Füze Savunma Sistemi ve Türk-Amerikan İlişkileri

Önümüzdeki dönemde Türkiye'nin gerçekten bu silah sistemlerine ihtiyacı olup olmadığı veya ihtiyacı varsa bu sistemlerin kimlerce ve Türkiye'ye nasıl bir teknolojik transfer gerçekleştirilerek sağlanacağı siyasi ve askeri boyutları olan bir tartışma başlatacaktır



CEM BİRSAY


Amerikan Savunma Bakanlığı’nın, ABD Kongresi’ne Türkiye’ye Patriot Füze Savunma Sistemi (PAC-3 Füze Sistemi) satma düşüncesini beyan etmesi, teknik ve siyasi boyutları olan bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ünde ifade ettiği gibi Türkiye’nin 10 seneyi aşkın bir süredir sahip olmayı amaçladığı bu sistem için önümüzdeki günlerde ihaleye çıkacaktır. Ancak, Türkiye’nin bu sisteme gerçekten ihtiyacı olup olmadığı veya ihale sürecinin Türkiye’nin değişen güvenlik algılamalarından nasıl etkileneceği etraflıca tartışılmalıdır.

PAC-3 Füze Sistemi ve Türkiye
Türk Kamuoyu PAC-3 füze sisteminin öncülleri ile I. Körfez Savaşı’nda tanışmıştır. Saddam Hüseyin’in İsrail’i savaşa çekebilmek için kullandığı Sovyet yapımı Scud füzelerini, Patriot FSS’i ile başarı bir şekilde etkisiz hale getirmiştir. ABD’nin 1991 Körfez Savaşı’ndaki teknolojik üstünlüğünü bütün dünyaya gösteren bu silah sistemleri İsrail’in Irak’ın füze saldırılarına karşılık vermesini engellemiştir. Bu şekilde I. Körfez Savaşı sırasında uluslararası koalisyonun dağılmasını engellemiştir. Türkiye açısından değerlendirildiğinde NATO’nun muhtemel bir Irak saldırısında Türkiye’yi savunmak için Türkiye’ye yolladığı bu sistemler Kuzey Atlantik İttifakı’nın bu dönemde Türkiye’nin güvenlik algılamalarını daha güçlü bir şeklide anladığını bizlere göstermektedir. I. Körfez Savaşı sırasında ve sonrasında Irak’ın komşularını askeri güç kullanma ile tehdit etmesi sonucunda Türkiye’nin ihtiyacı olan FSS’i NATO tarafından temin edilmiştir. Aynı sürecin 2003 Irak krizinde ki gelişimi incelendiğinde NATO’nun I. Körfez Savaşı öncesinde aldığı kararları almakta karşılaştığı sıkıntılar dönemin NATO Genel Sekreteri Lord Robertson tarafından ifade edilmiştir. Robertson’a göre Fransa ve Almanya’nın başını çektiği NATO üyelerinin, Türkiye’nin 2003 Irak Savaşı sırasında karşılaşabileceği füze saldırısı riskini azaltmak amacı ile PAC-3 FSS’nin Türkiye’ye yollanmasına karşı çıkması ittifaka büyük zarar vermiştir. Öyle ki, 2003 Irak Savaşı öncesinde yaşanan bu kriz Türkiye’nin ittifak içersindeki konumuna büyük zarar verdiği gibi ittifakın Irak konusunda karar alırken yaşadığı sıkıntıları açıkça dünya kamuoyuna göstermiştir. Bu nedenle, PAC-3 FSS’nin Irak’a karşı kullanımı ve Türkiye’nin savunmasında üstlendiği teknik sürecin siyasi yansımaları her iki Irak Savaşı’nda farklı bir şekilde gelişmiştir. Bu süreç günümüzde ise Türkiye ve ABD’nin bölgesel tehdit algılamaları ile ilişkili olarak yeni bir denge arayışını ifade etmektedir.

