Duvarlar yeniden 'Lâl' oluyor...

Duvarlar yeniden 'Lâl' oluyor...
Duvarlar yeniden 'Lâl' oluyor...
Gezi Parkı eylemleri süresince duvarlar dile gelmişti. Ancak dinlemeye doyulamayan duvarlar yeniden dilsizleşiyor. Tek temenni duyulanın bir kulaktan girip öbüründen çıkmamış olması...
Haber: BURAK KURU - burak.kuru@radikal.com.tr / Arşivi

Ağaçların kesildiği öğrenildikten sonra Sırrı Süreyya Önder’in Rachel Corrie misali dozerlerin önünde durmasını ve yıkımı durdurmasını takiben birkaç saat geçmiş. Güneş hafiften etkisini azaltırken işlerimizi tamamlamış şekilde Taksim Gezi Parkı’na doluşuyoruz. Tanıdığımız simaları görüyoruz. İlk ‘şaşkınlık’ atlatıldıktan sonra ‘geleceğe bakalım’ havasına giriliyor. Ortam tam da o sırada Bağış Erten’in betimlediği gibi: “Şuraya baksana. Sanki birazdan Açık Hava’da konser var ve öncesinde burada durup bir şeyler içip sohbet etmeye gelmişiz gibi...” Hakikatten de sohbet edilip bir şeyler içildikten sonra parkta sabahlayacaklar haricindekiler yavaş yavaş evlerinin yolunu tutuyorlar.

Ertesi sabahki ‘şafak operasyonu’nun ardından ise malumunuz ülkeye yayılan bir ‘Haysiyet ayaklanması’... Polisin şiddetine, insanların direncine, yaralananlara, hayatını kaybedenlere tam da bu süre zarfında tanık oluyoruz.…

Daha önce de belirtmiştim, AKM’nin tepesine çıkıp İstanbul ’u izleyişimiz ve meydanda piyano dinleyişimizi unutmayacağım güzel anılar arasına yazdım. Kötülerini de hafızama kaydettim tabii: Cumartesi gecesi kaldırımda nefes almakta zorlanan bir kişiye yardım ettiğim sırada onun çalan telefonunu açıp, “Biraz biber gazına maruz kaldı. Yavaş yavaş düzeliyor, birazdan aratacağım sizi” dediğim kişinin ağlar halde, “Ne olur onu eve gönderin. Ben onun ablasıyım” deyişini duymam ve boğazıma bir yumru oturması gibi... Neyse ki Bağcılar’dan kalkıp Taksim’e gelen gencin iyileşmesine de tanıklık etmiştim.…

Günler boyu ‘Gandi Direnişi’ uygulayan, yani şiddete başvurmadan direnen protestocuların zekâ dolu duvar yazıları ise kalıcı iz bırakmıştı. Duvarlar, yerler, sanal âlemdeki mesajlar derken direnişle beraber en çok konuşulan konu mizah seviyemizin geldiği noktaydı.

O ESKİ GEZİ'DEN ESER YOK ŞİMDİ!


Protesto dalgasının başladığı Taksim Gezi Parkı’ndan itibaren ‘duvarların dile gelmesi’ni takip eden zamanda, o duvarların tekrar ‘dilsiz hale’ getirileceğini biliyordum da bu kadar acele edilmesi şaşırttı. Taksim Gezi Parkı’ndan Karaköy’e kadar yaptığım yürüyüşte anlıyorum ki yangından mal kaçırırcasına bütün yazılamalar silinmiş.

Önce çadırlardan ve kalabalıktan ‘iğne atsan yere düşmeyecek’ şekildeki halinden eser kalmayan Gezi Parkı’nı görüyorum. Onca kalabalığına rağmen ‘nezaket’inden hiçbir şey yitirmeyen parka artık halkın girmesine ise polis çemberi nedeniyle izin verilmiyor. “Nezaket kalmamış” diyebilir miyiz? Belki de.. Parktaki ağaçların gölgesinde vakit geçirme hakkı artık sadece polislerin olmuş. Ağaç gölgesi bulamayanlara ise Beyoğlu Belediyesi yardımcı olmuş: Gönderdikleri şemsiyeler var bol miktarda...

İSTANBUL'DA ÇEKİRDEK, İZMİR'DE ÇİĞDEM


Polisler, aralarında şakalaşıyorlar, kimileri de tıpkı protestolar sırasında ara verdiği dönemlerde yaptığı işi yapıyor: Çekirdek çitliyor. İzmir’dekiler de çiğdem çitliyorlardır herhalde...

Gezi Parkı’nı gezerken yıllarca oturduğu evden taşındıktan sonra o evin yeni sahibine misafirliğe gitmiş biri gibi hissettim: Ruhen oranın bir dönem benim olduğunu hissetsem de madden bütün anılarım silindiği için artık yabancılaşmıştım. Artık benim olmadığı belliydi. Bana ait ne varsa ortadan kaldırılmıştı.

