Demokrasi cini şişeden çıktı

Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, ANAP kongresinde, 'ulusal güvenlik' kavramının her türlü gelişmenin önünde bir engel olduğunu söyledi.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz, ANAP kongre- sinde, 'ulusal güvenlik' kavramının her türlü gelişmenin önünde bir engel olduğunu söyledi. İlkkez bir siyasetçi bu kavramı tartışmaya açtı. Genelkurmay Başkanlığı ise bu kavramın 'bir siyasi parti kongresinde konuşulamayacağını' söyleyerek, güvenlikle siyaseti birbirinden ayırdı ve Yılmaz'a hakaret etti. Önce, ANAP dışındaki siyasetçilerin, ordunun tavrı karşısında neden bu kadar sessiz kaldıklarını sormak istiyorum. Niye böyle korkak bizim siyasetçiler?
Bu, demokrasinin algılanmasıyla, bizdeki siyasi kültürle ilgili bir sorun. 28 Şubat'ta da Yılmaz geri durmuştu. İlkeden çok çıkarın önde olduğu, faydaya göre ilkelerin şahsileştirildiği bir siyaset arenası var Türkiye'de. Bizim siyasetçinin meselesi hiçbir zaman 'askerin siyasetteki konumu'yla ilgili olmadı. Bütün istediği askere yakın durmak, onun iktidarını paylaşmak oldu. Ancak Yılmaz'ın son çıkışı ilk defa bu ilkesiz, yerleşik görüntüyü kırdı. Siyasetçilerin sessiz kalmalarında korkunun da payı var tabii. Çünkü bu ülkedeki iktidar ilişkisinde, askerin istediğini yapmayan siyasetçinin kayba uğrayacağı biliniyor. 'Siyasetçi yanında kefenini taşır' diye boşuna dememişler. Siyasetçi sadece başının belaya girmesinden korkmuyor, meşruiyetini yitirmekten de korkuyor. Çünkü askerin karşısındaki herkes gayrimeşru duruma düşürülüyor.
Genelkurmay Başkanlığı, Başbakan Yardımcısı'nı 'onursuzlukla' suçladı. Bu, soğukkanlı bir üslup olarak değerlendirilemez. Genelkurmay niye böyle bir üslup kaymasına yol açacak kadar sinirli sizce?
Bu bildiriyi, içeriği ve zamanlamasıyla bugüne kadar yapılanlar arasında en az akıllı açıklama olarak görmek lazım. Aslında asker, AB yolunda Türkiye'nin içine girdiği değişim sürecinde, kendisinin hâkim olduğu alanı ve yetkileri kaybedeceği kaygısını yaşıyor. Bu kadar sert, anlamsız, kendini ele veren bir bildiri de zaten, askerin kendi alanını savunma refleksinin bir ifadesidir. Asker, yaşadığımız ekonomik krizin büyük bir devlet restorasyonunu devreye soktuğunu görüyor ve bu restorasyonun, askerin devlet içindeki özerk
alanının daraltılmasıyla biteceğini biliyor. AB'ye üyelik hızlandıkça otoriterleşme girişimleri de hızlandı. Üç ayda bir Silahlı Kuvvetler ya Genelkurmay açıklamasıyla ya da bir istihbarat raporuyla değişim projelerinden ötürü ortaya çıkabilecek tehlikeleri nasıl bertaraf ederim kaygısıyla adımlar attı. Devletin işleyişi daha otoriter kılınmak istendi. Mesela 4422 sayılı Çetelerle Mücadele Yasası kullanılarak, DGM savcılarına jandarmaya görev verme imkânı sağlandı. Böylece asker, siyasi ve ekonomik alanda operasyonlara giren, İçişleri Bakanlığı'nı fiilen ikame eden bir rol oynamaya başladı. Bu, hukuk alanının daralması, siyasallaşması ve militerleşmesidir.
Genelkurmay, Mesut Yılmaz'ın açıklamasını
'dünyaya şikâyet' diye niteledi. Böyle konuların tartışılmamasını istedi. Güvenlikle ilgili tartışmaların halktan habersiz mi yapılmasını istiyor Genelkurmay?

Ulusal güvenlik tüm toplum hayatını ilgilendirir. Ama insanların günlük hayatını ilgilendiren bu konu Türk uygulamasında insanlardan habersiz yapılır ve bunu başbakan yardımcısı da, başbakan da kamuoyunda tartışamaz. Bu konu topluma ve siyasi partilere yasaklanır. Oysa siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır ve bu konunun tartışılacağı en meşru, en katılımcı zemindir. Demokrasi katılma, hak arama ve hesap sorma hakkıdır. Ne kadar yasaklanmak istenirse istensin, Türkiye demokrasiye karşı duruşları artık tartışıyor. Cin şişeden çıktı.
