Ergenekon davası üzerinden zihniyet polisliği yapmak

Silahlı herhangi bir kalkışma hazırlığı içinde olmadan, sadece zihni yakınlık nedeniyle bu darbeci çevrelerin örgütlediği yasal eylemlere katılmak, demokraside suç olamaz. Aradaki ince detay, kanıtlanmış suç ile niyet okumasının arasındaki farkta yatar



AHMET İNSEL
İş aslında Ergenekon çete yapılanmasının silah depolarından birinin Ümraniye’de bulunmasından önce ortaya dökülmüş ve taraflar bugüne kadar pek değiştirmeden sürdürecekleri tavırları almışlardı. Nokta dergisinin
2007 Nisan ayında bir kısmını yayımladığı Özden Örnek günlükleri başarısız kalmış bir darbe girişimini gözler önüne seriyordu. O zaman bu günlükleri yayımlayan Nokta dergisine karşı alınan tavırlarla, bugün Ergenekon davası konusunda alınan tavırlar arasında büyük bir benzerlik var. Derginin birkaç hafta içinde yayın hayatına son vermek zorunda kalmasını, Kemalist, çağdaş, laik, ulusalcı, sosyal demokrat çevreler sevinerek izlemişlerdi.
Dönem Cumhuriyet mitinglerinin başladığı, 27 Nisan muhtırasının koşullarının olgunlaştırıldığı, anayasa yargısının siyasal mücadele alanına çekilip, bir tür senatoya, bir karşı-meclise dönüştürüldüğü dönemdi. Ergenekon davası konusunda şüpheci bir tavır sergileyenlerle, Özden Örnek günlüklerinin içeriğine değil, bunu dergiye ulaştıran kaynağa önem verenlerin çoğunun aynı kişiler olması bir rastlantı değil.

Yukarıdan bakanlar
Otoriter, topluma şüpheyle ve yukarıdan bakan, demokratik kurumlara güvenmeyen zihniyet, AKP hükümetine karşı laik statükonun nihai güvencesi olarak gördüğü TSK’nın siyasal alanda göreli güç kaybetmesi karşısında endişe duyuyor. Önce darbe günlüklerini, ardından Ergenekon davasını küçümseyen tavrın ardında yatan temel saik bu.
Gizlenmiş ağır silahların çeşitli yerlerden ardı ardına ortaya çıkması bu mühimsizleştirme tavrını pek sarsmıyor. Bütün bunları hâlâ bir senaryonun parçası olarak ele alma imanı sergileyen geniş bir laikçi, çağdaş görünümlü, kendi demokratlığı konusunda mangalda kül bırakmayan bir çevre var. Türk adli soruşturma geleneğinin bir parçası olan bazı hak ihlallerini öne çıkararak, bu davayı gayrımeşru ilan etmeye çalışıyor. Bugüne kadar zanlı ve sanık ayırımına dikkate etmeyen, gözaltı ve cezaevi koşullarını dert etmeyen, uzun süren yargılamaların ağır bir insan hakkı ihlali olabileceğini dikkate almayanlar birdenbire sıkı bir adil yargılama militanı kesiliyor. İnsan hakkı ihlalleri konusundaki bu farkındalık, kendine veya kendini yakın hissettiği kişilere dokunulduğu zaman dile getirilip, iş diğer zanlılara, örneğin polise taş attığı iddiasıyla aylardır tutuklu kalan çocuklara, PKK ile bağlantısı olduğu iddiasıyla tutuklanan DTP’lilere, yani ‘olağan zanlı ve suçlulara’ sıra gelince aldırmazlığa dönüşmeye devam edecek mi? Bu insan hakkı hassasiyetinin mağdurlar mavi kanlı olunca depreşmeye devam
etmesi ihtimal dahilinde.

