Gazetecilik zor zenaat

1 Kasım 1831, ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekai'nin yayına başladığı gün.
Haber: AVNİ ÖZGÜREL / Arşivi

1 Kasım 1831, ilk Türkçe gazete Takvim-i Vekai'nin yayına başladığı gün. Ancak Takvim-i Vekai arada tektük haber verse de esas olarak bugünkü Resmi Gazete'ydi. Ardından Ceride-i Havadis (1 Ağustos 1840) geldi. Onun da yayıncısı İngiliz Herald gazetesinin
İstanbul muhabiri William Churchill adında bir yabancıydı. Ve Hazine'den aldığı ödenekle 'yarı-resmi' gazete olarak yayımladı
Ceride'yi. Bu arada azınlıklar peş peşe kendi gazetelerini çıkarmaya başladılar. 1860'ta piyasada Türkçe olmayan on üç gazete vardı.
Nihayet bugün bildiğimiz manada ilk gazeteyi Agâh Efendi çıkardı.
Tercüman-ı Ahval
1832'de İstanbul'da doğmuş Yozgatlı Çapanoğulları ailesine mensup bir gençti Agâh Efendi. On bir yaşında tıbbiye mektebinin hazırlık kısmına kaydolmuş, Fransızca tedrisat yapılan bu okulda yedi sene öğrenim gördükten sonra tahsilini yarıda bırakıp 1850'de Tercüme Odası'nda memuriyete başlamıştı. Agâh Efendi 21 yaşında ordu tercümanlığına sonra elçilik kâtibi olarak Paris'e tayin edildi. Dönüşünde önce karantina müdür muavinliğine getirildi, peşinden Hersek Geçici Meclis Başkanlığı görevini aldı.
Agâh Efendi'nin gazete çıkarma fikri Paris'te
bulunduğu günlerde zihninde yer etmişti. Bir süre tereddüt ettikten sonra 1860'ta memuriyetten ayrılıp Şinasi'yle birlikte Tercüman-ı Ahval'i yayımlamaya başladı. (21 Ekim 1860)
Fikir hürriyeti
"...Madem ki halk kanunla vazifeler yüklenmiştir, buna mukabil memleket menfaatleri hakkında söz ve yazıyla fikrini beyan etmesi de kendisi için bir haktır."
İlk nüshasında Şinasi'nin imzasıyla yayımlanan başyazıda var oluş sebebini böyle açıklıyordu Tercüman-ı Ahval.
Önceleri haftada iki gün yayımlanıyordu, sonra günaşırı çıkmaya başladı. Altı ay Şinasi ve Agâh Efendi birlikte omuzladılar yükü. Şinasi daha sonra ayrılarak Tasvir-i Efkâr'ı yayımladı.
İlk kapatılma, ilk saldırı
Basın tarihimizin ilk tartışmaları doğal olarak Tercüman-ı Ahval'le başladı. İlk yayına müdahale, ilk kapatılma, ilk taşlı sopalı saldırı da onda yaşandı tabii.
Altı sene sürdü Tercüman-ı Ahval'in yayını. Gazetenin son iki yılında Agâh Efendi, önce
Posta Bakanlığı sonra Ereğli Kömür Madenleri Bakanlığı yaptı..
1867 Mayıs'ında Namık Kemal, Ziya Paşa ve Ali Suavi, Yeni Osmanlılar Cemiyeti olarak Paris'e gidip orada muhalif gazete yayımlama fikrini açtıklarında tereddüt etmeden istifasını verip kolları sıvadı.
Yurtdışında muhalif gazete Hürriyet Fransa'da yayımlandı başlangıçta. Sonra Belçika ve İngiltere'ye taşındı.. Düzgün bir yayın periyodu yoktu.
Ama neredeyse kanlı bıçaklı hale geldiği Ali Paşa'nın 1871'te ölümü üzerine her şey ona itiraz üzerine dayandırıldığından bir bakıma 'gayesiz kaldı gazete'.
Beşinci Murad'ın tahta çıktığı haberini alınca herkesle birlikte yurda döndü, Şûrayı Devlet üyeliğine getirildi Agâh Efendi. Ama kısa süre sonra Abdülhamid padişah olunca Ankara'ya sürgün olarak gönderildi.. Yedi sene gözaltında yaşayıp meşgale olsun diye çiftçilikle uğraştıktan sonra 'Affı şahane'ye mazhar oldu ve Girit-Rodos mutasarrıflığına sonra Atina elçiliğine tayin edildi.
Basın tarihimizin öncü siması Agâh Efendi'yi
1885 yılının ağustos ayında Atina'da elli
üç yaşındayken yitirdik. Cenazesi İstanbul'a getirilip Sultan Mahmut türbesinde toprağa verildi..
'İşte hal-i pür-melalimiz'
1873 yılında gazetecilerin ne durumda olduklarını anlamak için Medeniyet adlı dergide yayımlanan şu yazıya göz atmak kâfi:
"...Sanki İstanbul gazetelerinin derdi azdı da bir de resim (vergi) belası çıktı
başımıza. Biçareler gece gündüz bir taraftan mürettiplerin, makinecinin, müvezzilerin (dağıtıcı-satıcı) aylığını, diğer taraftan sermaye bulmayı düşünürken, şimdi her nüshadan iki para gümrük alınacakmış. Nüsha başına iki para kazanamayan insanların elleri ayakları bu haberle donakaldı...
Türk gazetecilerin hepsi kâğıtçıdan matbaacıya, falana filana borçludurlar. Ekserisi de işlerini yalancılıkla dolandırıcılıkla yürütebilirler.
'Bendeniz tokum'
Açlıktan ağızları kokar ama yemeğe davet edildiklerinde dişlerini karıştırıp
'Bendeniz tokum' derler. Biri bir yeni kundura giyse, 'Acaba birinin ayağı mı kırıldı da buna verdi.' denir. Yazlık, kışlık esvap lügatlarında yoktur. Kaldı ki gazetelerin 300'ü bulmayan satışları maliyenin onlardan bu parayı tahsil etmek için istihdam edeceği memurların maaşına da değmez.. Günde altı yüz alacaklayı kandıran adam gider de gümrük öder mi?"
Cumhuriyet döneminde durum hiç değilse bazıları için fazla değişti sanmayın. Altmış sene öncesinin Ankara'sında Şinasi Nahit Berker işe gidişini şöyle anlatıyor:
"...Hava ayaz mı ayaz, sıfırın altında ya otuz, ya otuz beş. Sırtımda kombinezon misillü bir trençkot, ayağımda terlik cinsi bir çift mokasen. Atkı, şapka hak getire. Durakta bir saat otobüs bekledim, titremesini bilmesem donacaktım."