İran ‘Ortak’ Tehdit mi?
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın da ifade ettiği gibi ABD yönetimi Ortadoğu’da ‘dost ve müttefik’ ülkelerin füze savunma imkân ve yeteneklerinin geliştirilmesi ve desteklenmesi ABD’nin öncelikli hedefleri arasında sayılmaktadır. Aynı şekilde ABD Savunma Bakanlığı’nın yaptığı açıklamada Türkiye’nin bölgede barış ve istikrarı sağlamada ABD’nin önemli bir ortağı olduğu ve Türkiye’nin bu alandaki savunma yeteneklerinin geliştirilmesinin ABD’nin ulusal çıkarlarına hizmet ettiği vurgulanmıştır. Bu her iki açıklama da, ABD’nin İran’dan kaynaklanan endişelerini ve bu endişeler temelinde Türkiye’nin füze savunma sisteminin İran’a saldırı yeteneklerine karşı etkili bir hale getirilmesi yatmaktadır. Ne var ki, ABD’nin bu bakışı Türkiye’nin İran karşısında aynı tehdit algılamalarına sahip olmadığı gerçeğini görememektedir. Türkiye’nin büyük bir bölümü günümüzde İran’nın geliştirdiği füzelerin menzili içerisindedir. Ancak, Türkiye’nin İran’dan kaynaklanan güvenlik endişelerinin temelinde İran’ın füze yeteneklerinden çok ideolojik ve siyasi boyutta yarattığı tehditler ön plana çıkmaktadır. 1979’dan günümüzde Türkiye ile taban tabana zıt olan İran’ın dünya görüşü ve PKK’ya sağladığı iddia edilen destek Türkiye açısından daha büyük bir güvenlik sorunu ortaya çıkarmaktadır.

Bölgesel algılama
İran’ın Irak’taki Şii hareketini ve Kürt grupları çeşitli dönemlerde desteklemesi, benzer araçların Türkiye’ye de karşı kullanılabileceği nedeniyle Türkiye’de endişe yaratmıştır. Bununla beraber İran’nın devrimden bu yana silahlanmaya yaptığı yatırım Türkiye’yi aynı şekilde tedirgin etmemektedir. Aynı şüreç ABD açısından ele alındığında, İran’ın askeri gücü ve yetenekleri ABD’nin Basra Körfezi’ndeki
hayati çıkarlarına daha büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Nükleer bir İran, ABD’nin bu bölgede ki konumuna büyük bir hasar verebileceği gibi yeni bir bölgesel denge durumu da yaratacaktır.
Bu bakış açısı çerçevesinde ABD Türkiye’nin füze savunma yeteneklerini geliştirmek istemektedir. ABD Türkiye’nin bir diğer sorunu olan terör ile mücadelesinde aynı kararlı adımları ne yazık ki atmamıştır. Örneğin, Irak’ta El-Kaide ile bağlantılı Kürt gruplar ile mücadele etmiş, diğer taraftan Türkiye’ye tehdit oluşturan terör örgütü yöneticilerine karşı aynı kararlılığı sergilememiştir. Açıkça görüldüğü gibi Türkiye ile ABD’nin İran merkezindeki tehdit algılamaları, bölgesel etkenlerin daha geniş bir değerlendirmesi yapıldığında tam anlamı ile örtüşmediği gözlenmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye’nin son 10 senesinde karşılaştığı iki krizde de önemini ortaya koyan bu sistemin tedarik süreci çok boyutlu değerlendirmeleri gerektirmektedir. İçinde bulunduğumuz Küresel ekonomik krizde Türkiye’nin bu çapta bir mali külfete nasıl katlanacağı büyük bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Aynı şekilde İran konusunda tam örtüşmeyen güvenlik algılamaları ile Türkiye’nin öncelikli tehdit algılaması olan terör ile mücadelesinde ABD’nin etkin ve somut desteğinin günümüze kadar görülmemesi bu sürecin ABD’nin lehine sonuçlanmasını güçleştirmektedir. Türk
Silahlı Kuvvetleri’nin geçmişte yaşanan sorunlar nedeniyle, füze savunma sistemi yeteneklerini geliştirme amacı, büyük ihtimal ile Rusya’nın da dikkatini çekecektir. Benzer bir şekilde S-300’ün gelişmiş bir modelini üreten Rusya’da Türkiye ile bu konuda iş birliği yollarını arayabilir. Önümüzdeki dönemde Türkiye’nin gerçekten bu silah sistemlerine ihtiyacı olup olmadığı veya ihtiyacı varsa bu sistemlerin kimlerce ve Türkiye’ye nasıl bir teknolojik transfer gerçekleştirilerek sağlanacağı siyasi ve askeri boyutları olan bir tartışma başlatacaktır. Bu ihale sürecinde ABD kadar Türkiye ile enerji işbirliğini arttıran Rusya’da şanslı çıkabilir.

Cem Birsay: Işık Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü