'Gökkuşağı'nın altında kol kola

'Gökkuşağı'nın altında kol kola
'Gökkuşağı'nın altında kol kola
Haber: ELİF İNCE - elif.ince@radikal.com.tr / Arşivi

Gezi Parkı direnişinde kadın ve LGBT (lezbiyen, gey, biseksüel, trans) örgütleri sahnenin önündeydi. Translar barikatta gökkuşağı bayrağı salladı, feministler ‘küfür atölyesi’ düzenleyerek parktaki erkek egemen ve cinsiyetçi küfürleri afişe etti. Sokaktan, işyerinden, siyasetten, kamusal alandan dışlanan kadınlar ve LGBT’ler, parkın özgürlük alanında bambaşka bir özgüvenle var oldu. İşte anlatımları... 

 

‘Taksim’in soylulaştırılma sebeplerinin başındayız’ 

Boysan Yaka (LGBT BLOK): "Taksim’in ve çevresinin durumuyla uzun yıllardır başa çıkmaya çalışıyoruz. Değiştirilmeye zorlanan çehresinin, soylulaştırılma ve ehlileştirilme sebeplerinin başında geldiğimizi biliyoruz. 1996’daki Ülker Sokak olaylarında mahallelinin, zorbaların ve kolluk kuvvetlerinin birliğiyle yaşam alanlarından sürülen trans bireylerin, kentten yok edilmek suretiyle siliniş çabaları aslında LGBT aktivizminin de bir bakıma tarihini oluşturur. Ankara ve İzmir’de, İstanbul’un kent merkezinde adeta köşe kapmacaya dönen bu hayat mücadelesi toplum tarafından sistematik bir biçimde yok sayılan lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireyler için örgütlenmeyi kaçınılmaz kıldı. 1992’den beri örgütlü mücadelemiz palazlanarak büyüyor. Gezi Parkı Direnişi’nin ilk gününden beri içinde olduk. Kepçeler parka girdiği gün, kimimiz yanından geçiyor olduğu için, kimimiz orası bir eşcinsel parkı olduğu için, kimimiz bu zorbalığa dur demek için makinelere had bildirmeye çıktı. Kısa sürede örgütlendik ve haklı tepkimizi herkes gibi koymaya başladık. İstanbul’daki öz örgütlenmeler, dernekler, gruplar ve öğrenci kulüpleri olarak bir masa açmaya karar verdik ve İstanbul Ayıları’nın önerisiyle adımızı LGBT BLOK koyduk. Taksim Meydanı’nın devlete kapalı olduğu onca gün içerisinde inanılmaz bir eylemlilik sergiledik. Bunun, özellikle politika alanımız olan görünürlük mücadelemize katkısının çok büyük olduğunu düşünüyorum. Çünkü sadece filmlerde izlenmiş, gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde karşılarına çıkmış, alaylara konu olmuş ‘güzide’ bir kalabalık olarak gerçek hayatta ‘dokunulabilir’ olmak bence hem bizler hem de bizi tanımayan kimseler için inanılmaz bir deneyim oldu, bunu yadsıyamayız. Park içindeki varlığımızın, ‘Direniş’in bizsiz olamayacağını vurguladığımız anların Türkiye ’nin toplumsal mücadele deneyimini çok zenginleştirdiğini düşünüyorum. Bu dönüşümün önümüzdeki 2 yürüyüşümüze yansıyacağını, özellikle 30 Haziran 2013’te saat 17.00’de Taksim Meydanı’nda başlayarak Tünel Meydanı’nda noktalanacak olan LGBT Onur Yürüyüşü’ne katkısının çok fazla olacağını düşünüyorum." 



 

Gençlik artık politik bir aktör


‘Barikatta yan yanaydık fena direniyorlar...’ 

