Demokrasinin asıl düşmanları

Demokrasinin asıl düşmanları
Demokrasinin asıl düşmanları

ODTÜ ye çeşitli üniversitelerden destek gelirken, Hüseyin Gülerce (aşağıda) gerçekleri köşesinden açıkladı.

Şimdiki konjonktür, iktidarı hedef alan her türden haklı muhalefetin vesayetçi/darbeci olarak damgalanması ve gözden düşürülmesine, daha önce hiç olmadığı ölçüde, cevaz veren bir konjonktür
Haber: GENCER ÇAKIR / Arşivi

İktidarlar, her ne kadar “çoğunluk”a dayansalar da, kendilerine mutlaka bir “iç düşman” yaratmak zorundadır. Zira amaç iktidarda kalmayı kalıcılaştırmak ya da kurulu iktidarı üretmek ve yeniden-üretmektir. Yeniden-üretimin kesintiye uğraması da iktidarın düzgün işleyen metabolik yapısında ciddi bozuklukların ve hatta kalıcı bazı hastalıkların oluşmasına yol açabilir. Onun için iktidarın yeniden-üretimini bozacak tüm “çıbanbaşları” koparılmalı ve sistem kendi halinde işlemeye bırakılmalıdır.
Buradaki “iktidar” kavramı, her türlü somutluğun dışında kullanıldı. Ama ilerleyen satırlarda kavramı “soyut” halinden çıkarıp “somut” halde kullanmaya çalışacağız.
Öğrenci olayları üzerine çokça şey yazıldı, çizildi, söylendi. Şaşkınlığımı mazur görün ama bunlar arasında beni en çok etkileyen Hüseyin Gülerce’nin yazdıkları oldu. Yanlış anlaşılmasın, “etkileyen” derken “şaşırtan” demek istedim. “ODTÜ: Bitirme planı bitmedi” (Zaman, 26.12.2012) başlıklı yazısında Gülerce, “ODTÜ’de olanlar neyi anlatıyor?” diye soruyor ve şöyle cevap veriyor: “Bu ülkede vesayetten demokrasiye geçiş için tarihî bir mücadele veriliyor. Zorda kalan vesayet direniyor. AK Parti ’yi kapatmaya bile teşebbüs edenler şu an sadece kısmî bir zaaf yaşıyorlar. Ellerinde kaos zemini hazırlama ve iktidarı zaafa uğratma adına sadece iki silah kaldı: PKK terörü ve üniversite olayları…” Dolayısıyla Gülerce’ye göre, “…ODTÜ’de olup bitenler asla öğrenci protestosu değildir. Profesyonelce tezgâhlanmış [bir] tertiptir” (!) 

Peki, asıl amaç neymiş? 

Sorunun cevabı için Gülerce’nin hemen iki gün sonra kaleme aldığı “Derin devlet şimdi ne yapıyor?” (Zaman, 28.12.2012) başlıklı makalesine gidelim: “O derin yapı temelde, kaybettiği gücü yani asırlık inisiyatifi yeniden elde etme peşindedir. Vesayet, mevzilerin değil, topyekûn eski gücünün peşindedir. Hedef, mevziler değil, AK Parti iktidarının sarsılması ve çökertilmesidir. Hedefe, iki strateji üzerinden gidiliyor.” O iki strateji de şöyle açıklanıyor: “Birinci strateji, AK Parti’nin artık güven ve emniyeti sağlayamadığı, on bir yıldan beri hâlâ devleti yönetme kabiliyeti sergileyemediği üzerinedir. PKK terörünün azdırılması bunun içindir. Uludere tezgâhı, Afyon’da cephanelik faciası, Suriye’nin jetimizi düşürmesi aynı stratejinin parçalarıdır. Marjinal sol örgütlerde, uyuyan hücrelerin uyandırılması, polise yönelik saldırı ve suikastlar, son olarak üniversitelerdeki provokasyonlar bu gözle bir daha görülmelidir.” Şimdi de ikinci stratejiye bakalım: “İkinci strateji, AK Parti bünyesinde çatlak ve demokratikleşme için AK Parti’ye destek veren makul çoğunluğun küstürülmesidir” vs. Sanırım daha fazla alıntı yapmaya gerek yok. 

