Dersim'i 'tanıtan' kadın

12 Eylül'ün vahşi sorgusunda; bir dişi kırılmıştı, sol kolunu kullanamıyordu, çenesi çıkmış, saçlarının yarısı koparılmıştı. Sekiz kilo vermişti 40 günde. Gözaltındayken 'tekerlekte çevrilmiş', elektrik verilmiş, filistin askısına alınmıştı. 18 yaşında kızdı bunları yaşadığında.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

12 Eylül'ün vahşi sorgusunda; bir dişi kırılmıştı, sol kolunu kullanamıyordu, çenesi çıkmış, saçlarının yarısı koparılmıştı. Sekiz kilo vermişti 40 günde. Gözaltındayken 'tekerlekte çevrilmiş', elektrik verilmiş, filistin askısına alınmıştı. 18 yaşında kızdı bunları yaşadığında.
Daha fazlasını anlatmak istemiyordu, ama her şeye karşın 'yoldaşlar'ını satmamıştı. Belki de bunda, Düzgü Baba'ların, Seyit Rıza'ların, Hıdır Aslan'ların huyundan, boyun eğmeyen insanların, isyanların toprağından, Munzur'un, Kutu Deresi'nin suyundan gelmesinin belirleyici bir etkisi vardı.
Pülümür'ün Çobanyıldızı'ndandı. Babası daha 10 yaşındayken 'gurbetçi' olmuştu Pülümür'den İstanbul'a. Çünkü doğduğu topraklarda yokluk ve yoksulluk vardı, İstanbul'da ise 'meçhul bir umut'.
Daha ilkokul birinci sınıftayken ailesiyle birlikte göçmüştü İstanbul'a.
O yıllar, insanların yoksulluklarını bilinçle bilediği günlerdi. Evlerinin bir duvarında Yılmaz Güney'in, diğerinde 'Umudumuz Karaoğlan' Bülent Ecevit'in fotoğrafları vardı. 'Çocuklara masallar' yerine evde Deniz Gezmiş'ler anlatılırdı.
Ezelden devrimci
Bu nedenle kendini bildiğinden beri 'devrimci'ydi. Artık İstanbul'da yaşıyorlardı ama geldikleri kentin kültürünü hiç terk etmemişlerdi. Lisede halkoyunu oynuyor, halkoyunu dersleri veriyordu. Siyasi poliste bu özelliğinden dolayı onu kısaca 'Folklorcu Nimet' olarak biliyordu.
12 Eylül'e, liseyi bitirmiş, üniversiteye hazırlık için dershaneye giden bir öğrenci olarak yakalanmıştı. Önce Gayrettepe'de sorgu, arkasından Selimiye'de gözetim, sonra da Metris Cezaevi. Bu süreçte polis çıkan 'yoldaş'ları, itirafçı olan örgüt şefini, gözaltında ölümleri, gözaltında kayıpları, ihanetleri, kahramanlıkları görmüştü.
İki buçuk ay yattı cezaevinde. Tanıdığı, tanımadığı birçok kişinin ifadesi vardı aleyhinde. Ama ne önüne gelen isim listesini imzalamıştı, ne de kendi anlattıkları dışında başka bir ifade metnini. Birkaç satırdan fazla değildi poliste altını imzaladığı anlatımı. Çıkarıldığı ilk duruşmada serbest bırakıldı.
"Dışarı çıktım ama geride bıraktığım, içeride kalan insanları merak ediyordum. Bütün yaşadığım süreçten çok etkilenmiştim. Neydik, ne yaptık, kimdik diye sorguladım kendimi içeriden çıkınca.
Bir şeyler yapmam gerektiğini düşündüm ama çok karanlık günlerdi, önceleri kestiremedim ne yapacağımı. Sonra cezaevi önlerine gittim. Çezaevinden çıkan arkadaşları aradım. Cezaevlerinde büyük sorunlar yaşanıyordu. Bazı insanlar bir şeyler yapmaya çalışıyordu. Bunlardan biri de Avukat Gülçin Çaylıgil'di. Tutuklu yakınlarıyla birlikte koşulların düzeltilmesi için çaba gösteriyorduk ama gittiğimiz her kapı yüzümüze kapatılıyordu. İşte bu süreçte insan hakları da dillendirilmeye başlandı. Toplantılar yapıyordu. Ama ciddi bir takip altındaydık. Kimimiz en geniş anlamda insan haklarını savunuyordu, kimileri de cezaevi eksenli, tutuklular üzerinden bir kavram geliştirmeye çalışıyordu. İşte İnsan Hakları Derneği de bu süreçte kuruldu."
Artık Nimet Tanrıkulu'nun yaşamı, insan haklarından sabıkalı 12 Eylül rejiminin vicdan zaptiyesi gibidir. İdam cezalarının affı için eylemler, cezaevlerindeki tek tip uygulamalara karşı duruşlar, gözaltında kayıpları aramalar, barış zincirleri, barış trenleri, kadınların siyahlı protestosu, çocuk hakları, cezaevlerinde açlık grevleri, ölüm oruçları süreci, 'Munzuruma dokunma' kampanyaları, en uzun süreni de Cumartesi Anneleri. İnsan için yapılan her eylemde vardır Nimet. Kiminde coplanır, kiminde gözaltına alınır, kiminde de tutuklanır. Kaç kez gözaltına alındığını hatırlamıyor bile, açılan dava sayısını da...
