@hakki_ozdal

Dr. İlker Küçükparlak: Türkiye 'yarın yüz yüze bakma' sorumluluğundan kopuyor

Dr. İlker Küçükparlak: Türkiye 'yarın yüz yüze bakma' sorumluluğundan kopuyor
Dr. İlker Küçükparlak: Türkiye 'yarın yüz yüze bakma' sorumluluğundan kopuyor

Dr. İlker Küçükparlak

Hekim ve psikoterapist İlker Küçükparlak, Türkiye'deki çatışma ortamının yarattığı 'duygusal kopuş'un, tarafları 'yarın yüz yüze gelme sorumluluğu'ndan uzaklaştırdığını söylüyor ve ekliyor: Duygusal kopuş varken fiziksel olarak bir arada olma zorunluluğu daha da kötü...
Haber: HAKKI ÖZDAL - hakki.ozdal@radikal.com.tr / Arşivi

RADİKAL – Türkiye, modern tarihinin en zorluları arasında gösterilebilecek günler geçiriyor. Ülkenin bir bölümünde süren çatışmalar ve sürekli can kayıpları; yaz başından beri çeşitli noktalarda intihar saldırganlarının patlattığı bombalar; siyasi ve kültürel gerilim; suçlamalar, vatana ihanet ithamları, tutuklamalar; tarihsel sorunların çözümü ve daha huzurlu bir ülkeye sahip olmak açısından yakın vadeye dair derin bir ümitsizlik… Bu travmatik tabloyu, tıp doktoru ve uzman psikiyatr İlker Küçükparlak ile konuşarak anlamaya çalıştık. Onu makalelerinden, “İhtisas Tramvayı” isimli bloğundan, sosyal medyadan takip edenler, memlekete ve içindekilere dair görüş ve tespitlerini tanıyorlar. Bu mecralardaki cömert aktarımlarının yoğunluğuna rağmen, Türkiye’yi ve içindeki çatışmaların taraflarını ve belki de her birimizi, onun kliniğindeki ‘divan’a yatırma önerimizi geri çevirmedi. Sözü uzatmadan onu dinleyelim.

Türkiye, geçmişi çok eskilere dayanan ama son 10 yıldır, özellikle de Gezi sürecinden beri çok daha görünür hale gelen bir siyasal-toplumsal gerilim yaşıyor. Zaman zaman ‘kutuplaşma’ kavramıyla da anılan bu ortamda ülkenin psikolojik durumu nasıl?

Türkiye’deki bu tarihsel gerilimin şimdiye kadarki tezahürü siyasi temsiller üzerinden oluyordu. Yani insanların siyasi kimlikleri vardı ve bu kimlikler birbirleriyle çatışıyorlardı. O kimlikleri çok baskın şekilde taşıyan, adanmış bireyler çatışmanın tarafı oluyordu ama toplumun bütününü kapsayan bir durumdan bahsedemezdik. Oysa son 10 yıldır, siyasi söylemler, diğer siyasi söylemi değil, doğrudan o kimliği barındıran toplum kesimlerini eleştirir hatta hakir görür bir yere doğru evrilmeye başladı. “Bunlaar… oruç da bilmezler” gibi… Yahut karşı cenahtan, “Bu bidon kafalılar ne anlar” denmesi gibi… Böylelikle aslında bu kutuplaşmanın ilk tohumları oradan atılmış oldu.

Şimdi “kutuplaşma” dediğimizde, artık siyaset ve reel politikayla sınırlı kalan bir gerilimden değil, toplum kesimleri arasındaki, derin ve giderek derinleşen bir çatlaktan söz ediyoruz. Bir pasta düşünün, ikiye ayrılacak, ama bıçağı tutan iktidar; bunun nereden, hangi hattan ayrılacağına iktidar karar veriyor. Başlangıçta yaşam biçimleri üzerinden seküler-muhafazakar ayrımı yapıldı. Tabi burada pastanın kalın dilimi muhafazakar tarafta kalacağı için kendileri açısından tercih edilir bir şeydi. Sonra onu daha mezhepsel bir yere doğru evirdi, “Sünni-Alevi” ayrımı üzerinden. Ama son seçim öncesinde gördük ki rotayı yeniden etnik bir temele çevirdi. Tüm bunlar, Türkiye’de zaten bulunan, mevcut çatlaklar; yani iktidarın icat ettiği bölünmeler değil; ama bunları çok derinleştiren, nereden kesecekse o iki grup arasındaki ayrımları derinleştiren ve kendi üyesi olduğu gruba, diğerlerinin bütünüyle farklı olduklarını tekrar tekrar vurgulayan bir söylem organize oldu. “Bunlar” kalıbı çok önemli burada. Bir parmak var, işaret ediyor ve “bunlar” derken, kendi dinleyicilerine, “Siz değilsiniz o, onlardan yok aranızda, onlar karşı cenahtan” mesajı vererek, karşı tarafı hem değersizleştiriyor hem de tektipleştiriyor. “Bunlar Boğaz kenarında viskilerini…” derken muhalefet partisine oy veren Türkiye’nin yüzde 25’i ya da HDP’ye oy verenler, sürekli Boğaz kenarında viski içerek “insanların huzurunu nasıl bozarız” diye plan yapıyormuş gibi bir tektipleştirmeye, hatta giderek şeytanlaştırmaya varıyor.

