DTP'nin kapatılma gerekçesi açıklandı

DTP'nin kapatılma gerekçesi açıklandı
DTP'nin kapatılma gerekçesi açıklandı
Anayasa Mahkemesi'nin, Demokratik Toplum Partisi'nin (DTP), kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesi resmi gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararın yayımlandığı bugünden itibaren Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk'un milletvekillikleri düştü.

ANKARA (A.A) - 31.12.2009 - Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "Bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir  demokratik sistemde koruma göremez" denildi.

Anayasa Mahkemesinin, gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararın yayımlandığı bugünden itibaren Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düştü. Yüksek mahkemenin kararında, beyan ve eylemleriyle partinin kapatılmasına neden olan Türk ve Tuğluk dahil hakkında siyasi yasak getirilen 37 kişi bugünden başlayarak 5 yıl süreyle başka bir partinin kurucusu, üyesi, yönetici, deneticisi  olamayacak.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde yer alan partinin kuruluşundan sonraki, kapatmaya neden olacak eylemler için oluşturulan 141 maddelik liste ele alındı.

İddianamede haklarında siyasi yasak istenen kişiler arasında Leyla Zana, Selim Sadak ve Hilmi Aydoğdu’nun da bulunduğu anımsatılan gerekçede, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, DTP’ye yazı yazarak, yasa gereği partiye üye olmayanların parti organlarında görev alamayacakları bu nedenle bu kişilerin parti üyeliğinden ve parti organlarında aldıkları görevlerden çıkartılmasının istendiği belirtildi. Aynı yazıda Diyarbakır il yönetim kurulu üyesi Hilmi Aydoğdu’nun da kesinleşmiş müebbet ağır hapis cezasına hükümlü olduğu  belirtilerek parti üyeliğinden çıkartılmasının istendiği kaydedildi.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yazısına rağmen kapatma davasının açıldığı tarihe kadar davalı Parti tarafından Leyla Zana, Selim Sadak ve Hilmi Aydoğdu ile ilgili yazı gereğinin yerine getirilmediği, adı geçenlerin partiye üye olmadıklarıyla ilgili yargılama sürecinde de davalı Parti veya ilgililer tarafından da herhangi bir savunma yapılmadığının anlaşıldığı ifade edildi.

Delillerin incelenmesinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde gösterilen eylemlerden, davalı Partinin kuruluşundan önceye ait olduğu görülen, davalı Parti ile ilişkisi kurulamayan, gerçekleştiği veya davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirildiği saptanamayan veya düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında olduğu sonucuna varılan eylemlerin değerlendirmeye esas alınamayacağı sonucuna varıldığı bildirilen gerekçeli kararda, partinin 15 ilçesine ait binalarda yapılan aramalarda ele geçirilen yayın, eşya ve diğer belgeler, parti ve mensupları tarafından gerçekleştirilen toplantı ve gösteriler ile parti yönetici ve üyelerinin eylemlerinin değerlendirmede esas alındığı
belirtildi.

Gerekçeli kararda, 12 Aralık 2006’da İstanbul’da yapılan DTP Gençlik Meclisi Birinci Olağan Kongresi’nde, 21 Mart 2007’de Mersin DTP İl Yönetimi öncülüğünde düzenlenen miting sırasında ve 1 Eylül 2006’da DTP Van İl yönetimince Van’da düzenlenen "1 Eylül Dünya Barış Günü" konulu Miting sırasında yapılan terör örgütünün propagandası niteliğindeki eylemlere karşı parti yöneticilerinin hiçbir müdahalede bulunmadığının CD çözüm tutanakları ve izlenen CD görüntülerinden anlaşıldığı belirtilerek, bunların "davalı Parti ile PKK terör örgütü arasındaki bağlantıyı ortaya koyduğu" vurgulandı.

Ahmet Türk’ün beyanları

Bazı parti yöneticilerinin beyanlarının cd kayıtları ve çözümlerinin de tek tek irdelendiği gerekçeli kararda, haklarında siyasi yasak getirilen partililerin beyanlarının "terör örgütüne siyasi bağlılığın göstergesi" olarak kabul edildiği vurgulandı.

Genel Başkan Ahmet Türk’ün 18 Ocak 2006’da Diyarbakır’da DTP yöneticilerinin ve belediye başkanlarının katıldığı toplantıda yaptığı basın açıklamasında, "terör örgütü liderinin Kürt sorunu ve Türkiye’nin AB üyeliği konusunda oynadığı rolden takdirle söz etmesi ve terör örgütü liderinin kaldığı cezaevinde maruz kaldığı sorunları tecrit olarak nitelendirip bunu kamuoyuyla paylaşmasının, davalı partinin terör örgütü ve liderine siyasi ve ideolojik yönden bağlılığını gösterdiği" belirtildi.

Diyarbakır 1. Sulh Ceza Mahkemesinde yapılan yargılama sonucunda da Ahmet Türk’ün bu sözlerinin suç ve suçluyu övmek suçu kapsamında görüldüğü ve Türk’ün 6 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği ifade edildi.

Türk’ün ayrıca 4 Ağustos 2007’da TBMM’de yemin töreni yapılırken Meclis bahçesinde NTV televizyonuna verdiği röportajda, "terör örgütünün eylemlerini kınayamayacağını beyan etmesi ve bu kişinin milletvekili seçilmeden önce ve sonrasında davalı Partinin genel başkanlığı görevini ifa etmesinin de kendisinin ve temsil ettiği davalı Partinin terör örgütü ile bağlantısını gösterdiği" kaydedildi.

Aysel Tuğluk’un eylemleri
DTP Genel Başkan Yardımcısı konumunda bulunan Aysel Tuğluk’un 16 Mayıs 2006’da DTP Batman İl Başkanlığının 1. Olağan Genel Kurulu Toplantısında yaptığı konuşmada "PKK teröristlerinin bazı kesimlerce kahraman olarak kabul edildiklerini ve bu nedenle terör örgütü liderine karşı terörist diyerek halkın karşısına çıkamayacaklarını ifade etmesinin, davalı Partinin üst yönetiminin PKK terör örgütü ve liderine yakınlığını ortaya koyduğu" belirtildi.