Paralel iki dava
Ergenekon davasında birbirine paralel giden iki dava var. Birincisi, eyleme geçmiş bir silahlı çete teşkilatlanması hakkında. Danıştay suikastı davasının Ergenekon davası ile birleştirilmesi, 1990’larda işlenen faili meçhul
cinayetlerin üzerine gidilmesi davanın bu yönü ile ilgili. Diğer yanda, darbeye hazırlık yapan sivil ve asker kişilerin anayasal parlamenter rejimi lağvetmeye ve ulusal egemenliği çiğnemeye teşebbüs etmelerine karşı açılmış bir dava var. Bu iki dava arasında köprüler var. Bu köprüler, Ergenekon örgütlenmesinin hiyerarşik yapısına ait olmaktan ziyade, kişiler üzerinden gerçekleşen geçişlere daha çok benziyor. Bu iki paralel davanın bütünüyle birleşip birleşmeyeceğini önümüzdeki dönemde iddianame dalgaları sona erip, iddia makamının elindeki tüm delilleri ortaya koymasından sonra göreceğiz.
İkinci iddianamede, Özden Örnek, Aytaç Yalman ve İbrahim Fırtına gibi komutanların 2003-2004 yıllarında mesailerinin önemli bir bölümünü harcadıkları anlaşılan ‘darbe yapalım mı?’, ‘yaparsak, nasıl yapalım?’ konulu icraatları hakkında dosyalarının tefrik edildiği belirtiliyor. Darbe hazırlığı davasının bu kişilerin ifadelerine başvurmadan devam etmesi kolay değil. Hilmi Özkök’ün tanıklığına başvurulması, bu aşamanın da yakınlaştığını gösteriyor. Hükümeti devirmek için çete oluşturmak, siviller için çok ağır bir suçtur. Yarı yolda kalmış olsa bile, böyle bir girişimin, emir-komuta hiyerarşisinin en üstünde yer alan asker kişiler için çok daha ağır bir suçtur. Ceza kanununun ‘yakın ve açık tehlike’ olarak tanımladığı duruma ikinciler birincilerden herhalde daha yakındır.

Zihniyeti cezalandırmak
Ergenekon davasının Türkiye’nin demokratik geleceğini belirlemeye aday, Cumhuriyet tarihinin en önemli davalarından biri olması, bu dava vesilesiyle siyasi iktidarın veya o iktidarın destekçisi bazı çevrelerin siyasal öç alma girişimlerinde bulunma tehlikesini göz ardı etmemize yol açmamalı. İşte bu noktada, işlenmiş somut suçlardan hareketle yürütülen bir ceza davası olmayı aşarak, bir zihniyet dünyasını cezalandırmayı hedefleyen siyasal içerikli bir davaya dönme riski ortaya çıkıyor.
Sorun cezai suç ile ideolojik suç arasındaki son derece önemli ayrımın, bazı Ergenekon davası gönüllü savcıları tarafından fütursuzca aşılmasında yatıyor. ‘Misyonerlik’ ve ‘PKK’ gibi -bu komünizm de olabilirdi- Türk sağının geleneksel teşhir temalarına başvurarak, özellikle ÇYDD ve ÇEV’e karşı yürütülen yıpratma savaşında Ergenekon davasını bir altın fırsat olarak değerlendirmeye çalışılması değil burada kastettiğimiz. Bu münhasıran ele alınması gereken farklı bir muhafazakâr sağ fırsatçılığa işaret ediyor. Burada dikkat çekmeye çalıştığımız sorunlu tavır, böyle bir süfli karalama kampanyasına elbette rağbet etmiyor. Buna karşılık, örneğin ÇYDD’nin hayır işi gibi gözüken çalışmalarının bile tümüyle ideolojik bir arka plana sahip olduğu gözlemine dayanıp, bu arka planın darbecilerle aynı düzlemde yer aldığına dikkat çekiyor. Aynı düzlemde yer alma halinin, ÇYDD yöneticilerinin Ergenekon davasında doğal zanlı ilan edilmeleri için yeterli olabileceğini ima ediyor.