Bu söylem siyasiler tarafından üretiliyorsa da muhalefet partilerinin buna çok gelmediğini görüyorum. Muhalefet partilerinde, “Bunlar, bu AKP seçmenleri de böyle böyle…” diye bir söylem oluşmuyor. Ama muhalif toplum kesimlerinde oluşuyor. Sosyal medyadan da gözlenebilen bir olgu bu... Kendilerine “bunlar” denilen insanlar, giderek “esas siz” diye tepkisel bir durum oluşturuyor. Giderek regrese olan, çocuksu bir yerden, dolayısıyla da çözümsüz bir yerden toplumsal bir çatışma yaşanıyor ne yazık ki…

Temmuz ayından beri sıcak bir çatışma süreci var. Can kayıpları, yaralılar, tahrip olan yerleşim birimleri… Bu çatışmanın tarafları var ve bir de -sizin bazı yerlerde “suskunluk tarafı” olarak ifade ettiğiniz- üçüncü taraf, ‘izleyenler’ var… Bu kesimleri psikolojik olarak tanımlamak gerekirse neler söylenebilir?

Temmuzdan itibaren başka bir şey başladı. Barış süreci sonlandı ve çatışmalar, ölümler başladı… Evet, Gezi sürecinde de ölümler olmuştu ama Gezi daha belirsiz bir hareketti, hatta yekpare bir kimliğe sahip olmaması anlamında ‘kimliksiz’ bir hareketti ve şaşırtıcılığı da oradan geliyordu zaten… Şimdi durum öyle değil. Etnik kimlik var her şeyden önce… Ya da ‘bir yerde yaşıyor olmak’ var; işte Cizre’de, Diyarbakır’ın bazı mahallelerinde vs… Dolayısıyla net hedefleri gözeterek sürdürülen bir şiddet var. Çatışmanın her iki tarafının da sivillerin yerleşik olduğu yerde karşı karşıya gelmek konusunda bu kadar kararlı oldukları bir durum yaşanmamıştı daha önce sanırım. En azından taraflardan biri çatışmaları sivillerden uzak tutma gayretinde oluyordu. Şimdi iki taraf da “Hayır, bu şey halkın olduğu yerde yapılacak ve ne kadar sivil can kaybı olduğuna kim daha fazla tahammül edecek” diye bir bilek güreşi yapıyor gibi görünüyor. Tabii ki çok dramatik... “Çocuksu ağız dalaşı yapan erişkinler”den, “erişkinlerin çatışmasında çocukların öldüğü” bir duruma evrildi tablo. Bunun etkilerini anlamak ve anlatmak için de bir psikiyatrist olmaya gerek yok sanırım.

Önceki yıllardan farklı olarak, neredeyse tüm detayları sosyal medya araçları üzerinden izlenebilen bir çatışma var şimdi. Herkes her şeyi görüyor. Ama bir yandan da büyük bir kayıtsızlık yaratıyor sanki bu durum. Can kayıplarına, trajik olaylara karşı bir kayıtsızlık, hatta sevinç gösterileri, ‘oh olsun’lar… Sadece anonim kullanıcılarda da değil; açık kimlikler hatta kurumsal kullanıcılarda bile rastlanıyor bu duruma. Bu yeni bir durum mu; yoksa sosyal medya zaten var olan bir durumun açığa çıkmasını mı kolaylaştırdı?

