Fransa'da azınlık dillerinin önünde hiçbir engel yok




BASKIN ORAN


Bugünkü Fransa

Mitterrand’ın o veciz sözü, bir daha hatırlanmaya değecek kadar önemli:
“Fransa’nın KURULABİLMESİ için, geçmişte, güçlü ve merkeziyetçi bir iktidara gereksinme duyulmuştur. Bugün ise, DAĞILMAMASI için, siyasal iktidarın ağırlıklı olarak yerel yönetimlere bırakılması zorunlu hale gelmiştir.”
Fransa bugün tam da bunu yapmış bulunuyor. Bugün Fransa’da, onu Üniter Devlet’e, Ulus-devlet’e örnek diye gösterenlerin aklını oynatmasına yol açabilecek bir düzen var: Devlet okullarında Fransızca dışında altı ‘bölgesel’ dilde öğretim yapılıyor. Bazı bölgelerde oranın bölgesel dili mahkeme duruşmalarında kullanılıyor. Bazı bölgelerde daha henüz Fransızcaya çevrilmemiş Alman yasaları geçerli.
Yani, sıkı durunuz, Fransa’da çokdillilik ve çokhukukluluk var.
Ayrıntısına geçmeden, olan oldu zaten, bizdeki ulusalcılara bir kötü haber daha vereyim: Fransa’nın Korsika adasının ayrı bir ‘hukuksal varlık’ı, ayrı bir Meclis’i, ayrı bir Yürütme Organı var.
Şimdi bunları teker teker görelim ve eğer Fransa’yı yine de ‘Ulus-devlet’e, ‘Üniter Devlet’e örnek gösteren çıkabilirse, eh, ne diyelim?

1) Fransa’da Dilsel Azınlık Hakları
Önce şunu belirteyim: Türkiye’yle karşılaştırma yapabilmek için, bu dizide yalnızca ‘Metropol Fransa’ (veya, Kıta Fransası) denilen, bizim bildiğimiz Fransa’yı anlatacağım. Yoksa, Fransa’nın ‘Deniz Aşırı Topraklar’ diye adlandırdığı bütün Fransa’yı ele almayacağım.
Sebebi: Hem bir gazete dizisi için fazla uzun olur, hem de bu azınlık hakları oralarda fevkalade daha fazla olduğu için, Fransa’yı bir ulus devlet ve Üniter Devlet bellemiş olanlar sekte-i kalpten gidebilirler. Örneğin, Fransa sınırları içinde olan Yeni Kaledonya bölgesinde Fransızca dili birinci değil, yerel dillerin yanında ikinci dildir; bu kadarını söylesem kâfi.