İdeoloji ve suç
Demokratik bir toplumda, ideolojik arka plan bir ceza suçu karinesi olamaz. ‘Burs verme adı altında, ‘çağdaş çocuk’ yaratma projesi ve buradaki ‘çağdaşlığın’ modernizmin pozitivist ve kemalist yorumundan nasibini almış olması’da herhalde cezai takibi gerektiren bir suç teşkil etmez. Daha da ileri gidelim: ‘ÇYDD’nin asıl misyonu(nun), toplumu laik olmayanların olası egemenliğinden korumak ve laik hegemonyayı genişletmek’ olması da demokratik bir toplumda ceza yasası kapsamına girmemesi gerekir.
ÇYDD ve benzer telden çalan kuruluşlara hâkim olan ve demokratik toplumsal beraberlik açısından son derece
sorunlu dışlamacı tavırlarla ideolojik ve siyasal planda mücadele etmek gereği, ele geçen ilk fırsatta bunları mahkeme önüne sevk ederek öç almaya çalışanları mazur göstermeye dönüşemez, dönüşmemeli. Demokratik toplumlarda hegemonya mücadelesi, zor ve şiddet yöntemlerine başvurmadıkça meşrudur. Yüzeysel bir modernliği ‘bastırılmış bir faşizmin’ içine yedirmeye çalışmak da ceza hukuku açısından suç olmamalıdır.
Zihniyet farklılığıyla mücadele zihniyet dünyasında ve siyasal alanda verilir. Halbuki, Türkan Saylan’ı ‘her yaptığını ideolojik olarak anlamlandıran ve militanca yapan biri’ olarak değerlendirmek bir
şeydir -doğru da olabilir-, bu değerlendirmeyi bir suç karinesine payanda yapmak başka bir şeydir. İkincisi zihniyet polisliği eğiliminin ipuçlarını verir.
Zihniyet polisliği, zararlı veya tehlikeli bulunan bir zihniyete karşı ideolojik ve siyasal mücadele kanallarını kullanmanın yanında, polis ve yargı yoluyla da onu susturmaya çalışmak demektir. Makbul olmayan zihniyetleri tespit ederek, onların şiddet ve baskıyla susturulmasını meşru görür. Bunun devrim adına, ulusun çıkarları adına, aklın hâkimiyeti adına yapılmış çeşitli örnekleri tarihte mevcut.

