Eşitsiz sistemde eşit bir şehir kurabilmek

Eşitsiz sistemde eşit bir şehir kurabilmek
Eşitsiz sistemde eşit bir şehir kurabilmek

Fotoğraf: MUHSİN AKGÜN

Mutlu kent diyor, şehirde demokrasiden, eşitlikten söz ediyor. Bir dönem Kolombiya'nın başkenti Bogota'da belediye başkanlığı da yapan Enrique Peñalosa'yı İstanbul'da yakaladık. Kendisiyle özdeşleşen 'metrobüsü' ve İstanbul'da gördüğü hastalıkları konuştuk
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi

Enrique Peñalosa kimdir?
ABD’de Duke Üniversitesi’nde tarih ve ekonomi okuyan Kolombiyalı Enrique Peñalosa, bugün kentsel tasarım, sürdürülebilirlik, eşitlik, kamusal mekân konularında muteber düşünürlerden kabul ediliyor. Mutlu kentlerden, insan odaklı şehircilikten, demokratik plandan söz eden biri. 1998-2001 yıllarında Kolombiya’nın başkenti Bogota’nın belediye başkanlığını yapan Peñalosa gelir adaletsizliği, uyuşturucu kartelleri ve yüksek suç oranlarıyla meşhur bu şehirde devrimsel sayılacak hamleler yapmıştı. Örneğin bizim metrobüse tekabül eden Trans-Milenio hızlı otobüs sistemi… Mucidi değil. Fikir ilk kez 1974’te Curitiba Belediye Başkanı Brezilyalı Jaime Lerner tarafından hayata geçirilmiş. Fakat o tarihten Bogota’da canlanana dek de atıl durmuş. Bogota’dan sonra hızlı otobüs sisteminin 130 kadar şehre yayıldığı düşünülürse, fikri geliştiren kişinin Peñalosa olduğu söylenebilir. Sistemin yıllar içinde neredeyse sosyal bir patlamaya vesilesi olması, Bogota’da aksaklık hallerinde büyük eylemler yapılması da İstanbul için ders çıkarılabilecek bir nokta. Peñalosa’nın başkanlığı döneminde şehrine diğer katkıları arasında dünyanın en uzun (17 km) yaya yolu, 300 kilometrelik bisiklet şeridi var. Şu anda uzmanı olduğu konularda seminerler veriyor, dünya şehirlerini geziyor.


Sütlüce’deki otelinde buluşuyoruz. Fotoğraf faslı uzayınca “Sıkıldınız mı?” diye soruyorum, “Yok” diyor, “Sonuçta bir dönem politika yaptım, alışkınım”. Ara ara böyle politikacılığıyla dalga geçiyor. İsminin öncesinde ‘Bogota’nın efsane belediye başkanı’ tamlaması var, bir de demokratik, eşitlikçi bir şehre dair teorileriyle ünlü. Yaratıcısı olduğu Bogota ‘metrobüs’ sistemi dünden bugüne geldiği noktayla ayrıca ders dolu. Kolombiyalı Enrique Peñalosa, bugün ArkiPARC kapsamında bir konuşma yapacak. Biz öncesinde yakaladık. 

Diyorsunuz ki bir şehir çocuklara, yaşlılara, engellilere ve de yoksullara göre planlanmalı. Sağlıklı, zengin ve de arabası olan erkek yetişkinlere göre planlanmış şehirlere bakınca, bu anlayış artık istisna mı?
Öyle. Hayalimde bir şehir planlama makinesi var. Üç koltuklu bir tekerlekli sandalye. Solda belediye başkanı oturacak, sağda planlamanın başında kim varsa o. Ortada da ikisinden birinin en küçük torunu. Üçü birlikte gezsinler bakalım şehri. 5 bin yıldır şehir yapıyoruz ama son 80 senedir sadece otomobillere göre şehir planlanıyor. En büyük mesele eşitsizlik. İnsanlar rezidanslarda yaşamak, deniz kenarlarının sahibi olmak istiyor. Yoksulların giremeyeceği AVM’ler yapılıyor, zenginler ne yapsanız toplu taşıma kullanmıyor. Sadece gelir eşitsizliği de değil; çocuk-yaşlı, kadın-erkek… Bir şehir o toplumun değerlerini yansıtır. Ama aynı zamanda kendisi değer yaratır. Hollanda’da, Danimarka’da milyonerleri bisiklet kullanırken görürsünüz, burada imkânsız. 