Tuğluk’un ayrıca, 11 Aralık 2006’da Doğubayazıt’ta partisince düzenlenen açık hava toplantısındaki konuşmasında, "PKK terör örgütünün yaptığı eylemleri Kürt halkının kendi kimliği, kültürü ve onuru için yaptığı bir direniş ve savaş olarak gördüğünü ve Kürtlerin görmezden gelinmesi durumunda şiddetin ve bölünmenin gerçekleşeceğini ifade etmesi ve dağlarda bulunan terör örgütü üyelerinden kardeş olarak söz etmesinin de davalı Partinin genel başkan yardımcısı sıfatını taşıyan bu kişinin terör örgütünün eylemlerini meşru olarak gördüğünün ve terör örgütü üyelerini terörist olarak kabul etmediğinin açık göstergesi" olduğu vurgulandı.

Gerekçeli kararda, Aysel Tuğluk’un 21 Mart 2007’de Van’da düzenlenen Nevruz mitingi sırasında yaptığı konuşmada, "terör örgütü elebaşısının fikirlerinin geniş kitleler tarafından kabul gördüğünü beyan etmesinin, bu kişinin ve genel başkan yardımcılığını yürüttüğü davalı Partinin terör örgütü liderine olan yakınlığını gösterdiği" kaydedildi.

Leyla Zana’nın eylemleri

Leyla Zana’nın da eylemlerine yer verilen gerekçeli kararda, Zana’nın 18 Temmuz 2007’de Diyarbakır’da düzenlenen DTP destekli bağımsız milletvekili adaylarının seçim mitinginde yaptığı konuşmanın da kendisi ve mensubu bulunduğu partinin amacını ve terör örgütü ile ilişkisini ortaya koyduğu belirtildi.

Zana’nın bu konuşmasının, 19 Temmuz 2007’de Bingöl’de yaptığı konuşma ile birlikte değerlendirilerek, Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 4 Aralık 2008 günlü kararıyla adı geçenin eyleminin "yasa dışı silahlı PKK/KONGRA-GEL terör örgütünün üyeliği boyutuna ulaştığı" kabul edildiği ve 10 yıl hapis cezasıyla cezalandırılmasına karar verildiği kaydedildi.

Zana’nın 19 Temmuz 2007’de Bingöl’de Bağımsız Milletvekili Adayı Mehmet Nuri Özmen’in seçim mitinginde yaptığı konuşmanın da "adı geçen şahıs ve dolayısıyla mensubu bulunduğu partinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ilkesine karşı tutumlarını ortaya koyduğu" ifade edildi.

Gerekçeli kararda, belirtilen nedenlerle, Zana tarafından gerçekleştirilen eylemin davalı Partinin kapatılması ve yasaklama açısından delil olarak değerlendirmeye esas alınması gerektiği sonucuna varıldığı belirtildi.

Zana’nın 28 Ekim 2007’de Diyarbakır’da "Demokratik Toplum Kongresi" adı altında gerçekleştirilen toplantıda yaptığı konuşmaya da yer verilen gerekçeli kararda, "Konuşmada ’terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan ’Kürtlerin lideri’, ’başkan’ ve ’Kürtlerin önderi’ olarak bahsedilmesi ve onun yurt dışından yakalanarak Türkiye’ye getirilmesinin üzüntü verici bir olay olarak kabul edilmesi, teröristlerin yaptıkları eylemler ve bu kişilerin niteliklerinin övülmesi, açıkça terör örgütünün, liderinin ve eylemlerinin övülmesi anlamına gelmektedir" denildi.

Nurettin Demirtaş’ın 26-28 Ekim 2007’de DTP Diyarbakır il binasında Demokratik Toplum Kongresi adı altında yapılan toplantıda okuduğu basın bildirisinde, "terör örgütü elebaşısı Abdullah Öcalan’dan ’Kürt halkı önderi’ olarak söz edilmesi, bu kişinin İmralı cezaevinde kalmasının tecrit uygulaması olarak nitelendirilmesi, başka bir yere naklinin sağlanması, sağlık sorunlarının giderilmesi ve kürt sorununa demokratik çözüm yaklaşımında belirleyici bir role sahip olduğu" şeklindeki ifadelerin, terör örgütünün propagandası niteliğinde beyanlar olduğu, davalı Parti ve Genel Başkan Vekili statüsünü taşıyan mensubunun terör örgütü ile bağlantısını ortaya koyduğu kaydedildi.

DTP üyesi Selim Sadak’ın da 23 Nisan 2006’da DTP Genel Merkezini temsilen katıldığı DTP Nusaybin İlçe Teşkilat binasının açılışında bir kısmını Kürtçe olarak yaptığı konuşmasında, "Genel Merkez adına hareket eden bir görevlinin ilçe teşkilatının açılışındaki terör örgütünü ve başını destekleyen beyanlarının, kişinin ve mensubu olduğu davalı Partinin terör örgütü ile ilişkisini ortaya koyduğu" vurgulandı.

Terör örgünün amacı

Gerekçeli kararda, PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk Ulusu’nu etnik kimlik esasına dayalı "Türk ve Kürt ulusları" biçiminde ikiye bölmek ve ezilen halk olarak nitelediği Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiğinin bir gerçek olduğu vurgulandı.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemlerin kabul edilemeyeceğine işaret edilen gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasi partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez.

Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları sayılmaları siyasi partilere bir güvence sağlamasının yanında, önemli görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Bu, yalnızca iç hukuk sisteminin öngördüğü bir yükümlülük değildir. Yukarıda ayrıntılarıyla üzerinde durulan uluslararası belgelerden, bU dengenin korunmasına özen gösterildiği, bu dengeyi bozucu tutum ve davranışların himaye görmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir demokratik sistemde koruma göremez.

