'Hadisat'a direnen irade!

Saray'dan çağırmışlardı. İstanbul'a gidiyorlardı. Kendilerini 'sahibinin niyetini bilmeden çağrısına koşan çoban köpeklerine' benzetti. Yolun sonunda ödüllendirilecekler miydi, yoksa birkaç üçkâğıtçı vezirin oyunuyla devlete karşı suç işlemiş sayılıp ceza mı alacaklardı?
Haber: CELAL BAŞLANGIÇ / Arşivi

Saray'dan çağırmışlardı. İstanbul'a gidiyorlardı. Kendilerini 'sahibinin niyetini bilmeden çağrısına koşan çoban köpeklerine' benzetti. Yolun sonunda ödüllendirilecekler miydi, yoksa birkaç üçkâğıtçı vezirin oyunuyla devlete karşı suç işlemiş sayılıp ceza mı alacaklardı? Çanakkale Boğazı'nı geçip, serdümen Hristos'tan duyduğu, cinlerin perilerin kurduğu sihirli 'İstinpoli' kentine vardılar. Rıhtımda, kendilerini elinde asasıyla karşılayan Kapudan-ı Derya Sokullu Mehmet Paşa'ydı. Padişah Kanuni Sultan Süleyman'la ve Vezir Rüstem'le görüşmek için iki hafta tembel tembel bekleyeceklerdi. Beklerken de Saray dedikodularına dalacaklardı.
"Hırvatistan doğumluymuş şu koca devletin vezir-i azamı Rüstem denen zat-ı şerif. Önce devşirme, sonra iç oğlanı olarak hizmet basamaklarında ilerlerken kızıl saçlı Rus güzeli Roksalan'a yani Hürrem Sultan'a borçluymuş aniden yükselmesini. Adam elde etme hususunda hırsıyla, tamahıyla hık demiş burnundan düşmüş biricik kızı Mihrimah'a güveni sonsuzmuş. Roksalan damak olarak seçtiği, o sıralar Diyarbekir'de görevli, bu düzenci Rüstem'in cüzamlı olduğu rivayet edilirse de Saray'dan gönderilen bir hekimin müstakbel damadın çamaşırları arasında bit bulması meseleyi halletmiş. Malum, bit cüzamlı bedende yaşamaz. Dolayısıyla bu mendebur asalak işbilir hekimi servete gark etmiş, temize çıkan bahtlı Rüstem üçüncü vezirliğe atanıp Saray'a damat olmuş. Bu 'talihli bit'i iki haftalık sabırdan sonra görebilmek nasip oldu bizlere."
'Mühtedi/Kiliseden Camiye' adlı romanında Kılıç Ali Paşa'nın kölesi, oğlu, Luca'nın gözünden işte böyle anlatıyor Osmanlı Sarayı'nı Osman Nemci Gürmen. Bir önceki romanı 'Rana'da Osmanlı'nın çöküş günlerine hassas bir kızın gözleriyle bakan Gürmen, bu kez 'Mühtedi'de Kanuni'nin, Barbaros'ların, Turgut Reis'lerin Akdenizi'ne götürüyor bizi. 'Mühtedi'de, savaşın denizlerde kazanıldığı bir dönemde, Endülüs'ten Kıbrıs'a Cezayir'den Payitaht-ı Cihan'a, Akdeniz'in ve burayı yurt bellemiş korsanların öyküsü var. 'Mühtedi', 'doğru yolu bulan, hidayete eren, kendi dinini bırakarak Müslümanlığı kabul eden' anlamında bir sözcük. Kitapta Kalabriya'da doğan, Müslüman olarak Kapudan-ı Deryalığa kadar yükselen Kılıç Ali Paşa'nın hayatı; kölesi, oğlu Luca'nın, bir başka mühtedinin gözünden anlatılıyor.
Osman Ağa olmuş Osman Paşa
Akdeniz'i yurt edinen kaptanların çağırılması gibi, Gürmen'in yaşamını da derinden etkileyecek bir 'İstanbul'a çağırılma' olayı Siverekli aşiret reisi olan dedesi Osman Ağa'nın başından geçmiş. 1900'lü yılların başında Hamidiye Alayları'nı kuran İbrahim Paşa ile çatışan Osman Ağa da Abdülhamit tarafından İstanbul'a çağırılmıştır. Dedesi Antep üzerinden deveyle İskenderun'a, oradan gemiyle İstanbul'a gidip huzura çıkmış, etek öpmüş. "Abdülhamit dedeme 'İbrahim Paşa evladım nasıl?' diye sorunca eli ayağı kesilmiş. Başına geleceği anlamış. Padişah dedeme 'Sen Siverek'e dönmeyeceksin, burada kalacaksın' demiş. Bir de paşalık vermiş. Olmuş Osman Ağa, Osman Paşa. Bir de Sultanahmet'te konak vermiş. İşte ben o konakta doğmuşum."
