Ezan, bayrak, gerisi teferruat

Ezan, bayrak, gerisi teferruat
Ezan, bayrak, gerisi teferruat

Camiler görsel olarak güzel ama ses olarak da o kadar güzel mi?

Sorun, sadece aşırı yüksek sesli ezanın kentli yaşamında, özellikle sabahın erken saatlerinde yarattığı ses kirliliği değil. Giderek yaygınlaşmaya başlayan bir alışkanlık, ezan okunurken yapılan faaliyete ara verilmesi

 

AHMET İNSEL

 

Yeni bir sorun değil. Hoparlörlerin minarelerin üstünde boy göstermeye başladığı 1950’lerden beri dönem dönem gündeme geliyor. Ezan sesinin gürültü kirliliğine neden olmaması mümkün değil mi? Ezanın havalı hoparlörle, aşırı yüksek sesle okunmasının yarattığı toplu yaşam sorununun yanında, kötü sesli bir müezzinin cayırtılı bir haykırışı olarak icra edilmesinin yarattığı estetik sorun da cabası. Son zamanlarda dikkat çekmeye başlayan bir üçüncü ezan sorunu var. Bir ezan kaç dakika sürer? Okunduğu makama göre, en fazla iki- iki buçuk dakika. Ne var ki günümüzde ezanın 20-25 dakika sürmesi mümkün. Günde bir-birbuçuk saat ezan sesinin kapladığı bir kent yaşamı demek bu.
Ezanın uzamasının birinci nedeni, birkaç saniye farkla ezan okumaya başlayan müezzinlerin yarattığı ses karmaşasına belki son vermek için, bazı yerlerde uygulanan iki yöntem. Birinci yöntem, ezan düeti. Sultanahmet Camii ile meydanın öbür ucunda yer alan Firuz Ağa Camii müezzinlerinin birkaç yıldan beri yaptıkları bu ezan düeti sayesinde, ezanın başlamasıyla bitmesi arasında geçen zaman altı dakika onbeş saniye ile altı dakika elli saniye arasında değişiyor. Aynı zamanda birçok hoparlörün desteğiyle ve çok yüksek sesle yapılan bu ezan düeti sırasında, ezan güzel okunuyor ama Sultanahmet meydanı ve civarında yasanın öngördüğü kabul edilir ses sınırı epey aşılıyor. Ezan karmaşasına Kadıköy’de uygulanmasına başlandığı gibi merkezi ezan yayını ile çözüm bulmak mümkün.

 


Lahin

 


