'Etrafımızda milyonlarca Hitler var'

'Etrafımızda milyonlarca Hitler var'
'Etrafımızda milyonlarca Hitler var'
'Sarıkamış 1915' filminde rol alan Nergis Öztürk, "Bu bir kahramanlık filmi olsaydı oynamazdım. elbette savaşı onaylamıyorum ve kutsanmasını istemiyorum" diyor.
Haber: NAZAN ÖZCAN - nazan.ozcan@radikal.com.tr / Arşivi

Doğruya doğru, ‘Eve Dönüş: Sarıkamış 1915’i görünce insan ister istemez, ah bir kahramanlık, şanlı tarih hikayesi daha düşünüyor. Neyse ki Allah yüzümüze baktı bu sefer de, kahramanlık öyküsü değil, savaşta hayatta kalmak için insanın neler yapabileceğine dair sağlam bir hikaye koyuyor önümüze Alphan Eşeli. ‘Eve dönüş’ için yola çıkıp karlı ve yanıp yıkılmış bir Ermeni köyünde mahsur kalan yedi insanın ‘hayatta kalma savaşı’ başlıyor. Ve aslında savaşın böyle anlatıldığında daha da korkunç olabileceğini gerile gerile izliyorsunuz. Üstelik filmin bir farklılığı da baş kadın karakterinin klişe olduğu gibi hemşire ya da geride kalan eş olmaması. Elbette ‘Kıskanmak’la Altın Portakal’ı evine götüren Nergis Öztürk de o rolün hakkını fazlasıyla veriyor.
Filmin tamamı kar altında. Nasıl çalışabildiniz?
Sürekli beyaz, gerçekten gözleri yakıyormuş! Sivas’tan döndükten sonra kara doymuştum! Soğukta ve karda, çalışmayı bırak, yürürken bile zorlanıyorsun. Ayaklarımın donduğunu, ellerimin ‘kesildiğini’, soğuk yüzünden ağladığımı biliyorum. 40 senenin en ağır kışıymış. Bir de çekimlerde dağların filan ardından dolaşıyorduk ki, çekilecek yerde karın üzerinde iz olmasın. Ama kimse grip olmadı. Çok iyi bir yemekçimiz vardı, sabahları bize tahin pekmezi, cevizi dayıyordu. İçlikler, ayaklara keçeler, üzerimizde termal sobalarla çalıştık ama köylü amca üzerinde bir ceketle dolaşıyordu.
Filme başlamadan önce Sarıkamış 1915 hakkında ne biliyordunuz?
Herkesin bildiği klasik şeyler: Tek kurşun atılmadan 90 bin asker soğuktan donarak öldü vs! 90 bin asker öldü demek bize kolay geliyor, çünkü sadece bir bilgi. Reklam cümlesi gibi. Ama bakınca çok trajik bir öykü. İnsanlar hadi ben askere gidiyorum, vatan-millet-Sakarya deyip gitmedi oraya. Mecburen gitti. Ordu ayakkabı verecek diye çıplak ayakla gidenleri varmış. Kim 90 bin askeri ölüme gönderecek kadar acımasız olabilir diye soruyorsun tabii. Çok trajik.
Demek ki tek bir kişi 90 bin insanı çat diye öldürebiliyor!

 Ve ne uğruna? Değişmeyen tek bir şey var galiba: Gerçekten insanın kötücül hırsları, milyonlarca insanı felakete sürükleyebilir. Ve bu kötücüllüğün sonu yok. Aslında bir tür delilik bu. Biz Hitler diyoruz bu deliliğe ama etrafımızda milyonlarca Hitler var. Ve bizim tarihimizde de var.
Genellikle savaş hikayelerde kadın da yoktur. Ya da olsa olsa hemşire olarak yan karakterdir.
Evet ya hemşire oluyor ya da askerdeki birinin karısı veya sevgilisi. Zaten bu bir savaş filmi de değil klasik anlamda. Yedi farklı insanın hikayesi. Benim oynadığım Gül hanım, savaş koşullarının içine düşmüş, eşi Bakü’de nazır olan biri. Savaşta önce karısını gönderiyor, sonra kendi gelecek. Belli ki zengin, kürklerle, mantolarla takılıyor, 12 yaşında prensesler gibi yetiştirdiği bir kız çocuğu. Belki de çocuğa kendisi hiç bakmamıştır. Ama finalde çocuğunu sırtında taşıdığı bir noktaya geliyor.
Kadın olmasının yanı sıra anne de. Ve aslında iki kere zor durumda.

Annemin lafı vardır, anne olmadan anlayamazsın. Bu kadar basit aslında: Bu kadının bu koşullar altında çocuğundan daha sağlam durması lazım. O ikileme de çok girdim. Yiyecekleri çok az mesela. Hangisi daha doğru: Önce çocuğuna mı yedirirsin yoksa kendin mi yersin? Sonra şunu hatırladım: Uçakta önce kendi maskenizi, sonra çocuğunuzunkini takın derler. Hastalanırsa, çocuğuna bakamaz! Kendi hayatındaki bencilliği sorguluyorsun. Yani aslında film duygu anlatıyor, durum değil. İnsan sorgulamaya başlıyor: Açlık duygusu insana neler yaptırabilir?
Neler yaptırabilir sizce? Çünkü insan eti yiyorlar açlıktan!