Kapatma davası sürecinde ileri sürülen iddialar, deliller ve davalı Parti temsilcileri tarafından bunlara karşı yapılan savunmalar değerlendirildiğinde; davalı Parti;ye isnat edilen eylemlerin; parti mensuplarının terör örgütünün yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler ile parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve dokümanlardan, terör örgütü ve elebaşısına destek içeren açıklama ve eylemlerden oluştuğu anlaşılmaktadır."

Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "Terörizm,
kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını amaçlar. Böylece kitleler terörizme karşı duyarlılıklarını yitirir, terörü kanıksar ve devletle toplum arasında güven açısından büyük bir uçurum oluşur" görüşü vurgulandı.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı.

Gerekçeli kararda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dava, kapatılması istenen davalı DTP’nin "Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmaya yönelik fiillerin işlendiği bir odak haline geldiği" ileri sürülerek açıldığından, öncelikle konuya ilişkin Anayasa, Siyasi Partiler Kanunu ve ilgili uluslararası sözleşmelerin incelenmesinin gerekli görüldüğü belirtildi.

Bu düzenlemelerle Anayasa koyucunun, siyasi partilerin varlıklarını sürdürmelerini esas alıp, kapatılmalarını ise ayrık durumlarla sınırlı tutarak, öncelikle demokratik rejimin, sağlıklı biçimde yaşatılmasını amaçladığı, ancak korunması gereğini de göz ardı etmediği vurgulandı. Gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Anayasa’nın somut kuralları, İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi (AİHS) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin içtihatları ile Avrupa ortak standardını saptayan Venedik Komisyonu’nun belirlediği kriterlerle birlikte değerlendirildiğinde, bir yandan Anayasa’nın öngördüğü klasik demokrasi anlayışının gereği olarak siyasal özgürlüklerin güvence altına alınması sağlanırken, diğer yandan son çare olarak düşünülen siyasi parti kapatma yaptırımı ile demokratik düzenin korunması amaçlanmıştır.

Siyasal iktidarın kaynağı, dolayısıyla egemenliğin sahibi ulus olmakla birlikte, ulusun kendine ait bir yetkiyi doğrudan kullanamaması, temsil ve aracı sorununu gündeme getirmektedir. Bu sorunun çözümü, ancak karmaşık toplumsal beklentileri ve gereksinimleri somutlaştıran, bunları iktidara yönelik genelleştirilmiş eylem programları biçiminde sunan ve halkın çoğunluğu tarafından tercih edilen, temelinde siyasal karar mekanizmalarını yönlendiren aracı organların mevcudiyetine bağlıdır."

Demokrasi toplumsal barışın ve özgürlüğün güvencesi

Toplumların çok farklı düşünce ve tercihlerin hüküm sürdüğü, demokrasinin işleyişinde çatışabilir fikirlerin akışının sağlandığı yapılar olduğu belirtilen gerekçeli kararda, "Siyasal düzen ve bunun temel normları, hukuksal kurallar,
toplumdaki çatışma ve farklılıkların barışçı yolda düzenlenmesine olanak verdiği sürece meşruiyetini korurlar. Bu meşrulaştırma işlevi toplumsal farklılıkların özgürce yaşanması, talep sahiplerinin özgürce örgütlenerek siyasal iktidara yönelmesi ve iktidar kullanımına katılmasıyla yerine getirilmiş olur" denildi.

Demokrasinin toplumsal barışın ve özgürlüğün güvencesi olduğu vurgulanan gerekçede, Anayasa’nın ise siyasal düzenin barışçı toplumsal taleplere açılmasını ve zaman içinde doğacak zorunlulukları karşılayacak yöntemleri barındıran temel
kurallar bütünü olduğu belirtildi.

Gerekçede, kimi gerekçelerle farklı düşüncelerin siyasal yaşama yansıtılmasının engellenmesinin demokrasiyle ve temsilde adalet ilkesiyle bağdaşmayacağı, çatışan farklı fikirlerin ürünü olan siyasi partilerin bu fikirleri tartışmaya açmaktan yoksun bırakılması ve başka yollarla tehlike savma refleksinin demokratik siyasetle çelişki oluşturacağı vurgulandı.

Uluslararası yargı yerlerince belirtildiği ve Venedik Komisyonu’nun çeşitli tarihlerde kabul ettiği raporlarında da vurgulandığı üzere, "siyasi partilerin şiddet kullanılmasını savunmaları veya anayasayla garanti altına alınan hak ve özgürlüklere zarar verecek şekilde demokratik anayasal düzeni yıkmak için politik bir araç olarak şiddeti kullanmaları veya aynı amaçları gerçekleştirmek için terör ve şiddete başvuran oluşumlarla birlikte hareket etmeleri ve onlara destek vermeleri halinde zorunlu bir tedbir olarak siyasi partilerin yasaklanması veya kapatılmasının makul görülebileceği" ifade edildi.

 

Batasuna örneği

Teröre destek verdikleri ve terörü kınamayı reddettikleri gerekçesine dayalı olarak İspanyol yargı organlarınca kapatılmalarına karar verilen Herri Batasuna ve Batasuna Partilerinin yaptığı başvuruyu değerlendiren AİHM 5. Dairesi’nin, 30 Haziran 2009 tarihli Herri Batasuna ve Batasuna/İspanya kararının özet gerekçesine de yer verilen gerekçeli kararda, AİHM’in şu tespitleri yer aldı:

"AİHM, otuz yıldan daha uzun süreden beri var olan terör ortamında ve diğer siyasal partilerin tamamı tarafından kınanmakta iken şiddeti kınamayı reddetmeyi terörizme üstü kapalı bir destek davranışı olarak görmüştür. Mahkeme, başvuran partilere izafe edilebilecek ve terörle uzlaşma sonucuna varacak birçok ciddi ve tekrarlanan eylem ve davranışın varlığını belirlemiştir. Mahkeme, her
halükarda, partinin kapatılmasının terörün kınanmaması olgusuna da dayanmış olmasını Sözleşme’ye aykırı görmemektedir Zira, siyasetçilerin sadece eylemleri ve söylemleri değil, aynı zamanda belli durumlarda pozisyon alma olarak değerlendirilebilecek ve tamamen açık destek eylemi sayılabilecek eylemsizlikleri veya sessizlikleri de dikkate alınmalıdır.