‘Fransa Dilleri’
Daha önce de belirtildiği gibi, Fransız Anayasası’nın 2. maddesi şöyledir: “Cumhuriyetin dili Fransızcadır”. Bizim anayasamızın 3/1 maddesindeki “[Devletin] Dili Türkçedir” ibaresini hatırlatıyor.
Fakat Fransa’da bir de ‘Fransa Dilleri‘ kavramı vardır. Hani, bizde olsa, ‘Türkiye dilleri’ diyecektik, öyle: Les Langues de France.
Fransa Kültür ve İletişim Bakanlığı bünyesinde bulunan ve eski adı ‘Fransızca Dili Genel Delegasyonu’ olup 16 Ekim 2001’de ‘Fransızca Dili ve Fransa Dilleri Genel Delegasyonu’ (Délégation Générale à la langue française et aux langues de France) olarak değiştirilen resmî kurum, ‘Fransa Dilleri’ kavramını şöyle tanımlamaktadır:
“Fransa dilleri terimiyle kastedilen, Cumhuriyet topraklarında Fransa yurttaşlarınca geleneksel olarak konuşulan ve hiçbir devletin resmi dili olmayan, bölge veya azınlık dilleridir.”
Burada ‘hiçbir devletin resmi dili olmayan’ dediğine bakmayınız, Alsace bölgesindeki Alsasça, Almancanın tıpkısının aynısıdır, sadece içinde bazı bölgesel kelime ve terimler vardır.
Bu ‘bölge ve azınlık dilleri’nin sayısı, Deniz Aşırı Topraklar da katıldığında, yetmiş beş’in üstündedir. Yalnızca Metropol Fransa’dakiler on altı tanedir ve bunlar ‘Bölgesel Diller’ ve ‘Teritoryal Olmayan Diller’ diye ayrılır.
‘Bölgesel’ Fransa Dilleri on tanedir: Alsas dili, Bask dili, Breton dili, Katalan dili, Korsika dili, Batı Flamanca, Mozel Fransik dili, Frankoprovansal dili, Oy dilleri, Ok dilleri (Oksitan).
‘Teritoryal Olmayan’ Fransa Dilleri altı tanedir: Diyalektal Arapça, Batı Ermenicesi, Berberce, Jüdeo-İspanyol dili, Romani (Çingene) dili, Yidiş (Yahudi) dili.
Bütün bu dillerin konuşulması, yazılması, yayınlanması, sanat konusu yapılması, vb. tamamen serbesttir. 1951’de çıkan Yerel Dil ve Diyalektlerin Öğretimi Hakkında ‘Deixonne Yasası’ bunların arasından Breton, Bask, Katalan ve Oksitan dillerinde öğretim yapılabileceğini ilan etmiş (madde 10), bu dillerin hangi üniversitelerde öğretim ve araştırma konusu yapılacağını da saptamıştır (madde 11).
16 Ocak 1974 tarihli kararnameyle Korsika dili, 30 Mayıs 2003 tarihli idari kararla da Alsace-Moselle’de konuşulan azınlık dili Alsasça ‘eğitim konusu’ (l’objet d’un enseignement) olabilecek diller arasına katılmıştır.

Alsace-Moselle’den ‘bölücü’ bilgiler
Burada bir parantez açıp, Alsace-Moselle bölgesi ve burada konuşulan azınlık dili hakkında kısa bilgi vereyim.
Fransa’nın Almanya sınırındaki bu bölge, aynen 1918-39 arası Türkiye’den ayrılan ve sonra dönen Hatay gibi veya 1878-1918 arası Rusya’ya geçip sonra geri dönen Kars-Ardahan gibi. 1871’de Almanya’nın kurulması ve Fransa’yı yenmesi üzerine Almanya’ya verilen ve ancak 1918’de Fransa’ya geri dönen Alsace-Lorraine’in bir parçası.
Aşağıda anlatacağım kolektif azınlık haklarının geçerli olduğu bu yer, Alsace ilinin tamamından ve Lorraine ilinin Moselle kesiminden oluşur. Diğer bölgeler gibi, kendi bayrağı vardır (drapeau).
Yukarıda da belirttim; burada konuşulan dil, dil uzmanlarına göre ayrı bir dil olmayıp, Almancanın bir ağzıdır. Buna rağmen bu diyalekt ‘Fransa Dilleri’ kapsamında bir azınlık dili olarak kabul edilmiştir ve bunun sağladığı bütün ayrıcalıklardan (artı haklardan) yararlanmaktadır. Biraz aşağıda anlatacağım gibi, Fransa’nın bu bölgesinde insanlar özel ve kamusal yaşamlarında bu dili kullanırlar ve Alman hukuku altında yaşarlar.
Bütün belediyelerde, belediye nizamnamesi öngördüğü takdirde Alsasça kullanılır.
Bu bölgede kurulmuş dernekler de faaliyetlerinde Alsasça kullanırlar. 1993’te Colmar İstinaf Mahkemesi, bir derneğin genel kurulunun Alsas diyalektinde yapıldığı gerekçesiyle açılan iptal davasını reddetmiştir. Bu tarihten sonra derneklerde Alsasça kullanılmasında bir engelin bulunmadığı kabul edilmiştir.
Alsasça, Alsace’daki kamu kurumlarında da serbesttir. 4 Ağustos 1994 tarihli, Fransızca Dilinin Kullanılmasına Dair ‘Toubon Yasası’; eğitimde, iş ilişkilerinde ve kamu hizmetlerinde Fransızcanın kullanılmasını zorunlu kıldığı halde, Alsace’da bu böyledir. Çünkü aynı yasanın 21. maddesi şöyle der:
“İşbu yasanın hükümleri, Fransa’nın bölgesel dillerine ilişkin yasama metinlerine ve düzenlemelerine karşı uygulanamaz ve bu dillerin kullanılmasına engel oluşturamaz”. Dolayısıyla, bu bölgede kamu kurumlarında da yerel dilin sözlü olarak kullanılmasının yasak olmadığı sonucuna varılmıştır ve uygulama böyledir.
Bölgede, 1919’dan bu yana seçim ve propaganda afişleri de Fransızca ve Almanca basılmaktadır.
“10.08.1979 tarih ve 1619 s. genelgeden bu yana, karayolu levhalarındaki yerleşim yeri isimleri iki dilde yazılabilir. Strasbourg’un tarihî kesiminde sokak isimleri iki dildedir.”

