Gulîstan'ın özgürlük yolu

Ortalık kan gölüne dönmüştü. Neredeyse her evden birkaç ceset çıkıyordu. Öldürülenlerin çoğu çocuklar ve kadınlardı. Tek tek sayılıyordu öldürülenler. 20'leri geçilmiş, 30'lara geliniyordu.
Haber: Celal BAŞLANGIÇ / Arşivi

Ortalık kan gölüne dönmüştü. Neredeyse her evden birkaç ceset çıkıyordu. Öldürülenlerin çoğu çocuklar ve kadınlardı. Tek tek sayılıyordu öldürülenler. 20'leri geçilmiş, 30'lara geliniyordu.
Bölgede 'düşük yoğunluklu çatışma'nın ilk büyük köy baskınıydı bu.
Haberi erken aldığımız ve oraya yakın olduğumuz için neredeyse güvenlik güçleriyle birlikte ulaşmıştık katliam bölgesine.
Tek tek evlerin önüne çıkarıldı öldürülenler. Sıra sıra dizildi.
Orta yaşlı, yüzü çizgi çizgi bir Kürt köylüsünün önünde tam yedi ceset duruyordu. Ağlamıyordu, sızlanmıyordu bile. Bir damla yaş akmıyordu gözünden. Acıdan donup kalmıştı. Sanki görmeyen gözlerle bakıyordu önündeki üzerleri örtülü yedi ölüsüne. Hepsi de çocuğuydu.
Kâğıt ve kalemle geldi bir asker. Sayım yapıyordu. Cesetlerin başında duran babaya "Sizde kaç ölü var" diye sordu. Adam hiç duraksamadan "Beş" dedi. Asker, bir yerdeki yedi cesede, bir de 'Beş' diyen adamın yüzüne soran gözlerle baktı. Baba da durumu açıkladı:
"İkisi kızdır!"
1980'li yılların ikinci yarısında tanık olduğum bu olay bölgenin çağdışı gerçeğini, yörede hâlâ yaşanan feodalizm içersinde kadının 'yok hükmünde' olduğunu bir tokat gibi çarpmıştı yüzüme.
İşte Gulîstan da Urfa'nın Siverek ilçesinde böyle bir 'kadın gerçeğinin' egemenliğinde doğdu. Doğduğu köy Viranşehir'le Siverek arasındaki Vangog'du. Babası köy sahibiydi. Anne tarafı Karacağ şeyhlerinden geliyordu. Tarikattan tasavvufa, edebiyattan sanata etkin bir yere sahiptiler. Ama yine de doğup büyüdüğü Siverek'in koşulları kadınların dünyasını karartıyordu.
"Köylerde kadınlar ilçeye göre biraz daha özgür sayılabilirdi. Ama Siverek'te kadınlar avlu duvarlarının arkasında yaşarlardı. Dışarı çıkınca bütün gözler sana bakardı sanki kötü bir şey yapıyormuşsun gibi. Aşiret kavgalarında bir kadın için yüz erkek öldürülürdü. Töre, namus cinayetlerinde hep namlunun ucunda kadın vardı. Bir kız pencereden dışarı bakamazdı evinde. Perdeler yalnız gece değil, gündüz de çekikti. Pencereden dışarı bakan kızın adı çıkardı."
Kız çocuğu parayı ne yapsın!
Yedi kardeşinden altısı erkekti Gulîstan'ın. Ailenin aristokrat yanları vardı ama o konum kesin sınırlamalar da getiriyordu.
"Çizilen sınırları geçmenin cezası ölümdü. Öyle şeyler yaşanıyordu ki, diyelim erkek çocuk babasından para ister. Hemen karşılanır bu isteği. Eğer bir kız çocuk isteyecek olursa soru hazırdır; 'Ne yapacaksın parayı?' Çünkü erkek çocuk gidip bakkaldan dondurma alabilir, ama bir kız çocuğu asla. Ama ben yine de aykırı bir çocuktum. Örneğin köyde traktör sürerdim, bana 'Deli midir, nedir' diye bakarlardı. Kadın hep hizmet etme aracı olarak görülüyordu. Anladım ki Ortadoğu'da en çok ezilenlerden başında Kürt kadınları geliyordu."
İlkokulu bitirmiş, kısa bir 'ortaokul macerası' olmuştu Gulîstan'ın. Şivan'la (Perwer) amca çocuğuydular. Seviyorlardı birbirlerini. Şivan siyasi nedenlerle, türkü çalıp söylemek bu ülkede suç olduğu için yurtdışına çıkmak zorunda kalmıştı. Almanya'daydı Şivan ve evlenmeye karar verdiler. Ailede 'mutabakat' sağlanınca nüfus kâğıdına göre 18, doğum tarihine göre 16 yaşında olan Gulîstan, Almanya'nın yolunu tuttu. İstanbul'u da ilk kez Almanya'ya gitmek için gelip iki gün kaldığında gördü. Gulîstan, işte o İstanbul'a tam 27 yıl sonra, geçtiğimiz günlerde ikinci kez gelebilecekti.
Almanya'da ilk günler
Siverek-Almanya hattında 16 yaşında bir genç kız olarak gittiği yeni ülkede çevresini dikkatle gözlüyordu Gulîstan.
"İstanbul'dan Köln'e gittiğim ilk günlerde pek farkına varmadım ülke değiştirdiğimin. Yine Kürtlerin içine gitmiştim. Onlar kendi sistemlerini getirip aynen kurmuşlardı Almanya'ya. Çoğu Urfa'dan ve Mardin'den gelmişti. Dil aynı dildi, yemekler aynı yemek. Ancak kısa bir süre farkları görmeye başladım. İlk dikkatimi çeken kaldığım evdeki banyonun ve mutfağın bizim Siverek'tekinden çok farklı olduğuydu.
Dikkatimi çeken ikinci nokta da her insanın elinde tasmasından tutup gezdirdiği köpek vardı. Ama insan ilişkileri yoktu. Bir de yaşlı kadınları kısa ve permalı saçları dikkatimi çekti. Hiç uzun saçlı yaşlı bir kadına rastlamadım neredeyse. Makyajlı ve boyalı saçlıydılar. Bizde yaşlılar iyice kapanır. Makyaj yapmak çok ayıptır. Bir de dilleri... Almanca'yı ilk defa duyuyordum."
Yeni tanınmaya başlayan Şivan Perwer ilk kasedini doldurup konserlere çıkmaya başlamıştır Avrupa'da. Müziğin ciddi bir iş olduğu ortama girmiştir Gulîstan. Annesinden yansıyan nağmeler dışında bir ilişkisi yoktur o zamana dek müzikle. Yakaladığı ortamı iyi değerlendirir.
"Geldiğim yerde Kürtçe yasaktı. Kadınların sahneye çıkması yasaktı. Kürtlerin kendi müziklerine sahip çıkması, özlerine hizmet etmesi tabuydu. Avrupa'da böyle bir olanak bulup bizler öncülük yaptık. Kadın olarak da ilk yapan bendim. Söylediğim şarkılarda Kürtlerin haklarını savunma, kadının gücünü anlatmaya dönük mesajlar vardı. Elbette sol bir görüşe sahiptik. Kadınların eşitliğini, kadınların mücadelesini anlatıyordum şarkılarda. Önce Şivan'la birlikte koro üyesi olarak çıktım sahneye. Sonra folklora başladım. Bu arada ilk albümü de yaptım. Bizim oralara daha çok çadır tiyatrosu gelirdi ve buna erkekler giderdi. Bence Kürtlerin bu konser kültürü de Almanya'da başladı. Özellikle 80'den sonra patlama oldu. Önceleri korkuyorlardı. Acaba konsolosluktan bana bir şey söylerler mi, diye çekiniyorlardı. Ama önce baktılar, eşi çıkıyor, Gülistan çıkıyor. Ben yöresel giysilerle sahnedeyim. Artık erkekler gelmiyordu yalnızca. Ailelerini de getirmeye başlamışlardı."
Bir yandan kasetleri çıkıyordu Gulîstan'ın Şivan'la, diğer yandan da Avrupa turneleri başlamıştı. Gerçi yaşamları, üretimleri ortaktı Şivan'la ama bir süre sonra 'Kürt kadınına örnek olmak, kadının gücünü, kadının potansiyelini göstermek için' yalnız çalışmaya başlamıştı Gulîstan.
Kadınlar ülkesi 'İsveç'
Almanya'ya gidişinin dördüncü yılında İsveç'e yerleşmeye karar verdiler. Yeni güçlükler başlıyordu Gulîstan için.
"Dil sorununu çözmeye ve eğitimimi tamamlamaya karar verdim. İsveç'te özellikle kadınlara çok büyük kolaylıklar sağlıyorlar. Hele yabancı kadınlara devlet çok büyük olanak sağlıyor. İsveç modelinde zaten önce çocuklar ve kadınlar geliyor. En alt sınıftan başladım eğitime. Liseyi bitirdim. Hem İngilizce, hem de İsveççe bilmem gerekiyordu. Çok zorlandım ama iki dili aynı anda öğrendim. Artık kendi ayakları üzerinde duran bir kadındım. Annem müzikte doğal eğitmenimdi. Ama daha da gelişmek, kendimi aşmak istiyordum. Halk üniversitesine gidip bir yıl müzik eğitimi aldım."
Türkiye kökenli bazı erkeklerin 'kadın ülkesi' diye kızdığı İsveç'te kendisine sağlanan olanakları iyi değerlendiren Gulîstan "Bu ülkede okumak isteyen kadınlara maaş veriyorlar" diyor, "Kadının eğitimini sağlıyorlar, onu meslek ve para sahibi yapıyorlar. Böylece kadını özgürleştiriyorlar."
Şimdi başka dünyaların sonsuzluğunda kolon vuran yazar Mehmud Baksi, Gülistan'ın sanatçı kimliği için "Gulîstan'ın bir tarafı müzik, diğer tarafı da felsefe ve de yazılı tarihtir" der, "Gulîstan bir varlığın devamıdır. O, kendi köyü Vangog'dan miras olarak aldığı sesini önce Almanya'da, daha sonra bütün Avrupa ve nihayetinde de ülkenin dört bir yanında duyurdu."
Gulîstan, Anadolu'dan 27 yıl ayrı kaldığı süre içerisinde en çok güneşi özlemiş. Ama kuzey ülkelerinin soğuğuna, buzuna, altı ay süren gecesine karşın kendi güneşini kendi içinde yaratmış. Siverekli bir kız olarak kaderine razı olmak yerine özgür günlere doğacak güneşlerin ardına düşmüş.