Önemli bir soru bu, ama yanıtını henüz ben de bilmiyorum. Bu soruya tatmin edici bir yanıt vermek için biraz zamana ihtiyacımız olabilir. Yine de bazı doneler üzerinden birkaç şey söylenebilir belki. Evet, ‘anonimleşme’ bir faktör bu açıdan, ama şunu unutmayalım; açık bir kimlikle yazmak, hatta kurumsal bir kimlik üzerinden yazmak “anonim” olma özelliğini ortadan kaldırmıyor. “Onim” olmak demek sadece gerçek isimle yazıyor olmak demek değil; aslında diğeri ile daha sonra yüz yüze gelecek olmak ve bu yüz yüze gelişin sorumluluğunu hissediyor olmak demek: “Ben bu insanın gözünün içine bakacağım yarın...” Yani soru şu mesela: “Hani ‘oh iyi olmuş’ dedim ya, ‘o çocuklar da büyüse yarın terörist olacaktı’ dedim ya, o ölen çocuğun bir yakını ya da ona yakınlık duyan biriyle yarın yüz yüze gelecek miyim ve bana bunu hatırlatacak mı?” Hatırlatma olasılığı çok yoksa, o kişi açık kimliğiyle yazsa bile anonim kabul etmek lazım. Bu anonimleşme, insanların içlerinde ne varsa çıkarmalarına da yardımcı oluyor tabi. Tabi orada şöyle bir parantez açmakta yarar var: “İçlerinde ne varsa çıkarmalarına yardımcı oluyor” derken, bu sağlıklı bir duruma da gönderme yapıyor gibi anlaşılmamalı.

Sosyal psikoloji diye bir alan varsa ısrarla bize söylediği şu: Tanıklık işlevi, bir insanın davranışlarını oluşturması, kendini kurması açısından çok önemli. Tanıklık işlevi ortadan kalktığı zaman insan, aslında çok hızlıca sadistleşen, gereksiz yere, bir çıkar beklentisi bile olmadan diğerinin sınırlarına tecavüz eden, en azından buna meyil eden bir canlı. O yüzden tanıklık etmesi gerekiyor. Ama tanıklık derken sadece görmeyi kast etmiyorum; eylemi görmek ve o eylemin sonuçlarına da tanıklık etmek, yani sebep-sonuç ilişkisi içinde o eylemi değerlendirebilmek. Tanık olmadığında, aslında çocuksu da denebilecek saldırganlık, hırçınlık, bencillik içerisine yuvarlanıyor. Sosyal psikolojinin muhtemelen bize söylediği en önemli şey bu… Tanıklık çok önemli ve bu anonim olma durumu tanıklığı ortadan kaldırıyor ve içindeki kötücüllüğü baskılaması ya da kontrol altına alması çok güçleşebiliyor.

Bölgedeki güvenlik güçlerinin duvarlara yazdığı yazılar da çok konuşuldu, “Kurdun dişine kan değdi”, “Devlet buradaydı” gibi yazılar yazıldı ve bunların gizlenmesine de pek gerek duyulmadı. Fotoğrafların devletin ajansı tarafından servis edilmesinden tutun, bu konudaki siyasi ya da idari sorumluların bir açıklama yapma gereği duymamasına kadar. Bunların meşru ya da mazur görülmesi çatışma psikolojisi açısından bir duruma tekabül ediyor mu? Orada çatışan asker-polisin fevri davranışlarından öte toplam bir psikolojik anlamı mı var bunların?

Öyle gibi görünüyor. Bu durumda da tanıklığın hemen paralelindeki bir konudan, “cezasızlıktan” bahsediyoruz aslında. Cezasızlık da tanıklığın olmaması gibi bir duruma tekabül ediyor. O yazılamaları düşünelim: “Bu, doğrudan psikolojik olarak sakatlamak üzere yapılan, dolayısıyla sonrasında buna yönelik bir tedbir alınmadığı için de bu sakatlamanın ‘yukarıdan’ onaylandığı ve (belki hatta teşvik edildiği) anlamına gelen bir tutum” diyebilirsiniz, ama cezasız kaldığı zaman sizin bu tanıklığınızın da bir hükmü kalmıyor. Tanıklık ettiniz de ne oldu, ceza görmedi ki o kişi… Zaten o da anonim, maskeli! Yüzüne bakıp “Yaptığın iş mi senin” diyecek kimse de yok... Böyle olunca o sosyal kontrat denilen şey ortadan kalkıyor. Avcı-toplayıcı topluluktan bahsediyorsak ya da Freud’un ‘totem ve tabu’sundan bahsediyorsak o bile bir sosyal kontrat aslında. Yani, “Ben bu insanla karşılaşacağım ve onda bıraktığım imge benim için sonradan bağlayıcı olabilir…” Ben bunu bildiğim zaman size karşı davranışlarımda daha büyük sorumluluk hissederim. Cezasızlık da tanıklık edilmemesine benzer bir etki bırakıyor.