Meydana doğru giderken silinen mizahın izlerini görür oldum. Her yer artık yamalı... Bazı şeyleri anlayabiliyorsunuz –ülkeyi yönetenlere edilen küfürler belki onların ‘sinirlerine dokunmuştur’ ve o nedenle apar topar sildirilmiş olabilir- ama muhtemelen sevdiceği olan Buket’e ‘Sen benim şarkılarımsın Buket’ diye seslenen karalamadan ne istenmiş olabilir ki? Ya da ‘Kahrolsun bağzı şeyler’den? Ya da ‘Slogan bulamadım’ ile derdi neydi acaba eline aldığı ‘gri’ boyayla yerleri silen kişinin? 







Tünele doğru boyası kurumamış duvarlara bakıp bir yandan da çektiğim fotoğraflar sayesinde küçük bir arşivi içinde barındıran telefonumu kurcalıyorum, “Silinmeden önce burada ne vardı” diye. Çoğu gülümseten şeylerdi tabii.

'İSTANBUL! SENİ TERK EDEN DELİDİR’ 


Sokak müzisyenleri protestolar esnasında 10. Yıl Marşı ve İstiklal Marşı’nı sık sık çalıyorlardı. Tünel Meydanı’na yaklaştığımda görüyorum ki bir bölümü eski günlere geri dönmüş. Kolay değil tabii alışkanlıkları terk etmek. Karaköy ve Tünel taraflarında bir abi ara ara ‘Rodrigo’nun Gitar Konçertosu’nu çalar. Her duyduğumda durur dinlerim ama tümünü çalmaz. Bir pasaj –ki en bitirici kısmını- sunar sonra başka parçaya geçer. Hem benim duyduğum da o ezginin üzerine söz yazılmış halidir. O gün de öyleydi.

Bu şarkı, Lübnanlı Diva ve Ortadoğu’da yaşayan en büyük seslerden Feyruz’un ülkesindeki iç savaş nedeniyle Rodrigo’nun Gitar Konçertosu üzerine söz yazıp ‘Li Beyrut’ adını verdiği bir eserdir. Sözlerini anlamanıza gerek kalmaksızın sizi darmadağın edebilecek kuvvetteki bu şarkının bir bölümünde 'Divamız' şöyle der: “Beyrut! Seni terk eden delidir, ey Beyrut! El üstünde tutulacak şehirsin sen, ey Beyrut!”

Feyruz’a karşı gelmek gibi bir şey yapmam tabii ama İstanbul’u görseydi belki de Beyrut’un yanına İstanbul’u da eklerdi bence. Hem istesek de gidemeyiz buradan çünkü ilgimize ihtiyacı var. Daha dün gece Haydarpaşa Garı’ndan son tren kalktı. Kızını evlendirmiş bir baba ‘tedirginliğiyle’ ve içi burkulan şekilde evlerimize dağıldık: ‘Elinoğlu’ ona nasıl davranacak, onu üzecek mi? Yoksa onu mutlu edebilecek mi? Hep kırılgan olduğunu bildiğimiz kıymetlimize iyi bakacaklar mı? Bu toprakların Feyruz’u Nilüfer’in, ‘Seni beklerim öptüğün yerde’de dediği gibi: “Kıskanırım seni o yolculardan, belki seversin birini diye.” Yeni sorularla baş başa kalmıştık açıkçası...

'BİZİMDİ HATIRLIYORUZ' 


2011 yılının En İyi Yabancı Film Oscarı'nı kaparak mükemmelliğine gerek olmasa da onay gelmiş bir İran filminden sahneyle noktalayayım. Bir Ayrılık filminin açılış sahnesinde Kadı’nın karşısında oturan evli bir çift görürüz: Yakaladığı fırsat üzerine ailesini de yanına alıp İran’dan gitmek isteyen Simin ile buna karşı gelen kocası Nader. Kavga ilerlerken, “Bahane değil, sebep” diye babasının hastalığından bahseden Nader için eşi Simin, Kadı’ya dönüp şöyle der: “Babası Alzheimer hastası. Onun oğlu olduğunu bile bilmiyor.” Kavga sürerken kadın tekrarlar, “Senin oğlun olduğunun farkında mı?” Sonunda Nadir de cevap verir: “Ben onun babam olduğunu biliyorum...”
Unutulmaz günler geçirdiğimiz bir ev vardı ve artık onu yeniden dekore ettiler. Bu haline alışacak mıyız? Bilemiyorum. Gezi Parkı ve çevresindeki izler silinmiş olabilir. Ama insanlar oranın eski halini biliyorlar... Bunu biliyorum.