Diğer aday ülkeler salak mı?

Emekli elçi Yalım Eralp: Büyüklük merakımızla dünyayı kendimize güldürüyoruz. Eğer AB üyeliği korktuğumuz gibi bir ülkeyi bölse, diğer adaylar salak mı?
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Neden? Yalım Eralp
Türkiye kendi içinde tuhaf tartışmalarla vakit geçirirken, ülkenin geleceğini belirleyecek gelişmeler oluyor. Kıbrıs konusunda yeni adımlar atılıyor, Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde ümit verici uzlaşmalar yaşanıyor. Oysa bizim yöneticiler, bir hafta öncesine kadar bütün bu olumlu gelişmeleri engelleyecek sertlikte açıklamalar yapıyorlardı. Avrupa Birliği ve Kıbrıs cephesinde bu ani gelişmeler yaşanırken, bölgemiz de iyice hareketleniyor. Amerika, Irak'a karşı Türkiye'nin yardımını istiyor. Filistin -İsrail gerginliği bir savaşa dönüşecek gibi gözüküyor. Yılların diplomatı Yalım Eralp'la bütün bu gelişmeleri değerlendirdik. Avrupa ordusu ve Kıbrıs konusunda Türkiye'yi yumuşamaya kimlerin ikna ettiğini, Kıbrıs'ta bizi nasıl gelişmelerin beklediğini, bu gelişmelerin Avrupa'yla ilişkilerimizi nasıl etkileyeceğini, Amerika'nın Irak'a bir harekât düzenlemesi halinde Türkiye'nin tutumunun ne olacağını, Filistin-İsrail gerginliğinin bir bölge savaşına dönüşüp dönüşmeyeceğini, bunun bölgedeki dengeleri nasıl etkileyeceğini konuştuk. Geçen yıl emekli olan Yalım Eralp, Viyana'da Avrupa Güvenlik İşbirliği Teşkilatı'nda (AGİT) ve Hindistan'da büyükelçilik görevlerinde bulundu. Mesut Yılmaz'a ve Tansu Çiller'e başbakanlık dönemlerinde danışmanlık yaptı.
***
Türkiye gittikçe tuhaf bir ülke olmaya başladı. Geçen hafta Türkiye için hayati derecede önemli olan iki konuda, Kıbrıs ve Avrupa ordusu konusunda tam anlamıyla bir kilitlenme var gibi gözüküyordu. Ama 24 saat içinde her şey değişti. Sorunlar bir anda çözümlenecek hale geldi. Bu 24 saat içinde nasıl bir sihirli gelişme oldu da her şey değişti?
Hükümetimiz iki şeyi anladı. Bir, Avrupa Birliği bölünmüş Kıbrıs'ı içine alacak. İki, Türkiye'nin Avrupa ordusu konusunda istekleri makulün üstündedir ve kabul edilemez. Bunlar algılandı ve iş başka bir zemine kaydı.
Ama bir yıldır Türk halkına 'Türkiye, Avrupa ordusunun karar mekanizmasında yer almazsa, ülkenin ulusal bütünlüğü ve çıkarları çok büyük tehlikeye girer' dendi. Bu söylenenler doğru değil miydi?
Öyle dediler ama doğru değil bu.
Eğer Avrupa ordusunun karar mekanizmasında yer almak çok önemli ise, AB'nin mali karar mekanizmasında yer almak aynı önemde değil mi? Artık şu anlaşılmalı. AB'nin karar mekanizmalarında yer almak istiyorsak, önce oraya üye olacağız. Kıbrıs'a gelince, KKTC'deki soydaşlarımız da, Türkiye'deki belli sivil kesimler de artık Kıbrıs politikasından rahatsızlar. Kıbrıs'ın, Avrupa yolunda Türkiye'nin önünde engel olmasını istemiyorlar. Ama bizim dış politika anlayışımız yanlış.
Nasıl yanlış?
Biz dünyaya, durmadan 'Biz önemli ve büyük bir ülkeyiz. Bizim taleplerimiz bu. Bunları kabul edin' diyoruz. Bugünkü dünyada Amerika'nın talepleri bile karşılanmıyor. Üstelik siz mali açıdan iflas etmiş bir ülkesiniz. Türkiye büyüklük merakından kurtulsa çok rahat edecek. Ama bizde cumhurbaşkanı da, başbakan da, bakanlar da her söze 'Biz büyük ülkeyiz' diye başlıyorlar. Fransa Cumhurbaşkanı her konuşmaya 'Fransa büyük devlettir' diye başlamıyor. Peki bir de sormak gerekir, büyüklük nedir? Bu büyüklük, yolsuzlukların büyüklüğü müdür? Enflasyonun yüksekliği midir? Biz kendi kendimizi aldatıyoruz ve bu büyüklük merakıyla dış dünyaya kendimizi güldürüyoruz. Tebessümle ve biraz da nezaketle karşılıyorlar bizi. Ayrıca her konuda da devamlı haklı olamayız.