Bu yazıların, onları bizzat duvarlardan okuyanlar, orada yaşayanlar için nasıl bir etkisi var peki? Bunu da işkenceye benzetebiliriz belki. İşkence, biliyoruz ki, bilgi almak için değildir –işkenceyle alınan bilgi işkence olmadan alınan bilgiden daha güvensiz bir bilgidir zira. İşkencenin amacı toplumu terbiye etmektir. Toplumun tümünü terbiye etmektir. Toplumun bir kesimine “sen de bunlara maruz kalabilirsin” diyerek gözdağı vermektir. Şöyle şeyler var işkence literatüründe: Hayatın içinde olan aygıtlarla işkence yapılması gibi… Mesela manyetolu telefonla işkence yapıldığı bilinir; o zaman gündelik hayatın içinde de manyetolu telefon kullanılıyor. Bunun şöyle bir etkisi var: İşkenceye maruz kalan kişi her telefon gördüğünde tekrar yaşıyor onu. Hayatın içinde olan nesnelerle yapılan işkence, kurban onu tekrar tekrar yaşasın ve ruhsal olarak sakat kalsın amacını güder. Ve diğerleri de onun sakat kaldığını gözlemleyerek ayaklarını denk alsınlar. Diğerleri derken bu kişiyle özdeşim kuran, ortak bir kimliği paylaşanları kast etmiyorum sadece. Karşısında konumlananlar da hattın diğer tarafına geçmenin bedelinin ne olduğunu görsünler. Burada da etkileri açısından çok benzer bir uygulama var. “Burada böyle şeyler oluyor ve yarın sen de kalkışırsan Cizre’de ne yaşanıyorsa senin ilçende de aynısı yaşanacak ve sen de hesabını soramayacaksın… Burada olan şey nizami bir savaş değil, burada olan şey, insanların içinde olan öfkelerini serbest bırakmalarına izin verdiğimiz, kuralsız ve cezasız bir ortam…” Bunu bütün Türkiye’ye söylüyor ve aslında hepimize gözdağı veriyor. Rasyonalite dışına çıkılan bir şey olduğunun bilinmesini istiyorlar. Burada emosyonel [duygusal, dokunaklı] bir süreç var; bu insanların siyasi bir kimlikleri var, hınç duyuyorlar ve “siz de bunu bilin; sadece Cizreliler değil, hepiniz bilin.”

Birçok kez “tanıklık” kavramından söz ettiniz ve insanların birbirlerinin gözünün içine bakma düzeyinde bir ilişkiye ve bunun sorumluluğuna sahip olması gerektiğini söylediniz. Acaba güncel durum, Türkler ve Kürtler açısından –böyle bir genelleme yapmak da istemiyorum aslında ama en azından çatışmaya taraf olanlar açısından bu sorumluluğun giderek ortadan kalktığı bir yolda mı ilerliyor? Giderek birbirinin gözünün içine bakma endişesi taşımamaya mı başlıyor insanlar?

Siz bu soruyu sorarken bile rahatsız oldunuz değil mi? Ama galiba öyle oluyor ve o yüzden rahatsız oldunuz. Ben de öyle hissediyorum. Bir duygusal kopuştan bahsediliyor ve benim gördüğüm kadarıyla bu var. Elbette, olgunun adını kesin bir şekilde koymak mümkün olmayabilir. Belki ben de yanıtın ürkütücülüğünden dolayı böyle hissediyorum. Dolayısıyla sosyolojik bir saha çalışması daha sağlıklı bir yanıt verecektir bu soruya, ama buradan göründüğü kadarıyla da ciddi bir kopuş görünüyor. Benim endişem şu: Duygusal kopuş varken fiziksel olarak bir arada olma zorunluluğu daha da kötü bir durum. Bu yaz mevsimlik işçiler neler yaşayacaklar, bir dahaki seçim döneminde HDP konvoyları neler yaşayacak? Çok endişeliyim bunlarla ilgili.

Zaman zaman farklı kesimler tarafından dile getirilen ‘yaygın sivil çatışmalar’ gibi bir endişe mi? Bu duygusal kopuşun bir adım sonrası da var mı?