Ezanı ikinci uzatma yöntemi, upuzun sessizlikler ve Hafız Burhan ya da Hamiyet Yüceses’le uzunluk bakımından -ve sadece bu açıdan- karşılaştırılabilecek gazellerle bezemek. Bu gazelli ezan parçalarının yanında, müezzinin o günkü keyfine göre farklı müzik nağmeleri de araya katmasıyla ezanın bir-iki dakika uzaması sağlanıyor. Yaşar Nuri Öztürk’e göre ezanda lahin yasak. Lahini ezanda bağırıp çağırma, müzik nağmeleri döktürme olarak tarif ediyor.
Üçüncü yöntem, birbirine yakın camilerin müezzinlerinin ezanı ardı ardına okuması. 2005’te Yalçın Pekşen, bu nedenle taşınmak zorunda kaldığı mahallesinde sabah ezanının yarım saat sürdüğünü yazmıştı. İstanbul’un camisi bol mahallelerinde bu yöntemle okunan ezanın ortalama 15 dakika sürdüğünü birçok kişi teyit etti.
Sorun sadece aşırı yüksek sesli ezanının kentli yaşamında, özellikle sabahın erken saatlerinde yarattığı ses kirliliği sorunu değil. Giderek yaygınlaşmaya başlayan bir alışkanlık, ezan okunurken yapılan faaliyete ara verilmesi. Araba kullanırken, kenara çekmek değil belki ama çalan radyoyu kapatmak. Toplantıda konuşurken ara verip susmak. Bu ezana saygı duruşları, ezan düeti veya ezan zincirlemesi uygulanan yerlerde günlük yaşamı dikkat çekecek kadar uzun bir süre etkisi altına alabiliyor.
Bu konularda bir şikayet dile getirildiği anda nedense ilk karşı tepki, ezan-çan denklemi üzerine kuruluyor. “Ben de çan sesi duymak istemiyorum. Her ne kadar duymasam da istemiyorum. O çan sesinin var olduğunu bilmek bile beni rahatsız ediyor” diye samimiyetle bu konuda görüşünü ifade ediyor Ekşi Sözlük yazarlarından biri. Sorun tam da burada. Türkiye’de bir-iki yer dışında, o da pek sınırlı biçimde çan sesi duymak mümkün olmamasına rağmen, o çan sesinin bir yerlerde var olduğunu bilmenin rahatsızlığı bu. Ezanın sesi biraz daha makul bir seviyeye inerse, kimliğini yitirme korkusu. Bir de elbette, “Uyansın kafirler, burası Müslüman toprağı” deme ihtiyacı. Bir egemenlik gösterisi.
Birkaç ay önce Edirne’de kadınlar softbol turnuvasına katılan bir yabancı ekibin oyuncuları, ezan sesinden dolayı uyuyamadıklarını ve dinlenemediklerini kaldıkları otele söylediler (Radikal, 21.8.2009). Otelin sorumlusu, “Otelimiz üç cami ortasında. Bu camilerde okunan ezan sesi, sanki otelin içinde okunuyormuş gibi net duyuluyor” diyor. Şikayetin kendisine iletildiği ilgili federasyon başkanı Şahin Kömürcü’nün tepkisi durumu tüm netliğiyle özetliyor. Yabancı kadın sporculara, “ezanın anlam ve önemini” anlattığını söyleyip noktayı koyuyor: “Yani bizim kutsal değerlerimiz var. Bayrağımız ve ezan. Gerisi teferruat.”

 


Çan sesleri

 