Babası Halil Fahri İstanbul Hukuk mezunu. 1927'de milletvekili olmuş. Gürmen da o yıl doğmuş. Fransız mürebbiyesinden daha çocukken öğrendiği Fransızca sayesinde Saint Joseph Lisesi'ne ikinci sınıftan başlamış. "1946'da liseyi bitirdim. Babam Amerika'ya göndermek istiyordu. Hatta bu yüzden İngilizce dersleri de aldırmaya başladı. Ama sonra Fransaya göndermeye karar verdi. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra Fransa'ya giden ilk öğrencilerdenim. Ankara Vapuru'yla bir haftada vardım Fransa'ya. Savaş sonrası yokluk yılları. Günde ancak 50 gram ekmek alabiliyorum. Bir çıkınım vardı Türkiye'den getirdiğim, bir süre pastırma ve peynirle idare ettim. Çocukluğumdan beri ne olacağım sorulduğunda arkadaşlarım örneğin 'Futbolcu olacağım', 'Artist olacağım' gibi yanıtlar verirlerdi. Ben 'Yazar olacağım' derdim."
Ancak yazabildiklerini uzun süre kimseye göstermemiş Gürmen. Zaten yaşam koşulları da yazar olmasına pek olanak vermemiş. Böylece Fransızca yazdığı ilk kitabı 1976 yılında, yani 49 yaşındayken, Fransa'da yayımlanmış. Amacına bu kadar geç ulaşmasını 'Hayat öyle gelişti ki...', 'Bazen hadisat iradeyi aşar' sözcükleriyle açıklıyor.
Aşiret reisi eşi bir Fransız kadın
1956'da Siverek'e gidip aşiretin başına geçmesi gerekiyor Gürmen'in. Fransız eşi Maria'yı da alıp Siverek'in yolunu tutuyor.
"O yıllarda yabancı uyrukluların Fırat'ın ötesine geçmesi yasaktı. Bir de pasaportu çalınmıştı eşimin trende. Ama Diyarbakır'a vardık. Oradan Siverek'e 90 kilometrelik yolu yedi saatte gittik. Köyde eve yerleştik. Daha iki gün geçmedi jandarmalar evi bastı 'Buraya bir gâvur karısı gelmiş' diye. Babamın forsuyla durumu kurtardık. Bir eve misafir gittik. Bir yer sofrası kurulmuş. Sofraya katlanmış sac ekmeği geldi, herkesin önüne birer tane konuldu. 'Ne güzel örtüler bunlar' diye aldı eteğinin üstüne serdi."
10 yıl sürer Gürmen'in Siverek macerası. Can güvenliğinin olmadığı, süren kan davası nedeniyle onlarca insanın öldürüldüğü bir süreçtir bu. Hatta bir yeğeni yanında öldürülür. 1966'da Siverek'ten ayrılır Gürmen. Biraz başını dinlemek niyetindedir. Soluğu Bodrum'da alır. O yıllarda küçücük bir köydür. Bodrum'da bir çiftlik kurar, şimdi ünlü bir tatil beldesi olan ilçenin ilk turistik otellerinden biri Halikarnas'ı kurar.
Artık Bodrum-İstanbul-Paris hattında sürmektedir yaşamı. İlk romanını Fransızca yazar ve Paris'te Yaşar Kemal'in de kitaplarını basan Gallimard tarafından basılır. Artık kitabı olan bir yazardır ve çocukluk düşü neredeyse 50 yaşına varırken gerçekleşmiştir. Bir yıl sonra bu kitap Türkiye'de 'Ebem Kuşağı' adıyla yayımlanır. Gürmen'in Türkçe kaleme aldığı 'Kılıç Uykuda' Vurulur adlı kitabı da 1978'de Türkiye'de, 79'da Fransa'da basılır. Yine yazarlıkla arasına 'hadisat' girer ve uzun bir süre sonra üçüncü kitabı 'Rana'yla edebiyata döner.
'Rana'dan bir yıl sonra son kitabı 'Mühtedi-Kiliseden Camiye' adlı kitabıyla tam 80 yaşında yeniden okurlarının karşısına çıktı Gürmen. "Kitabın başında Marguerite Youcenar'dan bir girizgâh var; '19. yüzyıl arkeologlarının dıştan yaptıklarını içeriden yapmalı.' Benim derdim de hep o... İnsan, insanın içi... Kafamı kurcalayan bir soruydu, din değiştiren insanın içi acaba nasıl? Düşünmeye, araştırmaya başladım o iç âlemin o zamanlardaki koşullarda nasıl geliştiğini. Sonra da yazmaya başladım. O zamanlar zor meselesi var. Din değiştirenler, mühtedilik daha ziyade öyle. Gerek Museviler olsun, gerek İspanya'dan atılanlar olsun, hepsi zorla din değiştirmiş. O dönemi bir mühtedinin gözünden görmeye çalıştım. Benim için çok enteresan bir mevzu. Kitabı yazdığım sıralarda Kılıç Ali ile çok meşgul olmuştum. Hatta büstü vardır doğduğu Kalabriya'nın La Castella kasabasında. Oraya gittim. Benim başkasını aramama gerek yok, adamım burada, dedim. Ama heykelin kaidesi kötü. Kitabım İtalyancaya çevrilirse, güzel bir kaide yaptıracağım o heykele."
Kitabın sonundaki Fransızca yapıtlarla dolu 'kaynakça', Gürmen'in romanı nasıl uzun ve yoğun bir çalışmayla hazırladığının kanıtı. Bodrum, İstanbul, Paris arasında yeni romanlarını dokuyacak '80 yaşındaki genç yazar'; 'iradeyi aşan hadisat'a karşı 'hadisata direnen irade' anıtı olarak!