Elif Avcı (LAMBDA): Her şeyi parka giren bir dozer başlattı aslında. Alınan bir telefon. Sosyal medyada yayılan fotoğraflar. Gecenin bir vakti parka koşan insanlar. LGBT’ler olarak ilk dozer alana girdiğinden beri buradayız. Gitmedik. Gidemedik. Gezi Parkı altında güneşlenecek birkaç ağaçtan öte şeyler ifade ediyordu çünkü bizim için; dozerlere, polislere karşı sadece ağaçları değil, evimizi, çark yerimizi savunduk. İlk dozerden bu yana günler geçti ancak bana hepsi sanki çok uzun tek bir günmüş gibi geliyor. Daha bitmemiş uzun bir gün; bol biber gazlı, tazyikli sulu.. Bizler zaten her gün işte, okulda, evde, sokakta direnen insanlarız. Homofobi ve transfobiye boyun eğmeden onurlu bir hayat için erkek şiddetine, polis şiddetine, devlet zulmüne karşı direniyoruz. Gezi parkı olayları bu direnişimizi kitlelere görünür kıldı. Normalde bizimle yan yana dahi gelmek istemeyecek insanlar bizlerle aynı barikatlarda kol kola direndi. Daha önce “i...” ve “o.....” kelimesini sadece hakaret amaçlı kullanırken farketti ki onlar zaten alanlarda ve birlikte direniyorlar... KESK’in 17 Haziran Pazartesi Tünel’de yaptığı basın açıklamasında bizim bayrağımızı gören iki gencin aralarında geçen bir diyaloğun bir kısmına kulak misafiri oldum: Gökkuşağı bayrağımızı gören çocuk arkadaşına gösterdi ve “Bak eşcinsellerin bayrağı” dedi. Arkadaşı cevap verdi: “Biliyorum oğlum barikatta yan yanaydık o biçim direniyorlar, çok fenalar”. İlerleyen süreçte bizi neler bekliyor bilmiyorum ama LGBT’ler olarak bizim alanları bırakmaya hiç niyetimiz olamdığını ve “O” biçim direnmeye devam edeceğimizi biliyorum. Ortak derdi olan herkesi de bizimle “o” biçim direnmeye bekleriz. 

 

‘Devrimlerin erkek olmaması için mücadele’ 

Cemre Baytok (Sosyalist Feminist Kolektif), Selime Büyükgöze (Mor Çatı): Gezi Parkı direnişinin başladığı günden bu yana feministler olarak sokaklarda, alanlara, barikatlarda yerimizi aldık. Polisin saldırılarına karşı beraber mücadele ettik. Bu mücadele deneyimi farklı kesimlerden insanlarla beraber olmak açısından bizler için de yeniydi. Beraber direnmek güzeldi ama yan yana mücadele ettiklerimizin kadınları aşağılayan küfürler ile direniyor olması bizlere iyi hissettirmedi. Gezi Parkı’na tekrar girilmesinin ardından başlayan kolektif yaşamda biz de “Tayyipsiz ve Tacizsiz Hava Sahası” kurduk. Feminist çadırımızda yaptığımız ilk işlerden biri “küfürle değil inatla diren” ve “Gezi’de tacize yok” başta olmak üzere, kullanılan cinsiyetçi küfürlere karşı tepkimizi aktaran sticker’lar, afişler ürettik ve standımızda dağıtmaya başladık. Standımız kadınlar için gerçek bir hava sahası oldu. Bu direnişte her ne kadar kadınlar topluluğun yarısından fazlasını oluşturmuş olsa da kullanılan dil erkek egemen ve cinsiyetçiydi. Böylesi bir dayanışma ortamında dahi eşitsizlik kadınlar aleyhine işleyebiliyordu. Bu noktada çadırımız kadınların, direniş ve kadınlık deneyimi üzerinden ortaklaşabileceği, cinsiyetçiliğe karşı duyulan rahatsızlıkla ortaklaştığı başkalarını bulabileceği bir alan haline geldi. Direnişin ruhuna uygun olarak çok farklı kesimlerden kadınlar olarak çadırda birbirimize temas etme şansı bulduk. Kadınları aşağılayan küfürlere karşı çıkarken, kendi küfürlerimizi yaratmanın bir ihtiyaç olduğunu düşündük ve küfür atölyesi düzenleme kararı aldık. Kadınların hali hazırda kullandığı, kimi unutulmuş küfürler bu atölyede tartışıldı. Gördük ki hepimizin bu konuda daha fazla düşünmeye ve tartışmaya ihtiyacı var.  Ne başörtülü kadınlara yapılan tacizler ne de iktidarın sözünü bu tacizler üzerinden kurması bizi şaşırtmadı. Erkekler iktidar mücadelelerini yine kadınların bedenleri üzerinden veriyorlardı. Başörtülü kadınların düzenlediği yürüyüşe bizler de katıldık.  Saldırısız geçen bir hafta içinde ayrıca gördük ki, geceleri kadınların sokaklarda ve parklarda, erkeklerden farklı olarak, rahat hareket edebilmeleri, parkı kullanmaları ve orada yaşamaları, kalmaları bir mücadeleye dayanıyor. Kadınların isyanın başından bugüne kadar hep var oldular, feministler çadırı vesilesiyle de kolektif yaşam ve üretim yapılabildi, kadınlar birlikte hareket edebildiler. Gerek direniş günlerinde gerek Gezi’de oluşturulan kolektif yaşam deneyiminde tecrübe ettiklerimiz bizlere hem kadın dayanışmasının gücünü gösterdi hem de kadınların devrimlerin erkek olmaması için sürekli mücadele vermesi gerektiğini...