Ezan-çan denklemi Şahin bey için de geçerli. “Biz de gittiğimiz yerlerde zaman zaman çan sesleri içinde konaklıyoruz. Ancak, hoşgörümüzden dolayı hiç böyle taleplerimiz olmuyor.” O ülkelerde de, böyle bir şikayette bulunsa, “bayrak ve çan, gerisi teferruat” diyecek bir federasyon başkanı karşısına çıkacağına inanıyor gibi.
Halbuki yenilenen çanın çok ses yapmasından rahatsız olan, Yunanistan’da Volos’a bağlı bir köyün 10 sakini, çanın çalmasını yasaklattılar. O köyde 400 hane yaşıyor ama 10 kişinin şikayeti, 75 desibelden daha fazla gürültü yarattığı için çanı susturuyor. Dolayısıyla çan sesinden rahatsız olmak da mümkün. Avrupa’da bunun mücadelesi yıllardır veriliyor ve çoğu yerde halk olur olmaz zamanda ve özellikle sabah erken saatlerde çalan çanları susturmuş durumda.
Mısır’da ezanın kakofoni ve gürültüsünden şikayet edenlerin artması üzerine Mısır Diyanet İşleri Bakanı, “halkın huzuru, hastalar ve ödevlerine yoğunlaşması gereken çocuklar için” böyle bir sorun olduğunu kabul etmişti. İran’da hoparlörlerin cami içine dönük hale getirildiğini görenler aktarıyor.
Aslında Türkiye’de de Diyanet İşleri Başkanlığı bu konuyu ciddiye alıyor. 2003 veya 2004’te Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, hoparlörlerden vaaz, mevlit ve benzeri dini programların yayımlanmasını yasaklamak ihtiyacı duymuştu. Buna rağmen son zamanlarda, özellikle sabah ezanı sonrasında ezan ve saladan başka şeylerin de zaman zaman ve bazı camilerde okunduğunu duyanlar var. Ali Bardakoğlu, 2006’da, bu kez tatil bölgelerinde ezanların turistleri rahatsız etmeyecek nitelikte olması için talimat verdi. Bu talimat neden sadece tatil yörelerinde ve turistler için geçerlidir sorusunu o zaman kimse sormamıştı.
Sorun galiba Diyanet’ten çok cemaatten kaynaklanıyor. 15.9.2005 tarihli Sabah gazetesinde yayımlanan bir haber dikkat çekiciydi: Erzurum’da Yunus Emre ve Muhyiddin-i Arabi camilerinde okunan ezanın sesinin çok yüksek çıkmasından rahatsız olan bazı semt sakinleri, müftülüğün adresine e-posta atarak, şikayetçi olmuş. Müftülükçe yapılan denetimde ses ayarı yüksek bulunarak düşürülmüş. Buraya kadar çok güzel. Ancak haber şöyle devam ediyor: “Ancak cemaat, şikayetçileri kafirlikle suçladı. İnsan hakkının önemli olduğunu belirten Erzurum Müftü Yardımcısı Mustafa Baydar, ‘Her insanın bir hakkı vardır. Böyle bir şikayet geldi diye şikayeti yapan kişiyi kafirlikle suçlamak yanlış olur” dedi.
İnsan haklarını Müslüman haklarından öne koyan bir müftü yardımcısının bir benzeri, örneğin Ortaköy Camii’nden yapılan ezan yayınına el atmaz mı? Leyla Umar 2007’de şikayet ediyordu. Sonra bu mahalleden taşınmak zorunda kaldı. Şikayetini yüksek sesle dile getirdiği için galiba bir-iki saldırıya da uğramıştı. Umar’ın evinde ölçüm yapan Ses Mühendisleri Birliği Başkanı Sorgun Akkor, “Ezan öncesi ölçümde ses seviyesinin 31, ezan okunurken 55-60 olduğunu” tespit etmişti. Akkor’a göre, “AB yönetmeliğinde yaşanan bir mekânda ses seviyesinin üzerine bu kadar yüksek düzeyde başka bir ses eklenmesi kabul edilir bir şey değil”.
Değil ama 2008’de Kahramanmaraş’ta aşırı yüksek sesle ezan okunması konusunda Diyanet İşleri Başkanlığı’na bir kişinin yaptığı şikayet sonrasında, hoparlörlerin biraz kısılmasına öfkelenen Kahramanmaraş Bugün gazetesinin imtiyaz sahibi şahsa göre, sorun özgürlüğün sınırlarının artık çok geniş tutulmasında yatıyor: “Baksanıza 1932 ila 1950 yılları arasında Türkçe ezan okunmasından daha vahim bir noktaya gelmişiz ve artık bırakın Türkçe Ezanı, Ezan sesinden rahatsız olanlarımız var, eminim bu rahatsız olanlar Çan sesinin özlemiyle yanan kanı bozuklardır. Düşünebiliyor musunuz Türkiye’de ki özgürlüğün sınırlarını? (...) Ben Ezan sesinden rahatsız olan ve susturulması için dilekçe veren deyyuslara bir şey demediğimi (ki zaten adamın kanı bozuk olmasa böyle bir şey yapmaz) ancak böyle kanı üç kuruş etmeyecek adam dahi diyemeyeceğim yaratıkların isteklerini yerine getirenleri kınadığımı belirtiyor(um)”.
Evet bu zihniyete göre, aslolan ezanla bayraktır. İnsan hakları, farklılığa saygı, demokrasi ve diğer bilumum gavur icatları teferruattır. Diyanet de “deyyuslar” karşısında bayrağı indirmiştir. Halbuki İstiklal marşımız ne diyor: “Bu ezanlar-ki şahâdetleri dinin temeli, Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.”
Şair inliyor demiş ama galiba Türkiye’de geniş bir kesim bunu inletmeli diye anlıyor. Gerçekten de bugün uygulandığı haliyle ezan, dindarları namaza çağırmanın çok ötesinde bir işlev görüyor. Müslüman egemenliğinin somut simgesi olarak bir nişan taşı olmanın yanında, buranın hakimlerinin Müslümanlar olduğunu her gün mümkün olduğu kadar yüksek bir sesle ve mümkün olduğu kadar uzun bir süre hatırlatmaya çalışıyor.