AİHM, başvuran siyasi partilere atfedilen eylem ve söylemlerin, bir bütün olarak ’demokratik toplum’ kavramı ile çelişkili olduğunu değerlendirmiştir. Bu nedenle, İspanyol Yüksek Mahkemesi tarafından başvuranlara uygulanan ve İspanyol Anayasa Mahkemesi tarafından da onaylanan yaptırımın devletlerin sahip olduğu takdir yetkisi çerçevesinde makul biçimde ’sosyal olarak zorunlu bir ihtiyaca cevap verdiği’ sonucuna ulaşmıştır."

Gerekçede, bir siyasi partinin tüzüğü ve programı ile eylemlerinin Anayasa’nın 68. maddesinin 4.fıkrasında korunan ilkelere aykırılığı değerlendirilirken, Anayasanın siyasi partilere verdiği özel önemi vurgulayan diğer kurallarının da göz önünde bulundurulması gerekeceği ifade edilerek, "Bu nedenle, Anayasa’nın 69. maddesi uyarınca tüzük ve programlarındaki söylemleri ya da eylemlerinin, ancak Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında korunan ilkelere temel esasları itibariyle aykırı olması, bu ilkeleri ortadan kaldırmayı amaçlaması ve bu nitelikleriyle demokratik yaşam için doğrudan, açık ve yakın tehlike oluşturması durumunda siyasi partilerin kapatılmasına elverişli ağırlıkta olduğu kabul edilebilir" denildi.

Terörün tanımı

Ulusal düzenlemelerin yanı sıra örgütlenme özgürlüğüne ve terörizme ilişkin kimi esasların uluslararası sözleşmelerde de yer aldığı belirtilen gerekçede, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ve Paris Şartı’nın ilgili maddelerinden örnekler verildi.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1624 sayılı kararında, sadece teröristlerin değil terörizmi teşvik edenlerin de cezalandırılması için üye ülkelerin yasal düzenlemeler yapmaya çağrıldığı, ayrıca bu eylemlerin haklılığını savunanlara, mazeret bulanlara ve onları yüceltenlere karşı gerekli önlemlerin alınması ve bunun yanı sıra terörle ilişkisi saptananlara güvenli bölgeler yaratılmasının önlenmesinin üye devletlerden istendiği belirtilen gerekçede, ayrıca, "terör tanımı" yapılmadığı ancak "amacı ne olursa olsun, ne zaman olursa olsun ve kim tarafından yapılırsa yapılsın terörizmin, güvenlik ve barışın bir numaralı tehdidi" olarak kabul edildiği kaydedildi.

Kökünü Latince "terrere" sözcüğünden alan terör deyiminin, "korkudan sarsıntı geçirme" veya "korkudan dehşete düşmeye sebep olma" anlamlarına geldiği ifade edilen gerekçede, Türkçe’deki karşılığı "yıldırma, korkutma" olan terör kelimesinin, "bir toplumda bir grubun, halkın direnişini kırmak için meydana getirdiği ortak korku" anlamını da içerdiği belirtildi.

Gerekçede, terör olgusunun ideoloji, örgüt ve şiddet unsurlarını içerdiği, buna göre, terörün öncelikle bir ideolojik alt yapısının olması gerektiği vurgulanarak, şöyle denildi:

"Örgüt, benimsediği ideoloji doğrultusunda hareket etmekte, stratejisini buna göre belirlemektedir. Terör örgütlerinin siyasi eğitim adını verdikleri faaliyetlerin amacı, örgütün dayandığı temel ideolojiyi örgüt mensuplarına benimsetmek ve örgütün hedefleri doğrultusunda bilinçlendirmektir. Günümüzde terör örgütleri, dini, felsefi veya siyasi bir düşünce sistemini, belli bir etnik
kökene mensubiyeti esas alarak ideolojilerini temellendirmekte ve hedef olarak rejim değişikliğini veya ülke toprakları üzerinde yeni bir devlet kurmayı amaçlamaktadırlar.

Terörün diğer bir unsuru ise örgüt unsurudur. Örgüt, organize bir yapı içerisinde, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelmiş kişilerden oluşur. Günümüzde terör örgütleri, çoğunlukla örgüt lideri ile ona bağlı üst düzey sorumlular ve daha alt düzeydeki bölge, il ve birim sorumlularından oluşmaktadır. Örgütsel yapılanmada illegal teşkilatlanma ve gizlilik esastır.

Terörün en önemli unsuru ise şiddet unsurudur. Terör örgütleri şiddeti, ideolojileri doğrultusunda belirledikleri hedeflere ulaşmada önemli bir araç olarak görmekte, silahlı propaganda adı verilen terör eylemlerini, ülkenin anayasal düzenini değiştirmek için kaçınılmaz bir yöntem olarak benimsemektedirler. Terör örgütleri, gerçekleştirdikleri şiddet eylemleri ile topluma korku salarak, halkta bıkkınlık ve yılgınlık duygusu oluşturup, vatandaşın devlete olan güvenini sarsmayı ve kaos ortamı yaratmayı hedeflemektedirler."