Sonuçta ideolojik tercihlerden söz ediyoruz. Sol eşitlik fikrini benimsemeyen bir belediyenin, şehri demokratik biçimde yönetmesi mümkün mü sizce? Neoliberal bir belediyenin eşit bir şehir planlama imkânı var mı ya da?
Doğru. Komünizm, sosyalizm başarısız oldu fakat bu, eşitlik fikrini unutmamız gerektiği anlamına gelmiyor. Bugün gelir eşitliğini sağlamamız mümkün değil, kapitalizm böyle var çünkü. Fakat madem gelir adaleti sağlayamıyoruz, şehirde başka nasıl bir adalet sağlayabiliriz üzerine düşünmemiz lazım. Bu aynı zamanda anayasal bir hak, eminim sizinkinde de var. Su kenarları kamunun olmalı. Çocuklar için muhteşem okullar ve parklar yapmalıyız. Herkesin yeşile ve spor olanaklarına erişim hakkı olmalı. Şehri eşit planlayarak, insanlarda eşitlik duygusu yaratabilirsiniz. Toplumun eşitlik problemlerini çözmez ama zenginle yoksulu kamusal alanlarda buluşturabilen şehir iyi planlanmıştır, eşittir. 

Tam da üçüncü köprü planı yapılırken söyler misiniz, dünya üzerinde daha fazla yol, otoban ve köprü yaparak trafik sorununu çözmüş şehir var mı?
Bunu sorduğunuza çok mutlu oldum. Asla, kesinlikle hayır. Elbette şehirlerin yollara ihtiyacı var ama bu yöntemle trafiği çözen şehir yok. Neden? Çünkü trafik problemini otomobil sayısı yaratmaz. Daha önemlisi o otomobillerin sefer sayısı ve sefer uzunluğudur. Hatta yeni yol, köprü yaparak 5-10 yıl sonra başladığınızdan kötü bir noktaya düşersiniz. Sonra gelsin dördüncü, beşinci… Trafiği ancak otomobil kullanımına sınırlamalar getirerek azaltabilirsiniz. Merkeze girişleri ücretlendiren, plaka uygulaması yapan şehirler var. Ama en etkili ve basit yöntem ne? Park edememelerini sağlamak. Londra’da binlerce kişinin çalıştığı işyerlerinde özellikle otopark yoktur. Her yere de park edemezsiniz öyle. Ayrıca park edecek yer bulmak belediyelerin işi olamaz. Belediyeye ne… 

İstanbul’da belediyenin tercihi tersi yönde, bu park işini de üstlenmek ve ücretlendirmek şeklinde oldu.
Ücretlendirmede sakınca yok, tabii ki karşılığını ödemeli park edenler. Fakat bunun belediye için bir gelir kaynağı haline gelişi, böyle bir alışkanlığın oluşmasına neden olabilir. Bu tehlikeli. Zaman içinde o alanlar için yeni planlar yapıldığında, o gelirden vazgeçmek zor hale gelebilir. 

Bogota’da ulaşım sistemine dair büyük eylemler oluyor son yıllarda. Sorun nedir?
Bogota’da sorun, bu hızlı otobüs sisteminin benimle fazla özdeşleşmiş olması. Gerçekten bana bir kamyon çarpsa da ölsem, çözülecek. Benden sonraki belediye başkanları, beni düşman gördüklerinden sistemin sorunlarını çözmek ve geliştirmek yerine ellememeyi tercih ettiler. Protesto edilir çünkü sorunlar var. Bunların spontane eylemler olduğundan da şüpheliyim. Bir sürü ülkeden Bogota sistemini incelemeye geliyorlar. Kim nefret ediyor sistemden söyleyeyim mi? Metroya yatırım yapmak isteyenler. Öyle dolaplar dönüyor ki... 

