'Diyanet'in görev alanı genişliyor'

'Diyanet'in görev alanı genişliyor'
'Diyanet'in görev alanı genişliyor'
Diyanet İşleri Başkanı'nın İzmir üzerine sözleri, anne sütü bankası üzerinden yaşanan çatışma, kürtaj meselesiyle somutlaşan tartışma... Prof. Dr. İştar Gözaydın, Diyanet'le Evanjelist kilise arasında paralellikler görüyor.
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Şubat ayında Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez tüm il müftüleriyle buluşmuş, uzun konuşmasında dikkatimi çeken şöyle bir ifade kullanmıştı: “Bizler sadece şehirlerde yapılacak cami inşaatlarıyla değil, bu camileri dolduracak bedenlerin imar edilmesiyle ve bu mümin vicdanların oluşturacağı ahlaka dayalı toplumsal bir yapının oluşturduğu mamur kentlerin oluşmasıyla ilgilenmeliyiz.”. ‘Camileri dolduracak bedenlerin imarı’ net bir vazife alanını işaret ediyor. Bu yaklaşımda yeni bir yan var mı?
Şöyle yeni bir yan var: Diyanet İşleri Başkanlığı son yıllarda görev alanını bir şekilde genişletmekte. Bu örgütsel yapısına da yansıdı. Mesela din hizmetleri çerçevesinde daire başkanlıklarıyla yeni hizmetler başlatıldı. Aile ve dini rehberlik bir tanesi; bir de sosyal ve kültürel içerikli din hizmetleri daire başkanlığı var.

Bu ne demektir? 1924’ten sonra çeşitli aşamalardan geçti ama Haziran 1965’te Diyanet’in ana kanunu çıktı. Bu kanunun özelliği görev alanını ‘İslam dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları’ şeklinde düzenlemesi. 1924’te kurulduğunda ahlakla ilgili spesifik düzenleme yoktu. Ahlak esasları hukuken problemli bir alandır. Yani aslında 1965’ten beri kanun koyucunun aklında ve niyetinde olan bir durum, 2000’lerden sonra gittikçe artan bir ivmeyle Diyanet’in görev alanına girdi. Yani Diyanet yalnızca birtakım hizmetleri sunmakla yetinmek istemiyor, bir anlamda Batı’daki, özellikle de ABD’deki kiliselerin üstlendiği sosyal, kültürel; hayat , aile vs. ile ilgili hizmetleri de üstlenmek istiyor. İlginç bir şey var, şöyle bazı paralellikler görüyorum: 1930’lardan itibaren Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları hukuku kullanarak tahayyüllerindeki siyasi ve sosyal yapıyı oluşturmaya çalıştılar. Modernleşme Osmanlı’da başladı; fakat ne zaman iş Medeni Kanun düzenlemesine geldi, orada duruldu.

Neden? Ticaret yapmıyorsanız ticaret kanunuyla hiçbir zaman karşılaşmak zorunda değilsiniz. Suç teşkil eden eyleminiz yoksa ceza kanunlarıyla da öyle… Ama cenin haline dönüştüğümüzden itibaren mutlaka Medeni Kanun’la hemhal olursunuz. Kişilik haklarından aile ilişkilerine, malvarlığından borçlara bütün bunlar Medeni Kanun’da düzenlenmiştir. Osmanlı’da da bir tartışma çıkıyor. Fransızların Medeni Kanunu öneriliyor, bizim sosyal yapımıza uymayacağı gerekçesiyle vazgeçiliyor. Ve bu coğrafyanın en ilginç düzenlemelerinden Mecelle böyle yapılıyor. Cumhuriyet’in kurucularının ise İsviçre Medeni Kanu’nu kabul etmekte tereddütleri olmuyor. Dolayısıyla Cumhuriyet modernleşmesinin Osmanlı modernleşmesinden farkı, bütün sosyal bünyeyi dönüştürme çabası olmasıdır. Bu da en fazla hukuk alanıyla yapılır. Çok ilginç bir şekilde 2000’lerden sonra da aynısını görüyoruz. İkisi arasında fark olsa da, bu defa iktidar kendi tahayyülünü oluşturmaya çalışıyor. Kürtajla ilgili düzenlemede, kadın bedeni üzerinden kurulan birtakım düzenlemelerde bunu gördük. Burada çizilmek istenen bir toplum yapısı var. Başta eşitlik olmak üzere bu kamu hizmetinin sağlanmasındaki sorunları tartışmak gerekiyor. Ortak faydanın sağlanması önemli; tek bir görüşün kamu yararını benimsemenin adı diktatörlük olur çünkü. Diyanet’in görev alanının genişlemesi şu demek: Devlet yine bir ideolojik anlayışı bir takım hukuki düzenlemelerle birlikte uygulamaya çalışıyor. Bunu bir anlamda ABD’deki Evanjelize olmuş dinsel algıyla açıklıyorum.