Sivil siyaset hakisi 

Az önceki iki makaleyi ilk okuduğumda aklıma şu gelmişti: “Paranoyanın vardığı son radde.”
Düşünün ki her türden (ama her türden) muhalefet meğer “darbe komplosu” olarak algılanıyormuş!
Muhalefetteki çeşitliliği tek bir potada “eritmek” ve hepsini vesayetçi/darbeci kampın içinde tanımlamak, olsa olsa her “güçlü” iktidarın kendini üretme ve yeniden-üretme sürecinde, bu sürecin kesintiye uğramaması için başvurduğu bir “iç düşman” paranoyasıyla açıklanabilir; zira bunun akılla, izanla açıklanabilir başka bir tarafı yok.
Tabii bu paranoya, siyaseti sivil/asker “ikiliği” içinde okumaya yaslanan bir bakışın yansıması, şüphesiz. Buna göre bir tarafta “asker” var, diğer tarafta “siviller” var ve demokrasi de “sivil siyaset”in renginin “hâkisizleştirilmesi” yani askerden arındırılması şeklinde algılanıyor. Gelin görün ki, Türkiye ’nin yakın siyasi geçmişi, sapla samanın yani “sivil” alanla “askeri” alanın birbiri içine geçişi, birbiriyle kaynaşmasının tipik bir örneği değil mi?
Bugün Özal’ın zehirlenip zehirlenmediğini tartışaduralım, Özal’ın darbe “mahsulü” bir lider olduğunu, iktidarı boyunca “muadilleri” Reagan ve Thatcher gibi “sivil alanı” olabildiğince “hâkileştirmeye” çalıştığını ve bu konuda da –“asker” sağolsun- başarı sağladığını rahatlıkla söyleyebiliyorken, nasıl olur da Özal’ı ilahlaştırmaya çalışırız, anlamak gerçekten güç!
Aslında yapılmak istenen şu: Neoliberal taarruz, dün de bugün de (ama bugün daha da şiddetli) girilmedik neresi varsa oralara nüfuz etmeye çalışıyor; “katı” alanlar her geçen gün “esnek”leştiriliyor vs. Doğal olarak da bu taarruz İspanya’da, Yunanistan’da, Fransa’da, İtalya’da, ABD’de vs. nasıl tepki buluyorsa Türkiye’de de tepki buluyor. Son örnek Şişecam işçileri…
Şimdi işçiler yıllarını verdikleri fabrikalarını işgal etmekle “AK Parti iktidarının sarsılması ve çökertilmesi” işine mi soyunuyorlar, yoksa “demokrasiyi” tesis etmeye soyunan bir iktidarın çatısı altında yürütülen neo-liberal taarruza karşı direnerek, bizlere demokratik mücadelenin nasıl olması gerektiğini mi göstermeye çalışıyorlar?
İktidar tarafından bakarsanız, öğrenciler gibi bu işçiler de “darbeci” ve asıl amaçları da “AK Parti iktidarının sarsılması ve çökertilmesi”!
Özetle, şimdiki konjonktür, iktidarı hedef alan her türden haklı muhalefetin vesayetçi/darbeci olarak damgalanması ve gözden düşürülmesine, daha önce hiç olmadığı ölçüde, cevaz veren bir konjonktür.
İktidarın yeniden-üretimi pürüzsüz sağlanırken kimi “iç düşmanlar” yaratarak mağduru oynamak… İşte yapılan tam da bu aslında.
Ama şurası gözden kaçırılıyor: Her “yeniden-üretim” süreci, pürüzsüz olmak şöyle dursun, “kriz” yaratma potansiyeli taşıyan da bir süreç aynı zamanda. Belki bugün AKP iktidarının bu kadar “otoriterleşmesi” bu gözle de okunabilir.
*Sosyolog