Terör ve terörizm

"Terör" ve "terörizm"in birbirinden farklı kavramlar olduğu, terör sözcüğü, dehşet ve korkuyu belirtirken terörizmin, bu kavrama süreklilik ve siyasal içerik kattığı ifade edilen gerekçede, terörizmin temel amacının, biR davaya veya siyasal anlaşmazlığa dikkat çekilmesi olduğu, bu dikkati çekmenin, şiddet eylemleri neticesinde toplumda oluşturulan korku ve dehşet havası ile sağlandığı belirtildi.

Gerekçeli kararda, terörizmin benimsediği bir diğer amacın, kargaşa yaratarak toplumun direnme gücünü kırmak, yerleşik sosyal ve siyasal düzenin arkasındaki halk desteğini şiddet yoluyla zayıflatmak olduğu vurgulanarak, şu tespitler yapıldı:

"Terörizmin birtakım siyasi ve ekonomik çıkarlar sağlamanın aracı olarak kullanılması da mümkündür. Bu gibi durumlarda terörizm, sözü edilen çıkarların elde edilmesinde, hedef alınan ülke ve toplumda amaca uygun bir ortamın oluşmasına aracılık etmektedir.

Terörizm, kimi durumlarda ise bir siyasi mücadele aracı olmaktan çıkıp, bir ülkenin bir başka ülkeyi zayıflatmak ve istikrarsızlaştırmak için kullandığı bir araç haline gelmektedir. Terörizmin, suikastten silah teminine, organize suç örgütleriyle işbirliğinden uyuşturucu ticaretiyle finans desteğine kadar her türlü aracı da kullandığı bir gerçektir.

Terörizm kitlelere yönelik hedef gözetmeyen şiddet eylemleriyle, toplumun güven duygusunu ortadan kaldırarak, halkın can derdine düşmesini ve olaylara tepkisiz kalmasını amaçlar. Böylece kitleler, terörizme karşı duyarlılıklarını
yitirir, terörü kanıksar ve devletle toplum arasında güven açısından büyük bir uçurum oluşur. PKK/KONGRA-GEL isimli örgütün de bu tanımlanan nitelikte bir terör örgütü olduğu hususunda uluslararası düzeyde bir anlayış birliğinin olduğu tartışmasızdır."


Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, "’Türk milleti
içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme haklarından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, dil ve kültürden faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbirayırım gözetilmemektedir" denildi.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı. Gerekçeli kararda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi makamlarınca açıklanan bilgi ve verilere göre, silahlı mücadele yoluyla Türkiye sınırları içerisinde bağımsız bir Kürt devleti kurmayı hedefleyen PKK’nın (Kürdistan İşçi Partisi) 1978 yılında kurulduğu ve 1984 yılında kitlesel eylemlere başladığı
bilgilerine yer verildi.

PKK’nın 1984 yılından bu yana gerçekleştirdiği terör faaliyetleri sonucu aralarında masum siviller, öğretmenler ve diğer kamu görevlilerinin de bulunduğu 30 binden fazla Türk vatandaşının hayatını kaybettiği, söz konusu saldırıların
büyük ekonomik kayıplara da yol açtığı vurgulanan gerekçede, örgüt tarafından Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı 515 kez karakol saldırısı gerçekleştirildiği, sair silahlı çatışma, pusu, mayınlı tuzak kurma gibi asimetrik saldırı
yöntemleriyle yapılan eylemler sonucunda 1984-2009 yılları arasında köy korucuları da dahil 6 bin 300’den fazla Türk Silahlı Kuvvetleri mensubu ilegüvenlik görevlisi ve 25 binin üzerinde sivil vatandaşın katledildiğinin belirlendiği kaydedildi.

Örgüt elebaşısı Abdullah Öcalan’ın 1999 yılında yakalanmasının ardından, örgütün "stratejisini değiştirdiğini, artık barışçıl yöntemleri benimseyeceğini
ve siyasi mücadele yolunu izleyeceğini" iddia etmeye başladığı belirtilen gerekçede, kitlesel eylemlerde yeterli desteği bulamayan örgütün bu defa, güvenlik güçleriyle girdikleri çatışmalarda ölen terörist cenazelerinin defin işlemleri sırasında ve sonrasında güvenlik güçleriyle vatandaşları karşı karşıya getirerek, sözde ortaya çıkacak olumsuz tablodan çeşitli örgütsel kazanımlar elde etme yoluna gittiği ifade edildi.

Gerekçede, "Militanlarını ve silahlarını hala muhafaza eden ve şiddete başvurma tehdidinde bulunmakta tereddüt etmeyen bir terör örgütünün sadece isim değişikliği yoluyla geçmişteki suçlarından arınacağını söylemek mümkün değildir" denildi.

Terör örgütünün kuruluş süreci, amaç ve faaliyetleri, Abdullah Öcalan hakkında verilen mahkumiyet kararını onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin 22 Kasım 1999 tarihli kararına da yer verilen gerekçede, bu kararda da belirtildiği gibi,
PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırmak, Türk ulusunu etnik kimlik esasına dayalı "Türk ve Kürt ulusları" biçiminde ikiye bölmek ve ezilen halk olarak nitelediği
Kürt kökenli vatandaşları, ayrı bir ulus olarak devletini kurma yolunda kanlı şiddet eylemlerine yönelttiğinin bir gerçek olduğu vurgulandı.

Gerekçede, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının iddianamesinde davalı siyasi parti üyelerince ve parti organlarınca gerçekleştirildiği iddia edilen eylemlerin, terör örgütü ve bu örgütün elebaşısıyla işbirliği halinde hareket edilmesi, terör örgütünün propagandasının yapılması, bu örgütün varlığının ve
eylemlerinin mazur ve meşru gösterilmeye çalışılması, terör örgütüne yardım ve destek sağlanması şeklindeki beyan ve fiillerden oluştuğu anımsatıldı.