Nasıl bir algı bu? Dinsel hassasiyetleri içeren bir muhafazakârlık çerçevesinde düşünmek gerekli. İlahiyatçı değilim ama hukukçu, siyaset bilimci olarak bu paralleliği görüyorum. Örneğin kürtaj ABD’de en tartışmalı konulardandır. İki görüş arasındaki mücadele Hıristiyanlıkta ceninin ruh kazanması tartışmasından kaynaklanır. Hz. İsa’nın annesinin rahmine babasız olarak düştüğü andan itibaren canlı addedilmesi inancı vardır. Çok genel olarak İslamiyet’te böyle bir anlayış yoktur, belli bir süre sonra bir anlamda ruh kazanılır. Bugüne kadar böyle bir tartışmamız yoktu. Son 10 yıldır birtakım gruplar ABD’deki ‘prolife’ denilen kürtaja karşı gruplarla çalışıyor ve bu anlayışı getirmeye gayret ediyor. Bu dinin yeniden üretilip daha muhafazakâr bir biçime adapte edilmesidir.

Hafta içinde Diyanet İşleri Başkanı’nın İzmir dindarlığına yönelik sözlerini tam da yeni İzmir müftüsü atanırken, acaba ‘camileri dolduracak bedenlerin imarı’ üzerinden mi okumak lazım? İzmir’in irfan geleneğine ihtiyacı var, o gelenekten gelen bir müftü atanıyor. Sonradan çok konuşuldu ama ilk duyduğunuzda sizin kulağınıza nasıl geldi o sözler?
Tamam, din bir kamu hizmetidir ama bu hizmete ihtiyaç duyanlar açısından… Din özgürlüğü ne kadar önemli bir özgürlükse dinden ari olmak da bir o kadar önemli bir haktır. Her durumda bunu problemli bir anlayış olarak görüyorum.

Anne sütü ve obsesyon

Son dönemde bir garip çakışma da anne sütü bankası üzerinden yaşandı. Tam olarak ne oldu? Orada da bir hizmetin sağlanması çerçevesinde, birtakım dini esasların kabul görmesi için zorlama söz konusu. Şimdi anne sütünün sağlanması anne-çocuk sağlığı için çok önemli. Ama birtakım inançsal kaygıların yasal sürece katkıda bulunması da ciddi problemler doğuruyor. Bir kanun ya da düzenleme çıktığında bundan herhangi bir şekilde menfaati ihlal olan varsa yasal süreçlere başvurmalıdır. Gerek yasal, gerek siyasal arenada bunların mücadelesinin verilmesi gerekir. Türkiye’de bu anlamda muhalefet açısından sorunlar var. Ne yazık ki çok şikâyet eden ama bu süreçlere de katkıda bulunmayan bireyler olarak yaşıyoruz. Bunlar bir tür pazarlık süreçleridir. Gerek bireyler, gerek örgütlenmiş yapılar olarak karşı çıkılması gerekir. Ben laikliğin demokratik sistemin Aşil tendonu olduğunu düşünüyorum. Onun zedelenmesi dengeleri ciddi biçimde bozar.

Peki şu durumu nasıl okuyacağız? Bu hassasiyetteki hükümetin önerdiği anne sütü bankası projesine İslami medyadan, yazarından, çizerinden tepki geldi. Emine Şenlikoğlu Akit’e ilan vererek anne sütü bankasının sonunun sperm bankası olacağını söyledi. Diyanet İşleri Başkanlığı net tavrını koydu. Süt kayıtları düzgün tutulabilse dahi ciddi muhalefet var. Fakat hükümet ısrarlı. Tabanıyla ve kendi kurumlarıyla üstelik dini bir mevzuda çatışmasına yol açacak bu ısrarın arkasında sağlıklı, gürbüz, genç nesil obsesyonunun daha öncelikli bir arzu olması mı var acaba? Çatışmayı göze alacak bir tercihten söz ediyorsunuz. Diyanet ya da diğer karşı çıkanlar başka birtakım mülahazalarla da karşı duruyor. Sohbetin başından beri konuşuyoruz, şu anki iktidarın siyasi seçkinleri, bir toplum projesini oluşturmada oldukça kararlı ve hedefe kilitlenmiş durumda. Dolayısıyla 1930’lardaki toplum yapısına bakacak olursanız, spor etkinlikleriyle, sağlıklı bir nesil oluşturmak için gayrette, faşist yapıların beden fetişizmini görürsünüz. 1930’lar Almanyası ve İtalyası…

Çok tehlikeli referanslar veriyorsunuz... Öyle. Başta Erdoğan olmak üzere kafalarda bir toplum tahayyülü olduğu aşikâr. Üremeye öncelik veren aile yapısıyla, dindar denilen bir gençlikle… Tahayyülü olan her iktidar bunu gerçekleştirebilecek cüreti kendinde buluyor. Üstelik bunu bir kazaya uğramadan da yapabileceğini düşünüyor. Karşı çıkanlara, benzer görüşten gelmesine rağmen yükselen tereddütlere kapılmayacak bir cüreti ve kibri var diyelim. Bu cins projelerin insanlık tarihinde ne kadar hayata geçebildiği izlenmiştir. Ben bunun tamamıyla hayata geçirilemeyeceği kanısındayım.

Buna ne engel olacak? İnsanın tıyneti, doğası… Mekanizmaların kendi dirençleri vardır. Faşist yapılar kendi içlerinde ne kadar mükemmel toplum tahayyülleridir, hangisi sürebildi?