Film gibi yönetmen

13 yaşında geldiği İstanbul'a 'pencereden' giren yönetmen Reis Çelik'in yaşamı son çektiği filminin adı gibi 'İnat Hikâyeleri'ne benziyor.
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Tek tutkusu gazeteci olmaktı. Ardahan'a haftada bir gazete gelirdi 1960'lı yıllarda. O da ilçenin tek gazete satıcısı olan Hülya Avşar'ın amcasının dükkânına gider, gelecek gazeteleri beklerdi. Sokakta bulduğu her gazete parçasını keser, düzeltir, sonra annesine götürürdü çuvaldızla diksin diye. Çocukluğunda 'gazete kitapları' biriktirmişti.
Kışları amansızdır Kars'ın, Ardahan'ın. Karda kışta ilkokula dört kilometre
yürümüştür her gün. Doğduğu bölge insanın harman olduğu bir yerdi. Irklar, dinler, mezhepler birbirine karışmıştı. Örneğin anne tarafı Gürcü, babasının annesi Kürt, dedesi de Ahıska Türkü'ydü.Terekemeler de vardı,
'Malakan' denilen Beyaz Ruslar da. Hatta Alman köyleri bile vardı. Değirmenciliği, bağcılığı yöre halkına Malakanlar öğretmişti. Patates ekmeyi de Almanlar. Bu yüzden bölgede patatese 'kartof' derlerdi.
Gazeteci olmak istiyordu ama gazetenin ancak haftada bir geldiği yerde gazeteci olunur mu. 'İstanbul'a gideceğim' diye tutturdu. Sonunda ikna etti. İki yaş büyük amcası Orhan'la 36 saatte otobüsle İstanbul'a geldi.
"Kuştepe'de indirdi bizi otobüs. Biz Gültepe, Ortabayır'da halamın evine gideceğiz. O zaman Kuştepe ile Gültepe arasında ev yok. Hava soğuk. Yağmur yağıyor. O gün geri dönmeye karar verdim. Çamurda yürüyoruz. Elimde sazım. Bir daha ötmez diye kızıyorum. Çünkü sazım da ıslanıyor. Belime kadar çamur oldum. Donmuşuz. Bir kahve gördük. İttik kapıyı. Eşik yüksek. Güç bela içeri girdik. Kapının önünde masa var. Onu da ittik. Karşımızda bir garson. Elindeki çayların dumanı tütüyor. Donmuşuz. Amcam 'Bir çay ver de ısınalım. Bir de adres soracağız' dedi. Adamın altın dişleri vardı. 'Tamam yiğenim de' dedi, 'Kapı dururken niye pencereden girdiniz?' Meğer girdiğimiz yer pencereymiş. Nereden bileyim. Eşik niye yüksek diye düşünüyorum. Çünkü bizde iklim koşulları gereği pencere tepede olur, biz 'baca' deriz. İki tane küçük deliktir. Biz böyle pencere görmemiştik. Onun için ben İstanbul'a pencereden girmiş oldum."
Eniştesi Reis'e Cağaloğlu'ndaki bir serigrafçıda iş bulur. Amacı gazeteci olmak için gazetelerin merkezi-ne yakın durmaktır. Gündüz çalışmak zorunda olduğu için gece lisesine kaydolur. Geleneğinde solculuk olduğundan Sefaköy Halkevi'nde oyunlara, tiyatrolara, sazlara, korolara çıkar. Hatta işi biraz daha büyütüp Ruhi Su'nun Dostlar Korosu'na girer. Bu arada TİKKO'dan TKP'ye doğru 'yatay' geçiş yapmıştır. Eylemsiz günü geçmez. TKP'nin gençlik örgütü İGD'nin açtığı bir şiir yarışmasında birincilik ödülü alır. Yazdığı şiirler o dönem 'Demokratik Almanya'dan yayın yapan TKP'nin Sesi Radyosu'nda yayınlanınca tutuklanır. 12 Eylül'e beş vardır. Cezaevindeyken darbe olur. Bir yıla yakın yatar çeşitli tutukevlerinde. 12 Eylül'den sonra ikinci duruşmada serbest bırakılır:
"Cezaevinden yeni çıkmıştım ki bir bekçi gelip beni karakola çağırdı. Karşısına çıktığım Laz komiser 'Ula ne pok yedin Antalya'da' diye sordu. Ben hayatımda Antalya'yı hiç görmemişim.
Sonra anlaşıldı ki başka ceza veremeyince sıkıyönetim mahkemesi bana bir ay Antalya'ya gitmeme ceza vermiş. Hani bu devlette hiç boş yok. Hiç unutmuyorum 1981 yılının şubat ayıydı. 28 günlük imza attırdı. Bir de söz aldı benden bu süre içersinde Antalya'ya gitmeyeceğime dair. 'Tamam gitmem' dedim ama içimden kıvranıyorum, ne var bu Antalya'da diye. Durumu arkadaşlarıma anlattım.
Aralarında para topladılar, beni gönderdiler. Birkaç gün dolaşıp geldim. Ama Antalya'nın niye yasaklandığını anlayamadım."
Gazetecilik ideali gerçekleşti
Serigrafçılığa devam eder ama, gazeteciliğe yakın durmak için Dünya gazetesini 'müvezzi çocuk' olarak dağıtır. Şiir üzerine yazdığı bir makale Nezih Demirkent'in dikkatini çeker. Sorar, soruşturur, sonunda bu yazıyı yazanın serigrafi işlerini yaptırdığı kişi olduğunu öğrenir. "Sen artık gazeteci olmuşsun" der. Böylece Reis Çelik'in ilk düşü 22 yaşında gerçekleşir.