Bu süreçte elbette doğup büyüdüğü topraklar, kültürüyle beslendiği coğrafya hep aklındaydı. Önce Tuncelililer Eğitim ve Sağlık Vakfı'nın kuruluşuna katılmıştı Nimet. Sonra Tunceli Kültür ve Dayanışma Derneği'nde yöneticilik yaptı. O dernek de kapatılınca, Tuncelililer Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nin kurucu başkanı oldu.
Gönderdikleri tüzüğe iki itiraz geldi idareden.
Birincisi, derneğin amaçları arasında 'Akademi kurmak' yazıyordu ve
Dernekler Kanunu'nda böyle bir hüküm olmadığından, ayrıca kurulacak akademinin niteliğinin tam belirlenmemesinden dolayı bu ibarenin tüzük metninden çıkarılması...
Yani yasada 'akademi kurmak' yoksa, bunu idare olumsuz yorumlar ve sana akademi kurdurmaz. Bir de 'Niteliği nedir' diye sormak yerine 'Niteliği belli olmadığından kurulmamasına' diyebilir. Ne de olsa burası Türkiye, yok öyle...
Ama ikincisi ve daha önemlisi de 'Dersim' sözcüğüyle ilgiliydi.
"Tüzükte 'Dersim Kültür ve Eğitim Vakfı'nı kurabilir' ibaresi vardır. Resmi literatürde Tunceli adı; Dersim olarak kullanılmamaktadır. Bu nedenle bu ibare 'Tunceli Eğitim ve Kültür Vakfı' olarak değiştirilmelidir.
...ve Dersim direnişi başlıyor
İlk itiraza hiç karşı durulmadı. Ancak iş 'Dersim'e gelince bu 'gizli yasaklı' sözcük için direnme kararı aldılar. Uzun bir süreç başladı. Beyoğlu Kaymakamlığı'na gönderilen itiraz yasızında tarihten örnekler vererek, Osmanlı Meclisi Mebusanı'nda Hasan Hayri Bey'in Dersim Mebusu
sıfatıyla yer aldığını, 1923'te açılan TBMM'de Hasan Hayri Bey'in yine 'Dersim Mebusu' olarak yer aldığını, 1923'te seçilen ikinci mecliste Dersim Vilayeti Mebusları'nın yer aldığını, hatta daha eskilere giderek Dersim'in 1514'te Osmanlı'ya bağlandığını, 1847'de Erzurum Vilayeti'ne bağlı bir Dersim Sancağı olduğunu anlattılar.
Hatta "Dersim adı değiştirilerek yerine Tunçeli/Tunceli adı verilmesi konusunda herhangi bir resmi açıklama yapılmadığı için görüş sunamıyoruz. Ancak Dersim Vilayeti tarihinde Tunçeli/Tunceli diye bir yer adının bulunmadığı bilinmektedir. Resmi olarak il adı Tunceli olarak kullanılmakta ise de kültür, sanat, edebiyat alanında ve inanç boyutuyla taşınan doku bu yöreyi hâlâ 'Dersim' olarak tanımlamamızı gerektirmektedir" dediler.
İtirazlarına ayrıca Türkiye Cumhuriyeti devleti sınırları içinde benzer başka tarihsel kültür havzaları bulunduğunu, örneğin Kapadokia ve Karia gibi adlara itiraz edilmediğini de anlattılar. Bir de kronoloji eklediler Dersim'e ilişkin. O kronolojiden de anlaşılıyordu ki 1936'dan beri adı Tunceli olan, yani 67 yıldır 'Tunceli' olarak anılan bölge 670 yıldır 'Dersim' olarak biliniyor.
Mücadele tam 3.5 yıl sürdü. Verdikleri ilk itiraz dilekçesi 2001 tarihliydi ve ancak dernek tüzüklerinin içinde geçen 'Dersim' sözcüğüyle birlikte kabul edildiğini bu yıl, yani 2004'te öğrenebildiler.
Bu süre içersinde elbette içlerinde tartışmalar da yaşandı. "Niye direniyoruz boşu boşuna. Bırakalım 'Dersim'i tüzük onaylansın" diyenler oldu. Ancak buna karşı çıkanların başında Nimet Tanrıkulu geliyordu. Tam 3.5 yıl sürdürdü inadını, ama sonunda devletin inadını kırıp 'Dersim' adını tüzükte kabul ettirdi.
Ancak bu kabulde Avrupa Birliği sürecinin önemli bir etkisi vardı. Yaptıkları itirazın son paragrafına da bu süreci bir uyarı olarak eklemeyi unutmadı:
"Tunceliler Kültür ve Yardımlaşma Derneği tüzüğü hazırlanırken, mevcut anayasanının dahi kendisinden üstün değer biçtiği uluslarüstü hukukun tanıdığı haklar gözetilmiştir. Kaldı ki sivil örgütlenme özgürlüğüne 'aşırı' derecede müdahale edilmesi Türkiye'nin Avrupa Birliği ile bütünleşme çabalarına denk düşmemektedir."
Herhalde idarenin de 'Tamam kabul ettim' demek zorunda kaldığı yer de tam burasıydı. Ne de olsa arkasında AİHM, AB uyum süreci duruyordu 'Dersim'in.
Nimet Tanrıkulu, yıllardır süren inkâr politikasına, yaşayan bir kültürün ve tarihin gerçek adının gizlenmesine, kimliksizleştirmeye karşı yürüttüğü sessiz sedasız savaşımı kararlı ve onurlu duruşuyla kazandı.
İdareye 'Dersim' adını resmen tescil ettiren kadın oldu. Bundan sonra hangi resmi belgede 'Dersim'i görsem, aklımdan mutlaka bir 'Nimet' geçecek.