"En kötüsü bu toplu çaresizlik, sessizlik, eli kolu bağlanmışlık"

"En kötüsü bu toplu çaresizlik, sessizlik, eli kolu bağlanmışlık"
"En kötüsü bu toplu çaresizlik, sessizlik, eli kolu bağlanmışlık"
Diyarbakır Sanat Merkezi yöneticisi Övgü Gökçe: Sanki şehrin ve gündelik hayatın bildiğimiz sevdiğimiz tüm renkleri çekilip alınmış gibi, sürekli bir tedirginlik ve bir mahrumiyet hissiyle, her an yaşanan sürekli kaybın bilgisi ve acısıyla yaşıyoruz.
Haber: CEM ERCİYES / Arşivi

Övgü Gökçe, beş yıldır Diyarbakır’da yaşıyor. Diyarbakır Sanat Merkezi’nin Program Koordinatörü olarak çalışıyor. Aynı zamanda Boğaziçi yıllarından bu yana çalıştığı Altyazı için sinema yazıları yazmayı sürdürüyor.

Gündelik hayat nasıl gidiyor? Gündelik, rutin hayatı sürdürmek hala mümkün mü? 

Gündelik hayat tam anlamıyla ite kaka, düşe kalka gidiyor. Rutin hayatı sürdürmek şehrin büyük çoğunluğu için hem mümkün hem değil, hem her şey devam ediyor gibi, hem her şey -aslında- durmuş vaziyette. Tüm bir şehre yayılmış olan ortak/kolektif bir ruh hali var, yaşanan hayatın gerçekliği bir savaş olduğu bilgisiyle, karanlık bir bulutla her an gölgeleniyor. Sanki şehrin ve gündelik hayatın bildiğimiz sevdiğimiz tüm renkleri çekilip alınmış gibi, sürekli bir tedirginlik ve bir mahrumiyet hissiyle, her an yaşanan sürekli kaybın bilgisi ve acısıyla yaşıyoruz.

Övgü Gökçe

Etrafınızda neler olup bitiyor, evinizin penceresinden görünenleri, salonunuzda duyulanları, size anlatılanları bizimle paylaşır mısınız?

Arada dumanlar görüyoruz, bazen uzaklardan sesler geliyor, sabah ezanında uyananlar ya da çatışmalara yakın mesafede olup hiç uyuyamayanlar daha fazlasını da duyuyor, hayatında daha önce çatışma sesini bilmeyenlerimiz bile artık top atışlarını ayırdedebiliyor. Herkes minibüste, pazarda, dükkanının önünde olup biteni, küçük kısa cümlelerle, iç geçirişlerle, hakkımızda hayırlısı diyerek konuşuyor.

İnsanlar ne düşünüyor? Olan biteni nasıl anlamlandırıyor? Kimi suçluyorlar veya bir suçlu arıyorlar mı?

Düşünceler ve hisler sürekli iç içe geçiyor herhalde, anlamlandırmak ne kadar mümkün emin değilim. Elbette suçlu arayan ve farklı suçlular bulanlar da vardır ama ben hakim duygunun hem bir dehşet ve acı hem de ciddi bir bıkkınlık olduğunu hissediyorum. Herkes gibi kendi evinde, mahallesinde, şehrinde, olağan bir hayat yaşamak istiyor bu bölgedeki insanlar ve buna herkes kadar hakları var. Ertesi sabah uyanıp da bütün bunların bir anda bitmiş olmasını istemeyecek kimse yoktur herhalde. Ama herkes şunu da biliyor ki, bütün bu yaşananların öyle ya da böyle nedenleri var ve bir anda tek hamlede girilen bir durum olmadığı gibi tek hamlede çıkılabilmesini da beklemiyor hiç kimse. Ama sebebi ve sonucu ne olursa olsun, bütün bunların yaşanma biçimi ve özellikle de sivillerin yaşadığı kayıplar gelecekte burada yeniden kurulacak olan hayata ağır ve telafi edilmesi güç bir darbe vuruyor.

Bir yazar, sanatçı için bunlar nasıl günler. Bu yaşadığınız durumda, sokağa çıkma yasakları ve silah sesleri altında yazmak mümkün mü, nasıl yazılıyor?

Bazen hiçbir şey yapamıyor insan, ekrana boş baktığınız, durmadan haber kontrol ettiğiniz, 'durumu takip etmek' dışında bir var oluş alanı açamadığınız günler geçiyor. Bir yandan da ben biraz olsun nefes alabilmek için son süreçte daha fazla yazı aldım üstüme dergide (Altyazı), Setsuko Hara'nın ölümü üzerine tekrar dönüp Ozu'ları izledim mesela, belki olur da ruhumu sağaltır diye biraz daha sinemaya döndüm.

Siz bir entelektüel, yazar, sinemacı ya da müzisyen olarak ne hissediyorsunuz? Geleceğe nasıl bakıyorsunuz?

Bütün bu olan bitenler kadar insanı en çok inciten şey, herkesin durmadan sözünü ettiği ama her ne hikmetse bir türlü kıramadığı bu toplu çaresizlik, sessizlik, eli kolu bağlanmışlık. Yaşananlara dur demek, neden bu kadar zor? Çoğunlukla karamsarım ama bazen de iyiliğin ve hayatın kazanacağına dair bir inançla bakıyorum geleceğe.