Genelkurmay'ın açıklaması siyasileri korkuttu ama medya her seferkinin aksine bu kez sesini yükseltti. Medya, ordunun her türlü tartışmayı engellemeye çalışmasından rahatsız mı olmaya başladı?
Acaba bu çıkışı Tayyip Erdoğan yapsaydı basın gene aynı tepkiyi verir miydi? Vermezdi. Mesut Yılmaz, bu ülkede özel sektörün devletle kurabileceği ilişkinin tek köprüsüdür. Bu basın için de geçerlidir. Ama yine de basın kendi faydasından hareketle de olsa ilk kez bazı ilkeleri fark etti. İlk defa bütün gazeteler ve yazarların büyük çoğunluğu, bu meseleyi bir demokratik ilke, bir değişim meselesi olarak tanımladılar. Basın, askerin bu çıkışıyla AB yolunda Türkiye'nin büyük yara alacağını düşündü. Bu düşünceden hareketle de, Silahlı Kuvvetler'e 'Siyasi parti gibi hareket ediyorsun, yaptığın meşru değil' deme gücünü kendisinde buldu. Basının bu demokratik tutumu Türkiye'de bir milat olacak. Yalnız şunu da ekleyeyim, bütün gazeteler derken Yeni Şafak'ı saymıyorum, o da Tayyip Erdoğan gibi bu konu yokmuş gibi davrandı. Kendine demokrat olmaktır bu. Erdoğan ilk ciddi sınavında sınıfta kaldı.
Şimdi izninizle gelelim asıl konumuza. Mehmet Altan, 'Türkiye, milli güvenlik devleti olduğu için, özgürleşmeyi ve zenginleşmeyi tartışamıyor' diye yazmıştı. Şimdi de Mesut Yılmaz 'ulusal güvenlikten' yakındı. Bu 'güvenlik' meselesi sizce hayatımızın neresinde duruyor? Özgürleşmemizi ve zenginleşmemezi engelliyor mu gerçekten?
Kesinlikle. Türkiye, savunma alanını 'savaş yönetimi' modeliyle örgütlemiştir. 1920'de kurduğu modeli, 2000'de daha da pekiştirmek istiyor. Mesela 1924'te Genelkurmay Başkanlığı, Güneydoğu'da okullaşmayı ayrılıkçı hareketler azar diye veto etmişti. Bugün oturup düşünelim, acaba o gün alınan kararların bugünkü Güneydoğu sorununda payı nedir? Okullaşmayı engellemek sorunları bastırdı mı, yoksa azdırdı mı? İşte bu savunma mantığı, bugüne dek artarak sürdü. 1961 Anayasası'yla hayatımıza giren Milli Güvenlik Kurulu'nu ve milli güvenlik kavramını bugünkü anayasamız, 'Toplumun huzuru ve refahını sağlamak' olarak tanımlıyor. Oysa refah ve huzur günlük hayatımızı ilgilendiren siyasi bir alandır ve bunu sağlamak hükümetin işidir.
Yılmaz, 'ulusal güvenlik'ten yakınırken, ne yapılmasını istiyor?
Yılmaz'ın kafasında büyük ihtimalle birinci sırada hukukun siyasallaşması var. İkincisi sırada da, AB'ye ilişkin temel kararlarda askerin müdahalesiyle ortaya çıkan sorunlar var. Mesela yerel yönetim reformunu Türkiye yapmak zorunda. Fakat bunun güvenlik nedeniyle yapılamayacağı söyleniyor. Kürtçe eğitim konusunda da Türkiye aynı nedenle gereken adımları atamıyor.
Genelkurmay, 'Ulusal güvenliği tartışamazsınız' derken ne istiyor?
Söylediği açık. 'Siyasete ve topluma güvenmiyorum. Temel kararlar Genelkurmay'da, MGK'da alınmalı' diyor.
Eğer siyasilerin tartışamayacağı konular varsa, onlar ancak MGK' da tartışılabilirse, siyaset, partiler ve parlamento ne işe yarar?
Temel sorunumuz bu zaten. Türkiye sorununu yanlış tartışıyor. Sorunlarının siyasetten kaynaklandığı zannedip, siyasilerin üstüne gidiyor. Oysa Türkiye'de hiçbir siyasi sorumluluk taşımayan ama siyasi yetkileri bulunan kişi ve kurumlar var. Bir de siyasi sorumluluk taşıyıp hiçbir yetkisi olmayan siviller var. Yetki ve sorumluluk birbirinden bu kadar koparıldığında, sorumluluk taşımadan yetki kullanan kişi o yetkiyi alabildiğine kullanır. Ama biz, bu 'sorumsuz yetkilileri' görmezden gelip, hep 'sorumlu yetkisizlerden' hesap soruyoruz. Eğer siyaset hastalıklıysa, karar alamıyorsa, kirliyse, siyasetin iktidar alanı çok dar olduğu için bu böyledir. Siyasi partilere, toplumun talepleriyle ilgili siyaset yapmalarına izin verilmiyor ki... Siyasetin iktidar alanını ulusal güvenlik daraltıyor. Siyasetçinin bu ülkede bırakın dış politika ya da demokratikleşmede söz sahibi olmamasını, hiçbir hükümet Kayseri'den aşağıya kendi bakanlıklarının bütçesine ve harcamasına bile hâkim değildir.