Fransa’da Fransızca ne zaman öğrenildi?
Devrimin yapıldığı 1789’da nüfus yirmi sekiz milyondu. Bunun içinde altı milyonu (yüzde 21) Fransızcayı hiç bilmiyor, altı milyon kadarı da uzunca bir konuşmayı sürdürecek kadar beceremiyordu. İyi bilenlerin sayısı üç milyonu geçmemekteydi (yüzde 10.7). Hatta, 1863’te yani emperyalist yayılmanın arifesinde yapılmış bir istatistik bile otuz sekiz milyonluk Fransa’da yedi buçuk milyon vatandaşın Fransızca bilmediğini ortaya koymuştu (yüzde 20). Yani, devrimden yetmiş yıl sonra bile her beş vatandaştan biri Fransızca bilmiyordu. Sözünü etmekte olduğumuz ‘Birinci’ Fransa, bu Fransızca meselesini Ulus-devlet gücüyle çözmeye girişecektir. Bunu da, muazzam emperyalist yayılma sayesinde inşa ettiği ‘ulusal gurur’ ortamında, iki yöntemle yapacaktır: Zorunlu askerlik ve zorunlu/parasız temel öğretim. Yine de Baskça, Bretonca, Alsasça gibi yerel diller Fransızcanın asimilasyonuna bugüne kadar direnecektir.

Fransa (ve Türkiye) niçin geç kaldı?
Fransız Krallığı yalnızca din konusunda baskı yaptı, dil değil. Çünkü zamanın ‘tutunum ideolojisi’ yani birleştirici tutkalı din idi ve 16. Yüzyılda ortaya çıkan Protestanlar karşısında kralın Katolik olması gerekiyordu. Nitekim Huguenot’lar (Fransız Protestanları) 1572’de St. Barthélemy Katliamı’na
uğratıldılar. Bunların hayatta kalabilmiş asilleri Katolikliği kabul zorunda kaldılar, kitleler ise Fransa’dan kaçtılar. Tabii, olanlar Fransa’ya oldu çünkü bu insanlar hem sermayenin hem de ileri teknolojinin (özellikle, saat teknolojisi) sahibiydiler. Onları kucaklayan İngiltere gibi ülkeler ihya oldular. Fransa, Sanayi Devrimi’ni başlatma şerefini İngiltere’ye böyle kaptırdı.
Aynı olayı bizde İttihatçılar 1915’te Ermenilere, Rumlara ve Süryanilere, Cumhuriyet Türkiyesi de tüm Gayrimüslim vatandaşlara yapmıştır, ülkenin tek burjuvazisi olan bu insanları Cumhuriyet tarihi boyunca etnik-dinsel temizliğe uğratacaktır. Sonuç, Türkiye’nin sınaileşmesinin/ kalkınmasının en az yarım yüzyıl ertelenmesidir. Yani, Fransa din uğruna kendi ayağına kurşun sıkmışsa, Türkiye de aynı şeyi milliyetçilik uğruna yaptı. Üstelik, Kemalizm’in hedeflediği ‘milli burjuvazi’ en kısa zamanda, daha Atatürk döneminde, uluslararası burjuvaziye eklemleniverecektir. Kemalizm’in önde gelen kalemi F. R. Atay bu süreci ‘Çankaya’ adlı kitabında birinci elden anatır.