-ÖDÜN VERİLMEZ TEMEL KURAL-

Gerekçeli kararda, şöyle denildi:

"Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bu ilkenin vazgeçilmez bir unsuru olan ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal ve siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

Türk Devletinin vatandaşları arasında özel ve kamusal alanda etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Nitekim, Türk Milleti içinde yer alan farklı kökenden vatandaşlar arasında Türkiye’nin her yerinde yaşama, eğitim ve medeni haklar yanında seçme ve seçilme haklarından tam olarak yararlanma, istek ve başarılarına göre her türlü işte çalışma, dil ve kültürden faydalanma ve katkıda bulunma gibi konularda tam eşitlik anlayışı içinde hiçbir ayırım gözetilmemektedir. ’Ülke ve milletin bölünmez bütünlüğü’yle ilgili bu tarihsel oluşum tüm anayasalarımızda vazgeçilmez ve ödün verilmez temel kural olarak yer almıştır. Tarihin çok uzun bir gelişme süreci içinde gerçekleşip kaynaşma ve bütünleşmeye dayanan Türk Ulusu gerçeği ve olgusuna karşı ayrımcılığa, bölücülüğe, teröre ve sonuçta yok olmaya yol açacak eylemler kabul göremez."

Anayasaya ve Siyasi Partiler Yasası’na göre, ülke ve ulus bütünlüğünün, devletin bölünmezliğinin temel ögeleri olduğu, bu nedenle her iki yasal düzenleme ile de belirtilen değerlerin birlikte ve ödünsüz olarak korunmasının amaçlandığı vurgulandı.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın, "Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahip" olduğuna işaret edilen gerekçeli kararda, şunlar kaydedildi:

"Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

Bu bağlamda Anayasa’ya göre, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin hangi etnik gruptan olursa olsun Türk sayılması onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, devletine ’Türk Devleti’, ulusuna ’Türk Ulusu’ ve ülkesine ’Türk Vatanı’ denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir. Bu nedenle, Anayasamıza göre siyasal açıdan önemli olan soy değil, ulusal topluluktan olmaktır.

Ulusal birlik, bireylerin etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir.

Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği ilkesi azınlık yaratılmamasını, bölgecilik ve ırkçılık yapılmamasını ve eşitlik ilkesinin korunmasını içerir."

-"TERÖRE DESTEK VEREN PARTİ VARLIĞINI SÜRDÜREMEZ"-

Gerekçede, siyasi partilerin, çalışmalarında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel kuralına uymaları, ülkenin ya da ulusun bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden kaçınıp, çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmelerinin anayasal ve yasal zorunluluk olduğu belirtildi. Gerekçede, "Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü davranışın siyasi partiler için yasak olmasıdır. Ülkemizde yürürlükte bulunan Anayasa ve kanun hükümleri ile konuyla ilgili uluslararası temel belgeler ve AİHM içtihatlarıyla belirlenen esaslara göre, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögeleri sayılan siyasal partiler, demokrasiye ters düşen, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak eylemlerde bulunamazlar" görüşü vurgulandı.

Demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanılarak, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne karşı gerçekleştirilen eylemlerin kabul edilemeyeceği kaydedilen gerekçede, "Bu durumda hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılmasına engel olmak, devletin görevi ve varlık nedenidir. Teröre destek verip ondan destek alan bir siyasi partinin Anayasa ve yasaya göre varlığını sürdürmesi düşünülemez" ifadesine yer verildi.

Gerekçeli kararda, şöyle devam edildi:

"Demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurları sayılmaları siyasi partilere bir güvence sağlamasının yanında, önemli görev ve sorumluluklar da yüklemektedir. Bu, yalnızca iç hukuk sisteminin öngördüğü bir yükümlülük değildir. Yukarıda ayrıntılarıyla üzerinde durulan uluslararası belgelerden, bu dengenin korunmasına özen gösterildiği, bu dengeyi bozucu tutum ve davranışların himaye görmediği anlaşılmaktadır. Dolayısıyla bir siyasi partinin, siyasi faaliyet görüntüsü altında ülkenin tamamının asayiş ve güvenliğini olumsuz yönde etkileyen, tüm bireylerin temel hak ve hürriyetlerinden yararlanmalarını engelleyen veya ortadan kaldıran terör eylemlerini destekleyen, zemin hazırlayan ve meşrulaştırmaya çalışan söylem ve eylemlerde bulunması hiçbir demokratik sistemde koruma göremez.


Kapatma davası sürecinde ileri sürülen iddialar, deliller ve davalı Parti temsilcileri tarafından bunlara karşı yapılan savunmalar değerlendirildiğinde, davalı Parti’ye isnat edilen eylemlerin, parti mensuplarının terör örgütünün yönlendirmesi doğrultusunda gerçekleştirdikleri eylem ve etkinlikler ile parti teşkilat binalarında yapılan aramalarda ele geçirilen belge ve dokümanlardan, terör örgütü ve elebaşısına destek içeren açıklama ve eylemlerden oluştuğu anlaşılmaktadır."

Anayasa Mahkemesi’nin, Demokratik Toplum Partisi’nin (DTP) kapatılmasına ilişkin kararının gerekçesinde, hukuk devletine aykırı eylemlerin, ilgili parti organlarınca kınanmadığı, suskun kalındığı ortamda davalı partinin demokratik sisteme zarar vermesinin önüne geçilmesinin anayasal zorunluluk halini aldığı belirtilerek, "Davalı parti hakkında verilecek bir kapatma kararının, ulusal güvenliğin ve anayasal düzenin korunması yönünde güdülen meşru amaçla orantılı, demokratik bir toplumda gerekli ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap veren nitelikte olacağı açıktır" denildi.

Anayasa Mahkemesi’nin, DTP’nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı Resmi Gazetede yayımlandı.