Anlamadım...
Doğu'da, gerek bütçelerin hazırlanmasında gerek o bütçenin kullanılmasında hâkim olan, o bölgedeki asayiş komutanlıklarıdır. Hiyerarşiler altüst olmuştur. Siz bugün siyasi parti olarak Güneydoğu'da 'yerel inisiyatif, katılım ve birey hakkı' deyip, bir ekonomik program geliştiremezsiniz. Geliştirdiğiniz zaman uygulama sorunlarıyla karşılaşırsınız. Güneydoğu gezisinde, eski Genelkurmay Genel Sekreteri Erol Özkasnak, yerel yönetim reformuyla ilgili 'Büyük sorunlardan biri, Güneydoğu'daki devlet memurlarının Kürt kökenli olmasıdır' demişti. Bu merkeziyetçi, katılmayı, yerel inisiyatifi, insanı devre dışı bırakan bir bakış açısıdır.
Bizim bir MGK Genel Sekreterliği yasamız var. Bu yasa, Genel Sekreterliğe ne tür yetkiler veriyor?
1983'te yenilenen MGK Genel Sekreterliği Yasası, milli güvenliğin ekonomik, sosyal, kültürel ve teknolojik gelişmelerden oluştuğunu söyler. MGK'ya bütün bu gelişmeleri takip etme, denetleme, yönlendirme yetkisi verir. Böylece ulusal güvenlik dediğimiz şey, hepimizin özel hayatına kadar giren bir çerçevede oluşur. Yani kültürel örgütlenmelerimiz, sosyal taleplerimiz, ekonomik ve politik adımlarımız milli güvenlik kavramı içinde sayılır ve toplumun her alanı MGK ve benzer kurulların yönlendirmesi altına girer. Bunun sonucunda da karşımıza şöyle bir şema çıkar. Milli güvenlik, siyaset kavramının yerine geçer. MGK hükümeti ikame eder. MGK Genel Sekreterliği de neredeyse başbakanı ikame
eder. Zira yasayla MGK Genel Sekterliği'ne kamu kurum ve kuruluşlarını başbakan adına denetleme, onlarla ilişki kurma ve talimat verme yetkisi vermiştir. Bu, Anayasa'ya aykırıdır.
MGK Genel Sekreterliği Yasası Anayasa'ya aykırı mı?
Evet. Çünkü başbakan, yetkisini devredemez. 28 Şubat'tan hemen önce çıkan Kriz Masası Yönetmeliği'yle Genel Sekreterliğin yetkileri had safhaya çıkarıldı. Genel sekretere, başbakan adına 'Kriz başlamıştır. Krizle ilgili politikalar şunlardır, şunlar uygulanacaktır' deme yetkisi verildi. Ayrıca, kamu kuruluşlarında Batı Çalışma Grubu gibi örgütlenmelerin yapılması imkânı da sağlandı. Batı Çalışma Grubu, Türkiye'deki bütün bakanlıklardaki kişilerin kimler olduğunu, nereden geldiğini arşivleyecek kadar geniş bir istihbarat çalışması yapmış büyük bir bilgi bankasıdır. Asıl meselesi, devletteki kişilerin kimliklerinin belirlenmesiyle ilgilidir.
Türkiye'de iki hükümet mi var bu durumda?
Türkiye'de bir tane hükümet var. O da MGK. Genel sekreterliğinin koordinasyonundaki Milli Siyaset Belgesi'nde, basından internete, sosyal yaşantımızdan, eğitim ve sağlık sorunlarına kadar toplumun hayatını oluşturan unsurların hemen hepsi 'milli menfaat' tanımının içinde yer alır. Batı ülkelerinde de milli güvenlik kavramı ve kurulları vardır ama orada bizdeki gibi demokratikleşme paketi bu kavramın içine girmez. Ayrıca bütün NATO ülkelerinde milli güvenlik kurulları sivildir. Bizdeki ise askeridir. Özetle, bizim sorunumuz milli güvenlik alanının çok geniş olmasıdır. Başbakan, bu geniş alandaki bütün yetkilerini yasalar ve genelgelerle MGK Genel Sekreteri'ne devretmektedir. Genel Sekreterlik de topladığı bilgilerle asayiş politikaları geliştirmektedir. Türkiye her sorununu asayiş politikalarıyla çözmeye çalışır ve sonuçta asayiş politikalarından dolayı sürekli tıkanır da tıkanır.