Bu filmlerde olur diye düşünüyoruz değil mi? Filmde oynarken de gerçekten mide bulandırıcıydı. Çünkü oyuncu olarak empati kuruyorsunuz. Mesela o yemek sahnesini çekerken, evet haşlama et biliyoruz ama o sahnenin duygusuyla, setteki herkesin midesi bulandı.
Bu gerçekte olabilecek bir şey mi?

Bence olabilecek bir şey. Son noktada, hayatta kalmak için yapılabilir. Hayatta kalmak zorundasın, hepsi bu. Sıcak evlerimizde oturup ‘Yok öyle olmaz’ diyemeyiz.
Siz yapar mısınız?Nereye kadar gidebilirsiniz mesela?

O koşullarda gerçek duygularına ve ilkel içgüdülerine dönebilirsin.
Sarıkamış, Çanakkale temalı filmlerin çoğu ‘kahramanlık’ anlatır. Öyle bir kahramanlık filmdi olsaydı, oynar mıydınız? Oynamazdım.
Neden?
Ben savaş görmedim. Tarih olarak biliyorum bunları. Tarihe uzaktan bakıyorum ve elbette savaşı onaylamıyorum ve kutsanmasını istemiyorum. Ama belki de insanların bir şeye inanma ihtiyacı var. Belki boşlukta hissediyorlar kendilerini. O yüzden de kahramanlık görmek istiyorlar. Kendisinde inanacak bir şey bulamayınca, belki birine, bir güce ya da geçmişe inanmak istiyorsun. Bu yüzyılda öyle kahramanlık öyküleri de yok, kahraman olabileceğin bir durum da. Milyonları peşinden sürükleyebilir misin? Hayır! Tabii ki bir sürü kahramancıklar var ama bir sürü oldukları için, tebaaları da çok değil, o yüzden geriye bir kandırmaca kalıyor.
Sizin kahramanlarınız yok mu?
Benim süper kahramanlarım var: Batman’i çok seviyorum. Bir de annem. Ben Ankara ’da DTFC’de okudum. Dil Tarih’in siyasi bir geçmişi vardır. Ben de buna çok şiddetli olmamasına rağmen tanık oldum. Toplu çıkışlar, protestolar. Muhalif yanını görüyorsun. Ama ben böyle bir taraf olmadım hiç. Ama benim ailemde var böyle insanlar. 70’lerde çok azılı olanlar var. Dedem mesela. Ben körü körüne hiçbir şeye karşı duramıyorum, ikna olmam gerekiyor. Şu anda hissiz gibiyim aslında. Zamanında inandığım şeylere de inanmıyorum.
Neden bu inanç eksikliği?

 Çünkü öyle bir yere gidiyoruz. Çünkü işe yarayacak insanlar kabuklarına çekilmeye başladı. Onların çekilmesiyle oluşan o açıklıkta, o kahraman denilen insanlar, kurumlar ya da kuruluşlar çıkıyor ortaya. Ama umudum var. O yüzden ben sadece kendi inandığım ve karşı durulması gereken bir şey varsa çıkıyorum ortaya. İlla ait olmam gerekmiyor oraya. Bir partiden, örgütten olmama gerek yok, ben orada olabilirim.
O yüzden mi mesela Onur Yürüyüşü’nde sizi görebiliyoruz. Evet. Kendimi rahatlatmak için değil ama, Onur Yürüyüşü’nde bir sürü arkadaşım vardı. Ben o arkadaşlarımın hikayelerini dinlerken, onların canını acıtan benim de canımı acıtıyorsa, ben tabii ki orada bulunurum.
Ama kadın yürüyüşlerinde de görebiliyoruz sizi.

Reklam cümleleri kurmak istemiyorum. Evet bir karşı duruş var ama kadın cinayetlerinde bir azalma oluyor mu? Biraz istatistik görmek lazım. Bugün bir kadın eylemi olduğunda sokağa çıkabiliyoruz ama alt komşumuz dayak yediğinde kulaklarımızı kapatabiliyoruz. Kadın olarak gecenin bir yarısı karanlık bir sokaktan geçerken hala korkuyorsun. Ya da yurtdışından bisikletiyle bir kadın buraya kadar gelebiliyor ama burada öldürülebiliyor. Ve biz buna engel olamıyoruz. O yüzden ilk önce biraz o alt komşunun sesini duyup ve telefona sarılmak lazım.
Karadenizliliğinize gelelim. Son dönemlerde fena halde milliyetçilik atfediliyor “Karadeniz’in hırçın çocukları”na.
Karadeniz milliyetçisi olmadığım gibi hiçbir şeyin milliyetçisi değilim. Tabii ki doğduğum toprakları seviyorum. Babam Ordulu, annem Giresunlu ama milliyetçi duyguların konuşulduğu bir ailede büyümedim. Ayrıca Karadenizli olarak Karadenizlileri savunmak noktasında olamam. Ayrımcılık tam da noktada başlıyor.