Gerekçeli kararda, DTP’nin tüzük ve programında kendisini, "demokratik uygarlık çağı değerleri olan özgürlükçü, eşitlikçi, adaletçi, barışçı, çoğulcu, katılımcı, çok kültürlü toplumu zenginlik olarak gören ve yenileşmeyi savunan, her türlü ayrımcılığı ve ırkçılığı ret eden, insanlığın özgürleşmesini cinsler arası eşitlikte gören, bu temelde özgür, demokratik-ekolojik toplumu hedefleyen demokratik, özgürlükçü, eşitlikçi, sol bir kitle partisi" olarak tanımladığı belirtildi.

Parti yetkililerinin kapatma davası aşamalarında yaptıkları savunmalarda da "Kürt sorununun çözümünde terör örgütünün muhatap alınması gerektiğini, aynı tabana hitap etmeleri nedeniyle terör örgütünün ve eylemlerinin davalı Parti tarafından kınanmasının beklenemeyeceğini, davalı Partinin terör örgütü ile ilgili düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamayacağını" ifade ettikleri belirtilen gerekçede, şunlar kaydedildi:

"Davalı Parti ve temsilcileri tarafından savunma olarak ileri sürülen bu argümanlar, davalı Parti ve mensuplarının yaptığı eylemlerin demokratik siyasi mücadele kapsamında görülmesi için yeterli sayılamaz. Demokratik siyasi hayatın söz konusu olmadığı bir ortamda siyasi partiler de vazgeçilmez unsur olmaktan çıkarlar. Demokratik ortamın korunması ve demokrasi ilkelerinin uygulanması açısından devlete büyük sorumluluklar yüklendiği açık ise de bundan, siyasi partilerin bu konuda herhangi bir yükümlülük ve sorumlulukları bulunmadığı sonucuna varmak olanaksızdır. Demokrasiye devlet kadar, vatandaşlar, diğer sivil toplum kuruluşları ve siyasi partiler de sahip çıkmak, korumak, en azından saygı göstermekle yükümlüdürler.

Davalı Parti, terör dahil yaşanan her türlü olumsuzluktan devleti, hükümeti ve sistemi sorumlu tutmaktadır. Davalı Partiye göre PKK terör örgütü, devletin, hükümetin ve sistemin yanlışları nedeniyle ortaya çıkmış, varlığını korumuş ve günümüze gelmiştir. Bu nedenle terör örgütünün kuruluşundan günümüze kadar yaşanan acılardan da devlet, hükümet ve sistem sorumludur. Bu yaklaşıma göre, davalı Parti ve mensuplarının terör örgütüne olumlu yaklaşımı mazur görülmeli, hatta terör örgütü ile diyalog yolunun açık tutulması bakımından varlıkları bir şans olarak değerlendirilmelidir. Ancak, davalı Parti adına yapılan savunmalarda ortaya konulduğu türden bir devlet ve demokrasi anlayışı gerçeklerden uzaktır."

-TÜRK VE KÜRT ULUSLARI AYRIMI-

Gerekçede, DTP’ye mensup birçok il ve ilçe teşkilat başkan ve üyelerinin Parti adına düzenlenen etkinlikler sırasında yaptıkları konuşma ve basın açıklamalarıyla "Kürt halkının, Türk halkından farklı bir ulus olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından Kürt halkına karşı baskı ve zulüm politikası yürütüldüğünü, Abdullah Öcalan’ın tecrite tabi tutulduğu ve bunun kabul edilemez olduğunu söyleyerek, aynı ideolojiyi benimseyen ve aynı hedefe yönelen PKK terör örgütüne ve onun başı Abdullah Öcalan’a yardım ve destek sağladıkları, böylece Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya yönelik eylem ve davranışlarda bulundukları"nın anlaşıldığı ifade edildi.

Gerkçeli kararda, şöyle denildi:

"Ulus ve ülke bütünlüğüne karşın, davalı Parti tarafından Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayırımın yapılması, ’Kürt sorununun çözümü’ için terör örgütü ile onun başı Abdullah Öcalan;ın muhatap alınması ve onun tarafından önerilen politikaların uygulanması gerektiğinin belirtilmesi, parti teşkilat binalarında terör örgütüne ait bayrak, doküman ve yasak yayınlara yer verilmesi, terör örgütü başı ve militanlarına ait poster ve resimlerin asılması, çeşitli
bahane ve vesilelerle düzenlenen kongre, miting, toplantı ve gösteriler ile örgüt mensupları için düzenlenen cenaze merasimlerinin terör örgütünün propaganda alanına dönüştürülmesi veya dönüştürülmesine göz yumulması, terör örgütü ile bağlantıları mahkeme kararlarıyla saptanan kimselerle araya mesafe koymak, gerektiğinde disiplin yaptırımı uygulamak yerine parti adına söz söyleme yetkisi olan görev ve pozisyonlara getirme gibi davranışlar Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirtilen ’Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü’ ilkesine aykırılık teşkil eden eylemlerdir. Söz konusu eylemleriyle davalı Parti şiddeti kışkırtan, elverişli hale getiren, terör eylemlerini siyasi nitelikli eylemler olarak tanımlayan ya da destekleyen, bu tür eylemleri teşvik
eden, bunları gizleyen ya da bu tür eylemlere katılan, parti teşkilat binalarını terör örgütüne ve onun propaganda malzemelerine açan bir siyasi partiye
dönüşmüştür."

-"TERÖRÜ KENDİ SİYASİ POLİTİKALARI İÇİN ARAÇ OLARAK KULLANIYOR"-

Gerekçede, PKK terör örgütü başı Abdullah Öcalan’ın sağlık durumu bahane edilerek protesto amacıyla PKK terör örgütünün istem ve talimatlarıyla izinli veya izinsiz gösteriler ve çeşitli etkinliklerin düzenlenmesi, bildiriler dağıtılması, PKK terör örgütünün, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne yönelik sürdürdüğü mücadelenin "savaş", "onurlu mücadele", "haklı direniş" olarak nitelendirilmesi ve bu savaşta PKK terör örgütünün yanında yer alarak eylem ve davranışlar içerisinde bulunulması gibi birçok eylem ve bunlara ilişkin yargı kararlarının DTP ile PKK terör örgütünün bağlantı ve dayanışma içinde olduğunu gösterdiği vurgulandı.