Parlamento, genel sekreterliği denetleyebiliyor mu?
Hayır. Genelkurmayca atanan Genel sekreter, Türkiye'de on dört orgeneralden biridir. Siyasi sorumluluğu yoktur.
Halkın ve parlamentonun denetimi dışında bir kurum olabilir mi?
Demokrasilerde olamaz. Ama bizde devletin işleyişi, askeridir. Sosyal, ekonomik, siyasi bütün sorunlar asayiş paketi içinde görülür ve aslında asayiş sorunu olmayan sorunlar bile sonunda asayiş sorunu haline getirilir. Bunun sonucunda da toplumda bir kaos, huzursuzluk yaşanır. Sorunlar büyür, bu önce bir siyaset krizine, sonra da bir yönetim ve devlet krizine yol açar. Bir sistemin kendini imha etmesidir bu.
Niye askerler denetim dışında kalmak konusunda bu kadar ısrarlılar? Siyasilerin birer hain olduğunu mu düşünüyorlar?
Siyasilere güvenmedikleri açık. Kemalist ideoloji denilen aşırı merkeziyetçi ideolojinin özünde, topluma yönelik bir güvensizlik, toplumdan gelen her talebin tehlikeli olarak algılanması ve siyasetçinin sürekli hata yapacağı ve ülkeyi yanlış yere götüreceği düşüncesi vardır. Asker siyaset üstündeki denetim mekanizmasını bundan dolayı oluşturur. Çünkü siyasetçiyi denetlerken, toplumu da denetlemiş olur.
Ülkenin silahlı gücü, parlamentodan, siyasetten ve halktan böylesine kuşku duyarken, Türkiye nasıl demokrasiye geçebilir?
Türkiye'nin demokrasiye geçmesinin bir tek koşulu var. Önce devlet işleyişi sivilleştirilmeli. Asker siyasetten uzaklaştırılmalı. Asker, askeri işlerle iştigal etmeli. Bu da ancak siyasi partiler ve kamuoyu oluşturucuları eliyle yapılabilir.
Bu yüzden zaten Yılmaz'ın çıkışı ve basında oluşan tepki bu yönde atılmış çok önemli bir adımdır.
Ordu, bütün sorunları bir 'güvenlik' meselesi diye görüyor. Siyasetin sınırlarını daraltmak ister gibi duruyor. Dünya ise bizden tam demokrasi istiyor. Bu çelişki nasıl sonuçlanacak?
Türkiye, ya siyasetteki ve ekonomideki sıkıntının, devletteki yapılanmadan kaynaklandığını görecek ve bunun üzerine demokratikleşecek, sivilleşecek. Ya da sistem daha da otoriterleşecek, Türkiye AB'den kopacak. Kriz derinleşecek, ara rejimler kurulacak. Böyle bir tehlike söz konusu. Ama ben Türkiye'nin demokrasiye geçmeyi becerebileceğini düşünüyorum. Bu kolay olmayacak ama 2010'da Türkiye sorunlarını radikal bir biçimde aşmış olacak. Tarihte de böyle olmuştur. Türkiye Batı'ya ne zaman yaklaşsa, bir travma yaşar. Bu sarsıntıda hem değişimcilik, hem devletçilik, hem de milliyetçilik yükselir. Yine üçü birden yükseldi.
Ali Bayramoğlu NEDEN?
Türkiye'de son olarak Mesut Yılmaz'ın konuşmasıyla birlikte bir 'ulusal güvenlik' tartışması başladı. Ama aslında tartışılan ulusal güvenlik konusu değil. Henüz hiç kimse ulusal güvenlikle ilgili fikrini söylemedi. Bizim şu anda tartıştığımız, Türkiye'de neyi tartışıp neyi tartışamayacağımız konusu... Türkiye'deki tartışmaların sınırını belirleyen tek gücün Genelkurmay olup olmayacağı konusu... Bu konuda çok sayıda köşe yazısı yazan,
'Askeri İktidar' isimli bir de kitap hazırlamakta olan Ali Bayramoğlu'yla tartışma konularının Türkiye'de neden sınırlandığını, asker-sivil ilişkilerini, ulusal güvenliğin ne anlama geldiğini, Türkiye'nin nasıl bir yol ayrımında olduğunu konuştuk. 1999'a dek Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü'nde öğretim üyeliği yapan Ali Bayramoğlu, Yeni Yüzyıl'da başladığı gazete köşe yazarlığını,
Sabah gazetesinde sürdürüyor. '28 Şubat Bir Müdahale'nin Güncesi' ve 'İslami Hareketin Sosyolojisi' isimli iki de kitabı olan Bayramoğlu'nun doktora tezi de askerin devlet içindeki yapılanması ve askeri otoritenin tesisi konusundaydı.