Niye?
Eğer dış politikada bu kadar iyiysek ve haklıysak, iç politikada neden bu kadar kötüyüz, niye her şeyi yüzümüze gözümüze bulaştırıyoruz? Aynı insanların, yöneticilerin dışarıya döner dönmez Einstein gibi bir deha olmaları mümkün mü? Bakın, iç ve dış politika birbiriyle çok bağlantılıdır. İçeride ekonominiz, sosyal yapınız, insan haklarınız, askeri gücünüz, milli geliriniz ne kadar kuvvetliyse, dış politika bunun dışarıya yansımasıdır. İçeride kuvvetli olursanız, dışarıda da kuvvetli olursunuz. İç politikada yanlış yaparsanız, dışarıda da yaparsınız. Ama bana dış politikada haklı olmadığımız, milli olmayan bir davamızı gösterin lütfen. İçeriyi iyi yönetemeyenler dışarıda nasıl oluyorsa hep haklılar.
TÜSİAD, 'Denktaş çözümün önü- nü tıkamasın' dediğinde, bu görüşüne destek bulduğu kadar karşıt da buldu. Denktaş bile TÜSİAD'la polemiğe girdi. Ama daha sonra Denktaş da yumuşadı. Niye TÜSİAD'a o kadar çattılar?
Biz dış politika sorunlarını hamasetle çözeceğimizi sanıyoruz. Tabii ki Türkiye'nin ulusal çıkarları var ve Türkiye bunları koruyacak. Ama bu çıkarları akılcı bir biçimde korumak gerekir. Biz yıllarca 'Bizden korkuyorlar, bizim kuvvetlenmemeizi istemiyorlar' diye kendimizi aldattık. O zaman sormak gerekir? Türkiye'deki trafik canavarını Suriye mi yarattı? Sosyal sigortalar sistemini Yunanistan mı çökertti? Hep dış komplo, bizi yok etmek istiyorlar laflarıyla dış politika yürütülmez. Avrupalıların en büyük korkusu nedir biliyor musunuz?
Nedir?
Türkiye'nin bölünmesidir. Çünkü Türkiye bölünürse başa bela olur, bütün dengeleri bozar. Kosova, Avrupa'da küçücük bir yer. Eski Yugoslavya'nın minik bir parçası. Ufacık Kosova'ya ordular gitti. Çünkü Avrupalılar, Kosova ne olacak diye tir tir titriyorlar. Avrupa istikrar istiyor. Türkiye'nin de bu istikrarın bir parçası olmasını istiyor.
Türkiye'yi yönetenlerce bu böyle algılanmıyor galiba. Geçen yıl Ecevit Brüksel'de Türkiye'nin AB üyeliğini konuşurken, Genelkurmay Başkanı AB'ye girilmesini kuşkuyla karşıladığını açıkladı. Aynı şekilde hükümet ortağı MHP de Kopenhag Kriterleri'nin bu ülkeyi böleceğini düşünüyor. Bu yaklaşımları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Her iki düşünce de yanlış. Değişimden korkmakla ilgili bir şey bu. Çünkü AB'ye girmek büyük bir değişimdir. Avrupa Birliği'ne niye herkes akın etmeye çalışıyor? . Diğer aday ülkeler aptal mı? Bir tek durumu biz anlıyoruz, öbürleri salak, öyle mi? Devletler toprak bütünlüğünü muhafaza etmek ve içerideki sosyal barışı sağlamak için AB'ye girmek istiyorlar. İspanya, AB
üyesi olduğu içindir ki, ayrılıkçı ETA terörünün büyük ölçüde üstesinden gelebiliyor. Şimdi biz egemenilk hakkımızı AB'ye devretmek istemiyoruz ya, biz zaten şimdiki koşullarda egemenlik hakkımızı AB'ye değil ama çoktan IMF'ye devretmiş durumdayız. Oradan para geliyor diye buna aldırmıyoruz.
Nasıl devrettik?
Türk halkı hükümeti denetleyemiyor ama IMF, hükümeti Türk halkı
adına denetliyor. Elli yılın hatalarını düzeltiyor. Mesela ulufe dağıtma sistemi bitiyor. Bu çok önemli, çünkü Türkiye 'Isparta'ya uluslararası havaalanı' gibi projeler yüzünden battı. Allahaşkına Isparta'ya hangi turist geliyor? Sonra da 'Türkiye büyük devlet, 700 yıllık tarihi var' diye konuşuluyor. 700 yıllık tarihi olan devletin yöneticileri böyle hatalar yapmamalılar.
Kıbrıs'a dönersek... Denktaş'ın yumuşamasından sonra Kıbrıs'ta nasıl gelişmeler bekliyorsunuz?
