çocuktan bahsediyoruz...

Farketmez ki! Bazı çocuklar annesini görerek başını örtmek isteyebilir. Onu ne açması ne kapaması yönünde zorlamak gerekir. Rahat bırakalım. İngiltere’de de, her yerde de böyle ilköğretim.


Siz kaç yaşında örttünüz başınızı?
13-14 yaşındayken örttüm. Kuran kursuna gittim, oradaki hocamın etkisiyle... Annem de başörtülüydü, “Başörtülü olmak gerekir” diye düşünüyordum. Liseye başımı açarak gittim, o zor gelmiyordu. Ama üniversitede öyle değildi tabii.


Dinen kaç yaşında örtmek uygundur?

Buluğ çağında örtülür. Türkiye için, 12-13 yaşından sonra. Ortodoks anlayış o. Ama ilköğretim 8’inci sınıfta başını örtüp o okuldan o okula atılmış olanlar da var. Bu meseleyi topluma bırak, nasıl istiyorsa öyle yapsın.


O vakit belki de 7 yaşında hiçbir çocuğun örtündüğünü görmeyeceğiz...
Ben çocukken de okul dışında örtebilirdim ama örtmedim. Çocuk için başörtüsü ek bir şey. Çok pratik, rahat bir şey değil. Ama çok tutturan bir çocuk varsa da bırakın örtsün. Ben genel olarak İsmail Beşikçi’nin o tesbitine çok katılıyorum: İnsanların çeşitli kimlikleri var, hangisine baskı yapılırsa o güçlenir.



KADINA HIÇ Mİ VURMAYACAĞIZ?


AK Partili belediyeler sığınmaevi açmak konusunda pek hevesli değil? Neden sizce?

Bu kadına şiddet konuları ilk konuşulduğunda, “Mesela komşusu polise ihbar etsin mi” sorusu çıktığında Refah Partili bir arkadaş “aile mahremiyetine karışmak” demişti. Bu mahremiyet olur mu fiziksel bütünlüğe müdahale! Kadına yönelik şiddetin dine de karşı bir şey olduğu maalesef bizim camiada çok yerleşmiş bir şey değil. Kadına yönelik şiddetle ilgili yasal düzenleme ilk çıktığında da aklından hiç şiddet uygulamak bile geçmemiş insanlar bile “artık uygulayamayacak mıyız” demişti.


“Hiç mi vuramayacağız” yani!

İnsanlara, kimseye zarar vermemek gerektiğinin de namaz gibi öğretilmesi gerekiyor ama şiddet konusunda bir direnç var. Sığınmaevi konusunda insanlar bunu hep “Boşanmayı teşvik eder” diye görüyor. İslam’da boşanmak, istenmeyen bir şey ama olmayacak bir şey de değil. Oysa ki sığınmaevine giden kadına verilen destekle sağlıklı aileler kurulabilir.


LGBT BİZİM DE İMTAHINIMIZ


Paketten bir de nefret suçları düzenlemesi çıktı, ama medyadaki haberlere göre düzenlemede LGBT’ler (lezbiyen gay biseksüel trans) nefret mağduru sayılmayacak. Böyle birşey olabilir mi?
Bütün insan hakları onlar için de geçerli;yaşam hakkı, mülkiyet hakkı... Yaşadıkları yerden çıkartılıyorlar, ne hakla! Nefret suçu düzenlemesi onları da korumalı. Nefret suçunun en çok yöneldiği gruplar onlar. Yaşam tarzından dolayı mağdur olanlardan çok daha fazla mağdur oluyorlar. Başörtülüye yönelik bir yaralama, öldürme yok. Ama bu düzenleme, Avrupa Birliği’ne uyum kapsamında çıkartılıyor. AB bu konuda hassas, bence LGBT’ler de bu düzenlemenin içinde olur. Bakın Malezya anayasasında İslam olan bir ülke, İslam Üniversitesi’ne Müslüman kadınlar başörtüyle gitmek zorunda. Koca bir cami var ortasında. Orada onlar için üçüncü bir saf var. Gerçeğe gözünüzü kapatamazsınız. Ahmet Necdet Sezer “Başörtülü öğrenci yok.” demişti. Ama var. Bu da öyle.

Yani LGBT’ye camide yer açalım...

Normal cemaate iştirak etmeleri lazım. Orada rahat olamıyorlarsa, yapabilecekleri şey ayrı safsa ona da göz yummalıyız. Dışladığınız zaman sizden yardım da alamıyorlar. Sonra karşılıklı birbirini itme oluyor. Bu, sadece LGBT için değil, bizler için de imtihan. O kapıları kapatmak Allah’ın gücüne gider. O da bu arada düşünür taşınır. Eşcinselliği kendin için, çevren için çocuğun için uygun bulmazsın o ayrı. Ama iletişim kanallarının açık olması lazım. Beraber çalışacağız, yemek yiyeceğiz. İstiyorsa beraber namaz kılacağız. Söylenir, “Peygamber mescidinde yeri vardır” diye... (Taraf)