Yakınlarda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’yla Bogota Belediye Başkanı bir anlaşma imzaladı. Şehrin anahtarları verildi. Bunun karşılığı nedir hayatta?
Haberim yok. Kolombiya’yla Türkiye ilişkilerinde gelişmeler var. Kolombiya Türkiye’den silah mı alıyor artık nedir bilmiyorum. Serbest ticaret anlaşması imzalanmış olabilir, ki bu iyi bir şey. Bakın normalde Türkiye vizesi almak zordur. Ben gelirken bir yıllık ve çok girişli aldım. 

Kadir Topbaş’la tanışıklığınız var mı?
Yok, ama bu sefer tanışmak istiyorum. 

Ne söylemek istiyorsunuz Topbaş’a?
Ona söyleyeceklerimin hepsini önce size anlattım.

Hasta bir şehrin işaretleri
İstanbul’a ilk gelişinizden bugüne nasıl farklar çarpıyor gözünüze?
Son beş yıldır sık geliyorum. Bazı iyi şeyler gözüme çarpıyor. Mesela şu su kenarı düzenlemesi (Sütlüce) iyi. Sahiller, kaldırımlar önemli. Teknik olarak iyileştirilmesi gereken yanlarına rağmen metrobüs bir kazanımdır. Daha fazla şerit açmak gibi küçük değişikliklerle kapasiteyi arttırmak mümkün. Olumsuzlukları da saymam lazım. Bir şehrin demokratik olmasının en önemli göstergesi kaldırımlardır. İstanbul’da üzerleri ve yanları park edilmiş arabalarla dolu kaldırımlar görüyorum. Bu, planlamaya dair önemli bir işarettir. Bir başka hastalığın emarelerini de gördüm: Alışveriş merkezleri. Kamusal alanların AVM’lere ayrılması ve buraların sosyal buluşma yerleri haline gelmesi bir semptomdur; şehir hasta demektir. Önce karakteristiği kaybedersiniz. Hepsi birbirine benzer AVM’lerin. O belli ısı, atmosferle ilişkinizi keser. İkincisi, kapısından herkes girebilse dahi AVM’ler belli bir sınıfı işaret eder. Düşük gelirlilerin kendilerini rahat hissetmeyecekleri bir ortamdır. Bir de su kenarları meselesi var. Boğaz’da şahane evler var fakat sahilin kendisini kamunun değil. Su kenarları Tanrı’nın lütfudur, herkesin olmalıdır.

En demokratiği hızlı otobüs sistemi
İstanbul tersine evrim geçiriyor şu ara. Kentsel dönüşüm projeleri adı altında merkez noktalar yoksullardan arındırılıyor, onların mahalllelerine orta ve üst orta sınıf geçiyor. Eskiden şehrin çeperlerinde, sitelerde yaşayanlar arabaları olduğu için dilediklerinde merkezden faydalanabiliyordu; yoksul kesimin bu şansı yok. Toplu taşıma olanakları da zayıf olunca yoksulların merkezle ve de üst sınıflarla bağı tamamen kesiliyor. Böyle bölünmüş bir şehrin nasıl bir ruhu olur sizce?
Buna iyi bir cevabım yok ne yazık ki. Gelişmiş toplumlarda zengin ve fakir bir arada yaşar. Evleri dip dibedir, çocukları aynı okullara gider; İsviçre’de, İsveç’te böyledir mesela. Bu soylulaştırma meselesini çözebilmek gerçekten zor. O yüzden ben yoksulların merkeze hızlı ve ucuz bir yolla gelmesini sağlayacak toplu taşıma sistemiyle ilgileniyorum. Şahsen gerekmedikçe toplu taşımayı yeraltından yapmaya da karşıyım. Şehirle bağını koparmayan, çok daha ucuz olan hızlı otobüs sistemi esastır. Bundan daha demokratiği var mı? Yanında Rolls Royce trafikte, sen yanından geçiyorsun. Metroya göre avantajları o kadar fazla ki… Dünyada en fazla trafik sıkışıklığı yaşayan şehirler, metro ağları en gelişmiş olanlardır. Metro tek başına trafiği çözmez.