Kıbrıs'ta gerçi henüz mesele çözülmedi, daha pek çok çetin sorun var ama adada çok önemli bir adım atıldı. Denktaş, 'Eğer anlaşma olursa ertesi gün Rumlar Kuzey'e gelir, Türk kesimine yerleşir. Çünkü AB normu budur. Rumlar, Kuzey'de mal mülk edinebilir. Türk kesimi de yok olur' diye korkuyordu. Ancak AB'nin bu konuda Türk basınının fark etmediği önemli beyanları oldu. AB Komisyonu Başkanı Prodi, Rum kesimine gitti ve 'İki halkın varacağı çözümde AB normlarını empoze etmeyeceğiz' dedi. Yani Kuzey, Güney'deki Rumlar tarafından satın alınamaz ve Türk kesimi yok olmaz. Hem zaten AB, farklı etnik yapıları ülke bütünlüğü içinde yaşatan bir yapıdır.
Kıbrıs'taki gelişmeler Avrupa'yla ilişkilerimizi nasıl etkileyecek?
Çok olumlu etkileyecek. Türkiye üç şeyi yapmak zorunda. Bir ekonomisine çekidüzen verecek. İki, bu hantal devlet yapısından kurtulacak ve demokratik hukuk devleti olacak. Üç, Kıbrıs ve Ege sorunlarını halledecek. 1999'da AB Helsinki Zirvesi'nde bize '2004'e kadar Yunanistan'la aranızdaki sorunları diyalogla çözemezseniz, bu sorun üçüncü taraflara, yani Lahey Adalet Divanı'na ya da bir hakeme götürülür' dendi. Türk kamuoyunun anlamadığı şu. Biz haklıyız diyoruz ama hakkın hukuktan geçtiğini unutuyoruz.
Biz bundan beş yıl önce Yunanistan'la Kardak yüzünden neredeyse savaşacaktık. Siz o dönemde Başbakan Çiller'in danışmanıydınız. Ne yaşadınız? Kardak krizinde gelinen nokta sizi korkutmuş muydu?
Çıldırtmıştı, Amerikalılar devreye girmeseydi savaş çoktan çıkmıştı. Her şeyde biz haklıyız hamaseti derken savaş çıktı, çıkıyordu. O sırada Ankara'da sivil-asker-bürokrat herkes, Waterloo Harbi'ni düşünüp kendini Amiral Nelson zannettti. Tansu hanım, biz birlikte çalışırken Kıbrıs meselesinin hallini çok arzu ederdi. Ama şimdi Kıbrıs satılıyor mu gibi laflar ediyor. Türkiye'deki liderler, kendilerinin yapmak istediğini başka bir politikacı yapmaya kalktığında onu engelliyorlar.
Bir de Irak krizi var. Amerika'yla Irak arasında bir çatışma çıkması bekleniyor. Başbakan Ecevit ise Saddam hayranı olarak tanınan bir politikacı. Körfez krizi sırasında Saddam'ın ayağına gitmişti. Böyle bir çatışmada Ecevit'in yönettiği bir Türkiye, kimi destekler?
Ecevit'in Saddam'a olan yakınlığını, Saddam Ecevit'e göstermez. Irak 91'deki Körfez Harbi'nden dolayı Türkiye'ye diş biledi. Zaten Türk hükümeti de Amerikan Savunma Bakanı'nın geçen haftaki ziyaretinde doğru bir tutum takındı. Saddam'dan yana görünmedi. Eskiden Saddam'dan yana görünüyordu. Amerika, Irak'ı aniden bombalamaz. Uuslararası camiayı yanına alıp Irak'a karşı harekete geçer ve bu konuda BM Güvenlik Konseyi kararı çıkartır. O zaman Türkiye'nin tutumu da BM'in tutumu olur. Bu tutum demek değildir ki, Amerika ile Türkiye bir olsun, askerleriyle Irak topraklarına girsin ve Türkiye, Musul ve Kerkük'ü topraklarına katsın.
Körfez Savaşı sırasında Özal'ın planı bu muydu?
Hayır. Bunu ben biliyorum, Kuzey Irak'la Türkiye federasyon yapsın diye baba Bush önermiş. Çünkü Amerika, Musul ve Kerkük'ün hep güvenilir bir devlet tarafından elde tutulmasını ister. Türkiye böyle şeylere girmemeli. Türkiye Araplarla arasında yarım asır sürecek bir toprak ihtilafına girmemeli.
Türkiye politikasını, Kuzey Irak' ta bir Kürt devleti kurulması endişesi üzerine bina ediyor. Bu yerinde bir korku mu sizce?