Gerekçede, "Bu eylemlerle DTP’nin, eksik gördüğü ve siyaseten tanınmasını beklediği haklar ve özgürlükleri, demokrasinin siyasi çoğulculuğa verdiği anlamlı destek ve hoşgörüyü kötüye kullanarak, etnisite temeline dayalı kültürel, sınıfsal yapılanma ve yönetim ayrışıklığına yol açan ve demokratik ilkelerle bağdaşmayan söylem ve eylemlerle ve terör örgütü desteğiyle elde etmek istediği ve terörü kendi siyasi politikaları için araç olarak kullandığı sonucuna
varılmaktadır" denildi.

Davalı Parti mensuplarınca gerçekleştirilen organizasyonlarda meydana gelen olaylar karşısında parti yönetim organlarının herhangi bir şekilde tedbir almamaları ve sessiz kalmalarının ise teröre desteğin başka bir göstergesi olduğuna işaret edilen gerekçeli kararda, şu tespitler yapıldı:

"Demokratik düzende, terör eylemlerine karşı siyasi duruşunu açıkça belirlemeyen, suçu ve suçluları kınamayan ve gizleyen bir partinin varlığı hoşgörüyle karşılanamaz. Davalı partinin bu bağlamdaki tutumu, Partinin, PKK ile olan ilişkisinin ’açık bir sır’ olarak nitelenmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu gizli kabulle, terör yoluyla hak elde edilmesi bir yöntem olarak benimsenmektedir.

Davalı Partinin çeşitli teşkilatlarında görevli şahıslar hakkında devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne yönelik suçlardan dolayı verilmiş mahkumiyet kararları, arama ve tespit tutanakları, soruşturmalara ilişkin belgeler, yapılan kongre ve toplantılara ilişkin tutanak ve belgeler ile tüm deliller gözetildiğinde, DTP’nin, Türk ulusunu ırk esasına dayalı olarak ’Türk-Kürt ve diğer etnik kökenli uluslar’ biçiminde bölmek, etnik köken farkı nedeniyle gerçek dışı varsayımlarla ezilen ve sömürülen bir halkın varlığını kabul ederek bölücülüğü teşvik eden ve bunların sahip olduğu dil ve kültürlerini
ayırımcı biçimde tanımlayan ve özellikle bu ön kabullerden yola çıkarak, ülkede onbinlerce insanın ölümü ile sonuçlanan silahlı eylemlerde bulunan yasa dışı PKK terör örgütünün ve bu eylemlerden hükümlü elebaşısının eylem ve politikalarını destekleyici nitelikte faaliyetlerde bulunmak suretiyle devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir parti haline geldiği anlaşılmıştır."

-ANAYASAL ZORUNLULUK HALİ-

Partinin büyük kongresinin, genel başkanının, merkez karar ve yönetim organlarının, TBMM grup genel kurulu ile grup yönetim kurulunun, Parti üyelerince gerçekleştirilen eylemleri açıkça reddetmemelerinin, eylemleri "zımnen benimsedikleri" anlamında değerlendirildiği vurgulanan gerekçede, şöyle devam edildi:

"Hukuk devletine aykırı eylemlerin ilgili parti organlarınca kınanmadığı, suskun kalındığı ortamda davalı Partinin demokratik sisteme zarar vermesinin önüne geçilmesi anayasal zorunluluk halini almıştır.

Demokratik Toplum Partisi ve mensuplarının Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrası kapsamında değerlendirilen beyan ve eylemlerinin birbirleriyle bütünlük içinde bulunduğu, böylece devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü ortadan kaldırma nihai amacını güttükleri, zaman ve mekan
farklılıklarına rağmen eylemlerin tek bir amaca özgülendiği, eylemlerin büyük bir çoğunluğunun Parti organlarında görevli üyelerce sorumluluk alanları içinde gerçekleştirildiği ve terör örgütü kaynaklı yönlendirmelerle sürekli tekrar edilip istikrar kazandığı ve davalı Partinin devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin yoğun olarak işlendiği bir odak haline geldiği anlaşılmıştır.

Belirtilen gerekçeler karşısında davalı Parti hakkında verilecek bir kapatma kararının, ulusal güvenliğin ve anayasal düzenin korunması yönünde güdülen meşru amaçla orantılı, demokratik bir toplumda gerekli ve zorlayıcı bir toplumsal ihtiyaca cevap veren nitelikte olacağı açıktır."

Gerekçede, "teröre destek niteliğindeki eylem ve söylemlerin yoğunluğunun toplumda sarsıcı etkilere, aşırı endişe, kaygı ve belirsizliklere yol açtığı, bu siyasi anlayışla davalı partinin demokratik hayata katkıda
bulunduğunun söylenemeyeceği ve bu nitelikteki fiillerin ağırlığı" karşısında, ilgili yasa ve Anayasa’da yapılan değişiklikle yürürlüğe konulan, "Anayasa
Mahkemesi’nin temelli kapatma yerine dava konusu fiillerin ağırlığına göre ilgili siyasi partinin devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakılmasına karar verebileceğine ilişkin hükmün" davalı Parti hakkında uygulanmadığı belirtildi.

Gerekçeli kararda, bu durumda, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmaya ve PKK terör örgütüne yardım ve destek sağlamaya yönelik eylemlerin işlendiği bir odak haline geldiği sabit olan DTP’nin, Anayasa’nın 68. ve 69. maddeleriyle, 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası;nın 101. ve 103. maddelerine göre kapatılması gerektiği sonucuna varıldığı bildirildi.