Demokrasiden ürkenler
Türkiye’de demokratikleşmenin doğal tezahürlerini bir ‘karşı devrim’ olarak algılayan etkili bir çevre var. Bu kişiler, karşı devrimin 1938’de mi, yoksa 1950’de mi başladığı konusunda kendi aralarında ciddi ciddi yıllardır tartışıyor. 1960 darbesi veya 28 Şubat müdahalesi yarım kaldı diye hayıflanıyor. Otoriter aydınlanmacı, laikliği bir tür sınıf hâkimiyeti aracı olarak algılayan, toplumsal çoğulculuktan ürken bir çevre bu. AKP’nin devrilmesini her şeyden önemli görüyor. AKP’yi yıpratmak amacıyla Cumhuriyet mitigleri düzenliyor.
Bütün bunlar doğru. Bu zihniyet dünyasını eleştirmek, bunun arkasında yatan faşizan zihniyeti teşhir etmek,
bunlara karşı siyasal olarak var gücümüzle mücadele etmek elbette elzem. Ama bunun ötesine geçip, ideolojik suç tespitinden hareketle zihniyet polisliğinin soğuk sularına dalmak bambaşka bir iştir.
Darbe ortamına toplumu hazırlamak amacıyla sivil toplum hareketliliği yaratmanın ilk sinyali 28 Şubat zamanında, artık sıranın ‘silahsız kuvvetlerde’ olduğunun ilan edilmesiyle gelmişti. 2002 sonrasında yeniden gündeme gelen ve birkaç kademeden oluşan darbe planının, sivil toplum aktivasyonu kısmının büyük ölçüde hayata geçirildiğini biliyoruz. Ancak burada ufak gibi gözüken ama atlanması demokrasi açısından son derece tehlikeli bir ayrıntı var. Ergenekon davasında cezai anlamda suçlu olanlar, silahlı şiddeti örgütlemiş, cinayet işlemiş veya bunu azmettirmiş, silah depolamış, yasadışı eylemlerde bulunmuş kişilerdir. Bunlara kanunun kendilerine yasakladığı girişimlerde bulunanlar da dahildir. Kuvvet komutanlarının oturup, ‘darbe yapalım mı?’ diye toplanması ağır bir suçtur. Gazetecilerin, öğretim üyelerinin, sendikacıların, oda başkanlarının görev başındaki subaylarla yönetime nasıl el konabileceğinin değerlendirildiği toplantılar yapmaları da. Balbay günlükleri ve ikinci Ergenekon iddianamesinde yer alan diğer belgeler, bu konuda yeterince suç kanıtı ortaya koyuyor.
Buna karşılık, silahlı herhangi bir kalkışma hazırlığı içinde olmadan, sadece zihni yakınlık nedeniyle bu darbeci çevrelerin örgütlediği yasal eylemlere katılmak, demokraside suç olamaz. Aradaki ince detay, kanıtlanmış suç ile niyet okumasının arasındaki farkta yatar. Böyle bir niyeti okur ve var gücünüzle bunu teşhir edebilirsiniz. Ama salt niyet okumasından suça vardığınız zaman artık zihniyet polisliğine soyunmuşsunuz demektir. Bir duruş demokratik olmayabilir. Bu duruşun darbe girişimine yatkın bir eğimde yer almasını eleştirmekle, bunu bir ceza suçunun karinesi olarak ele almak arasında büyük bir fark var.
Çağdaş görünümlü otoriter laikçi çevre demokrat olmadığı için mi cezai takibata uğramaktadır, yoksa darbe örgütlenmesi içinde aktif olarak yer aldığı için mi? Demokratlığın ilkeli değil stratejik olmayı gerektirdiğini zaman zaman dile getirmekten kaçınmayan kişilerin dediklerine bakılırsa, bu soruyu sormak bile ‘solcu veya liberal ama laik aydın üstkimliğinin’ dışa vurması demektir. Onlara göre Ergenekon temizliği bu detaylara takılmamalı, yasaların suç olarak nitelediği eylemi yapanlarla beraber, iktidarın gölgesinde iş gören çevrelerin düşman bellediği zihniyet de suçlu muamelesi görmelidir. Çünkü bu bir büyük arınma anıdır. Bu arınma sırasında zihniyet de eylem kadar suçludur. Belki daha da fazla.
Adalet tarihimizin yüzkaralarından biri olan Yassıada duruşmalarında yargılanan eylem miydi yoksa zihniyet mi? Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan eylemleri nedeniyle mi asıldılar yoksa bir zihniyet dünyasının temsilcileri oldukları için mi? Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan eylemleri nedeniyle mi yoksa zihniyetleri
nedeniyle mi idam edildiler?

Demokrasi aşısı fırsatı
Ergenekon davası Türkiye’ye gerçek bir demokrasi aşısı yapma kapasitesi taşıyor. Ama bu davanın, bazı çevrelerin gözü kapalı tarafgirliğinden de kurtarılması gerekiyor. Demokrasi ile ilişkisi sorunlu olan bir siyasal gücün iktidarda olduğu bir ortamdayız. Bu davayı Yassıada davasının zıt kutbunda yer alan ama özünde ona benzeyen bir yargılamaya dönüştürmeye iştahlı olanların varlığından endişe etmek, tam da stratejik değil tutarlı demokrat olmanın gereğidir.
Ergenekon davası bir aşamaya kadar getirilmiş bir darbe hazırlığının ve cinayet, suikast ve tedhiş eylemlerinin hiçbir kişi ve kurum ayrıcalığı gözetmeden yargılandığı bir dava olmalıdır. Ve öyle kalmalıdır. Bu menfur girişimleri ve eylemleri besleyen zihniyeti teşhir etmek, eleştirmek, etkisiz kalmaları için mücadele vermek ise mahkemelerin değil, demokrat toplumsal güçlerin siyasal ve ideolojik alandaki görevidir. Aksi tavır, yargıyı siyasal mücadelenin vurucu silahı haline getirir. O zaman Yassıada duruşmalarına geri döneriz.
(Birikim dergisinin Mayıs 2009 sayısında yayımlanan yazıdan kısaltılmıştır.)