Sizin, benim, yani bizim kuşağın alışkın olduğu biraz daha şöyle bir şeydi: “Devletle terörist çatışır, terörist olmayan Kürt de Kürt olduğunu söylemez… [O nostalji var ya hani, “Kim Kürt kim Türk bilmezdik” diye…] Dolayısıyla görece huzurlu, kimsenin kimseye kışt demediği bir ortam…” Tablo aşağı yukarı böyleydi. Kronolojik olarak biraz Güner Ümit’in Alevilerle ilgili o sözleri üzerine kırılmaya başladı galiba bu durum. “Biz varız ve buradayız” diye ortaya çıktı Aleviler. O nostaljide söylendiği gibi “Kim Alevi kim Sünni, kim Kürt kim Türk bilmezdik” değildi aslında durum. Bal gibi de bilirdik ama bir takım insanlar kendi kimliklerini gizleme gereği duyarlardı. Şimdi gizlemiyor insanlar. (Ve bu elbette iyi oldu. İnsanın kimliğini sansürlemesi kadar zorlayıcı pek az şey vardır.) Fakat bu sefer de “devletle-terörist arasında çatışma var, kalanı da kim Türk kim Kürt bilmeyiz” denklemi bozuldu. Zihinlerde “devletle teröristler” değil “Türklerle Kürtler” arasında bir çatışma olarak algılanmaya başladı.

Şimdi bu durumda iç içe yaşıyor olmak elbette bir risk, fakat o insanlar daha önce dediğimiz anlamda yine yüz yüze bakacaklar ve bu durduran bir şey olabilir. Ama benim asıl endişem, büyük şehirlerde bir arada yaşayan insanlar arasındaki bir gerilimden çok, mevsimlik tarım işçileri ya da turistik bölgelere çalışmaya giden Kürt işçiler ile yerli halk arasındaki gerilim, artık o kontratın olmayacağı bir noktada soruna yol açabilir. Yazın fındık tarlalarına, turistik bölgelere Kürt işçiler gelince ne olacak?

Yine de karşılıklı olarak paramiliter bir şekilde örgütlenip birbiriyle çatışmanın eşiğinde falan olduğumuzu düşünmüyorum. Öfke var, kopuş var, ama “Ben var olacaksam yan komşumun var olmaması gerekiyor” gibi bir sıkışmışlık noktasında değiliz.

Peki, tüm bu olup bitenleri endişeyle, elinden bir şeyler gelerek, gelemeyerek izleyenler…

Böyle bir ortamda, birey olarak, rasyonel ve makul kalabilmekten söz ediyorsunuz. Bu, daha zor olanı... Şu koşullarda bir düşman belirlemek ve “bitaraf olmayıp taraf olmak” daha kolay… O dikotomik dünyada, iyilerin ve kötülerin, siyahların ve beyazların dünyasında var olmak daha kolay.

Diyarbakır, Suruç, Ankara, Sultanahmet… Bu bombaların yarattığı dehşetin nasıl bir etkisi var?

Elbette travmatik bir etki öncelikle. Travmanın genel bir etkisi şu: Kişi kendisini daha çaresiz ve güvensiz hissediyor, ikincisi dünyayı daha tekinsiz bir yer olarak görüyor. Savaş ortamı bu durum açısından daha nettir: Evet, travmatik, tekinsiz bir yer var ama güvenli olduğunu bildiğin bir yer de var. Cephe var, gerisi var… Ama tehdidin nereden geleceğinin belli olmadığı aslında bir cephenin olmadığı, hayatın aktığı yerlerin tehdit barındırdığı durumlarda durum farklı. İşte Gar’da patlama oluyor. Sonra başka bir yerde daha oluyor. Bütün bunlar tekinsiz bir yerdeyiz algısını güçlendiriyor. Özellikle Suruç, Diyarbakır ve Ankara saldırıları belli bir kimliğe yönelmiş saldırılardı. Bu bir takım insanlar için de “E tamam benim başıma bir şey gelmedi, gelmeyecek” gibi sezgisel de olsa bir okumaya yol açıyor olabilir.