Sırada Günaydın gazetesine transferi, burada 'video gazeteciliği' yaparken kamerayı, kurguyu öğrenmesi vardır. Aynı zamanda Belediye Konservatuvarı'nın Türk Sanat Müziği Bölümü'nde öğrencidir. Ardından ATV gelir. Televizyonun kuruluşuna katılır, reklam filmleri ve belgeseller çeker ama düşünde hep uzun metrajlı bir film yapmak vardır.
"Berhan Şimşek bana bir öykü getirdi. Ferdi Eğilmez'in yazdığı öyküye göre gerillayla asker çatışması sırasında çığ düşüyor. Film sağ kalan bir askerle bir gerilla öyküsünün çevresinde dönüyor. Filmin çekimi için Genelkurmay'a başvuruyorlar. Ama daha izin çıkmadan zaten biz Bayburt'a, Kop Dağları'na gidip çekimlere başladık. Bir tek Bayburt Valisi yardımcı oldu filmin çekimi için. Genelkurmay izin vermemiş. Biz çekimleri gizli yaptık. Ancak son gün MHP'liler fark etmiş ne yaptığımızı. Kaldığımız öğretmenevini kuşattılar. Bir askeri cemsenin başında gelen komutan 'Sizi kahvaltıya götürüyoruz' diye çıkardı bizi o kuşatmadan. Askeri konvoyla çıktık Bayburt'tan."
İşte bu noktada bir anısına değinmeden geçemiyor Reis Çelik.
"Birkaç yıl sonra Strasbourg'da Türk Filmleri Günü var. Ben de bir fotoğraf sergisi açmışım. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türk yargıcından MHP'lilere, diplomatlara, Apo'nun avukatlarına kadar herkes var. Sivil, genç biri daha var. Ona da 'Paşam, paşam' diyorlar. Bir akşam yemeğinde karşılıklı oturduk. Paşam bir ara 'Sizi bir yerden tanıyorum' dedi, ben de 'Filmlerde figüran olarak oynarım, oradan olmasın' dedim. AİHM'nin Türk yargıcı 'Paşam öyle davalar geliyor ki, Türkiye rezil oluyor' deyince karşımdaki sivil komutan 'Bak, demokrasi gelişiyor, işte burada oynayan 'Propaganda' filmi, adam, Ankara alsın bu kâğıdı kıçına soksun, diyor izliyoruz. Bu ne ki, adamın biri 'Işıklar Sönmesin' diye bir film çekti, bu ülkede gerilla lafını kullandı, iç savaş varmış gibi gerillayla askeri karşı karşıya getirdi. Bunun 18 yıl cezası var. Gerçi filme dava açıldı ama biz, millet karar versin, diye müdahale etmedik. Herif hızını alamadı, ondan sonra 'Hoşçakal Yarın' diye 12 Mart filmi yaptı, Deniz Gezmiş'leri gösterdi. TSK'yı faşist cunta ilan etti. Yine sesimizi çıkarmadık. Başka zaman olsa adamı kıçından vururlar'. Bu arada masa gülmekten kırılıyor. Ben de 'Yani şimdi kıçımı kolay mı kurtardım' der demez paşa 'Tamam seni şimdi tanıdım, sen o filmleri çeken adamsın ama bana da hayatını borçlusun' dedi. Meğer bizi Bayburt'ta kuşatmadan kurtaran cemsenin başındaki komutan karşımdaymış. O da ünlü Osman Özbek paşaymış."
Havada uçuşan sansür kareleri
Filmlerine ilişkin ilginç anıları var Reis Çelik'in. Örneğin 'Hoşçakal Yarın' filmi Olağanüstü Hal sınırları içersinde yalnız Vecdi Sayar'ın düzenlediği 'Sanat Köprüsü'nde Hakkâri'de gösterilmiş. Ancak yaklaşık iki saatlik filminin gösteriminin dört saatte neden bitmediğini merak ettiği için sinema salonuna giderken yolda uçuşan film parçaları görmüş. Aynen Fellini filmlerindeki gibi. "Ulan nereden buldular bu kadar çok filmi" derken film parçalarından birini yakalayınca bir de görmüş ki uçuşanlar
'Hoşçakal Yarın'ın sansürlenmiş kareleri. Unutmadığı başka anıları da var Çelik'in:
'Işıklar Sönmesin'i izlemek için insanlar Beyoğlu'ndaki sinemalara bile giderken kimlik kontrolünden geçiriliyor, içeride slogan atmanın yasak olduğu yolunda uyarılıyorlardı. Bir gün NTV'den haberleri izliyorum. Bir sinema salonundan insanlar kıpkırmızı bir yüzle koşarak çıkıyor. Neden sonra anladım oranın Diyarbakır'daki Dilan Sineması olduğunu. 'Işıklar Sönmesin' oynuyormuş ve içeride insanlar zılgıt çekince polis üzerlerine kırmızı su sıkmış. Doğal olarak insanlar orada 'Işıklar sönmeyecek' diye gösteri yaptılar."
Şimdi Reis Çelik'in üçüncü uzun metrajlı filmi 'İnat Hikâyeleri' gösterime girdi. Filmin çekimi, öyküleri, oyuncuları ayrı bir âlem. Reis dört ayrı 'inat hikâyesi' anlatıyor filmde. Tek profesyonel oyuncu Tuncel Kurtiz. Ama hayatın içindeki gerçek rollerini oynayan sıradan insanlar zaman zaman Tuncel Kurtiz gibi dev bir oyuncuyla yarışıyorlar neredeyse. Filmde çok keyifli 'inat hikâyeleri' var. Ama zaten Reis Çelik'in buraya kadar anlattığımız yaşamı da başlı başına bir 'inat hikâyesi' değil mi!