Bence çok geçerli değil ama anlaşılabilir bir korku. Çünkü Türkiye güneydoğusunu ekonomi ve insan hakları bakımından geliştiremedi. Sosyal bütünlüğünü tamamlayamadı. Bunun için de korkuyor. Ecevit, Saddam rejimi çökerse Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulur diye endişe ediyor. Ama tam aksine Saddam'ın varlığı Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurduruyor. Saddam kaldığı sürece Kuzey Irak'ın, Irak'a entegre olması ihtimali sıfır çünkü.
Bir ülkenin kendi politikasını korku üzerine inşa etmesi, o ülkenin inisiyatifi ele geçirmesini zorlaştırmaz mı? Onu hep savunmada kalmaya zorlamaz mı?
Zorlar tabii. Demokratik bir hukuk devletinde bölünme korkusu yoktur. Türkiye'nin de sosyal, kültürel ve ekonomik alanda gelişmesi, demokratik bir hukuk devleti olması şarttır. Türkiye sadece Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulmasından değil, Saddam'ın kitlesel silahları geliştirmesinden de korkmalıdır. Çünkü Saddam Amerika'ya hücum edecek değil. Türkiye tümüyle, Irak füzelerinin menzili içindedir. Zaten Körfez Savaşı sırasında olası bir Irak saldırısına karşı korumak için Amerika bize Patriot füzelerini göndermişti.
Irak'ın füzeleri rahatça Ankara'ya ulaşıyor. Gerçi İstanbul ya da Türkiye'deki her yere de ulaşabilir çünkü üstüne koyduğunuz malzemeyi hafifletirseniz füze daha uzak mesafeye gider.
Şu sıralarda Ortadoğu'da, Irak sorununun da önüne geçmiş gibi gözüken bir başka gerginlik var. Filistin-İsrail gerginliği. Bu bir savaşa dönüşür mü sizce?
Dönüşebilir.
Türkiye, bu son gerginlik ortaya çıktığı ilk gün tarafsız ve arabuluculuğa yatkın bir tavır gösterdi. Ertesi gün Başbakan Ecevit, Filistinlileri destekleyen, İsrail'i kı-nayan bir açıklama yaptı. Türkiye'nin bu konuda belirgin ve açık bir politikası var mı yoksa her gün radikal değişiklikler gösterebilir mi bizim pozisyonumuz?
Ecevit'in son tutumu daha dengeli oldu. 'Teröre karşı tedbir almak İsrail'in hakkıdır' dedi.
Filistin'de terör örgütleri var. Üstelik masum insanları öldürüyorlar. İsrail ise Filistin bölgelerinden çekilmeyerek Filistinlileri kışkırtıyor. İki tarafın da ciddi bir biçimde kınanabileceği böyle karmaşık bir durumda Türkiye'nin politikası ne olmalı?
Türkiye'nin politikası İsrail ve Filistin arasında bir barış yapılmasıdır. Bunun için de bu barış süreciyle öyle televizyon beyanatlarıyla değil, barış için alternatif çözümler üreterek bölgeyle yakından ilgilenmelidir. Çünkü Ortadoğu'da barış demek, Türkiye'ye daha büyük yatırım ve ticaret demektir.
Eğer savaş, Suriye ve Mısır'ın da katıldığı ciddi bir global Ortadoğu savaşına dönüşürse, bu bizi çok kötü etkiler.
Amerika, Arafat'tan sıkılmış gibi. İsrail'i fazlasıyla destekleyen açıklamalar yapıyor. Amerika, Arafat'ı ve Filistinlileri gözden çıkardı mı? Bu sorunun savaşla çözümlenmesini mi destekliyor?
Amerika Şaron'dan da sıkıldı. Ama Filistin'deki terör örgütleri ABD'yi İsrail'in yanına ittiler. Çünkü şimdi İsrail masumların öldürüldüğü bir şiddet hareketine cevap veriyor. Kendisi El Kaide'ye karşı çıkmış olan bir Amerika 'seninkiler biraz ölüversin' diyemez. İsrail şu anda sadece Filistin'i değil, Hamas'ı da vuruyor, bir terör örgütünü çökertiyor. Yoksa Amerika, Filistin devletinin kurulması gerektiğine inanıyor. Sorunun savaşla çözülmesini desteklemiyor ama İsrail'in teröre mukabele etmesini destekliyor.
Önümüzdeki beş yılda bu bölgede büyük değişiklikler yaşanacak gibi gözüküyor. Türkiye bu değişimlerin neler olabileceğini düşünüyor mu? Daha önemlisi bu değişimlere ayak uydurabilecek mi?
Değişimler bir sel gibidir. Türkiye bu değişimlere ayak uydurmak zorunda kalır. Ama siyasetçilerin bu değişimleri düşünüp düşünmediklerini soruyorsanız, onların günleri parti içi işlerle, dernek ziyaretleriyle, nikâh törenleriyle, sünnetten sünnete koşmayla geçiyor.