Diğer tarafta ise durum şu: Barış için bir araya gelmiş insanlar bir başkentte toplanıyor ve iki kişi gelip kendisini patlatarak 100’den fazla insanı öldürüyor, bir sürü insanı yaralıyor. Baş edilmez bir şey gibi görünüyor bu. İnsanların repertuarı şu şekilde, bir araya gelmek ve ses çıkarmak.. Onu yaptıklarında zaten bu oldu. Buna ilişkin ne yapılacak, yine bir araya gelip ses çıkarmak –nitekim öyle de oldu– ama aynı saldırı tekrar olabilir. Buna karşı nasıl durulacak? İşte bu noktada bir yılgınlık etkisine yol açtığını söyleyebiliriz. Üstüne bombaları bağlamış geliyor, konuşulamaz, ikna edilemez, kalabalıkların bir araya gelip protesto etmesiyle dönüştürülemez… Çaresizlik duygusuna yol açıyor.

Bir de unutmayalım ki şu konuştuklarımızın da ortaya koyduğu şekilde, bombaların patladığı bir ülkedeyiz. Bunun, toplumun tümü üzerinde elbette bir etkisi var.

 


BİR AĞIRLIK ÖLÇÜSÜ OLARAK GAVUR LEŞİ

Biz, zaman zaman, hatırlayalım ya da hatırlamayalım, tam da ‘Türk olmayanların’ başına fena şeyler geldiğini sezinler olduk. Geçen bir yerde birinin söylediklerini okudum ve çok hoşuma gitti: “Tarihsel travmaları konuşulanlarda değil konuşulmayanlarda aramak lazım, o boşluklara bakmalı” diye… İşte Edirne’de bir sinagog var ama cemaatten 1 kişi kalmış… Nerde bu insanlar? E azalmış… Çok aklımıza da yatmıyor da… İşte bir Topal Osman varmış, Atatürk’ün de yaveriymiş, yaveriymiş ama yanında değil Karadeniz’de gezermiş, sonradan tasfiye edilmiş; orda da bir Rumlar varmış… Aslında yine şuna çok benziyor: Bazı şeyler çocuğa anlatılmaz ama çocuk o kadar iyi sezinler ki orada, o boşlukta sansürlü olanı. Ve çocuk şöyle yorum yapar: “Demek ki çok kötü bir şey, dağ gibi babam bile bunu söyleyemiyorsa çok fena bir şey…” Şimdi biz bu ülkenin yurttaşları olarak illa ki bir şeyleri sezinliyoruz, bir gariplikler var. Niye adı konulmuyor? Çünkü adını koymaya kalkanların başına bir şey gelmiş. Sansür biraz da bu demek zaten: Adının konulması kötü… Bu açıdan tarihi tarihçilere bırakmaya gerek yok zaten, sansürün kendisi bir şeyler olduğunu gösteriyor. Mesela “gavur leşi” diye bir deyim var… Bir ağırlık ölçüsü olarak gavur leşi?! Ama tarihimiz de barışçıl falan… Dolayısıyla bir şeyler olduğunu sezinliyor insanlar: En dış halkada olanın başına bir şeyler geliyor… “En dış halkayı” nasıl tanımlarız? “En az Türk olan.” Tamam, Arnavutlar, Boşnaklar da Türk değil ama dini de ortak olmayanlar, Ermeniler, Rumlar… E, en dış halkada olmak bu kadar tehlikeliyken, insanlar da tereddüde yer bırakmayacak şekilde Müslüman ve Türk olduklarını göstermeye adanmışlar. Karadeniz’deki milliyetçi eğilimde böyle bir yan vardır. Tarihsel olarak, bunu sezgi düzeyinde dahi olsa bilen birinin kendisini güvende hissetmesine imkan yoktur. Ki bu tarih tekrarlanıyor da… Bir gecede tüm varlığını kaybeden gayrimüslimlere dair bilginin yanına, devletle ters düşenlere salınan vergi müfettişlerinin, el konulan holdinglerin güncel bilgisi ekleniyor. Bu travmalarla yüzleşilmeden, bir kişinin kendisini finansal olarak bile güvende hissetmesi olanaklı değil. Zaten sürekli, “Ev de alayım, çocuğa da şey olsun, ne bırakacağım…” Aslında ne kadar tedirgin bir durum değil mi: “Ne bırakacağım?” Tarihte böyle şeyler olduğunu bildikten sonra… İstiklal Caddesi’nde Rum komşusunun dükkanına el koyan Türk esnaf varlığını ikiye katladı belki ama kendisini güvende hissedemeyeceği bir tarihi kurdu. Çocuğuna iki değil beş dükkan kurma gayretinde artık.


 

 


    http://www.radikal.com.tr/150006715000670

    YORUMLAR

    Bu habere henüz yorum yazılmamış.