Hastaneye koşturmaktan çalışamıyor

Ogün, Cemalettin Özer'le Pendik Güzelyalı'daki evinde buluşacaktık.
Haber: ŞEBNEM İYİNAM / Arşivi

Ogün, Cemalettin Özer'le Pendik Güzelyalı'daki evinde buluşacaktık. Arabadan inerken bize 'ev' diye gösterilen yerin, aslında bir dükkân olduğunu fark ettik. Giriş katında, yere kadar cam inen, camları yarı perde, yarı gazete kâğıdı kaplı olan bir dükkân... İçeride güzel yüzlü kalabalık bir çocuk grubu bizi karşıladı. En büyükleri 10 yaşındaki Türkan'dı. Babaanneleri halsiz, kanapede yatıyordu. Heybeliada Sanatoryumu'ndan çıkalı üç gün olmuştu. Türkan, çilekeş bir ev kadını ifadesiyle babasının acilen annesini Kartal Devlet Hastanesi'ne kaldırdığını söyledi. Yerde koca bir çanta duruyordu, çantanın içinde de onlarca ilaç. "Nedir bunlar?" dedik. Küçük kardeşini gösterip, "Astım hastası" dedi. Babaannenin de konuşacak hali yoktu. En küçükleri Sedat iki yaşındaydı ve gülen yüzüyle yeni öğrendiği kelimeleri durmaksızın heceliyordu. Çıktık ve Kartal Devlet Hastanesi Onkoloji Bölümü'nde Aysel Özer'i bulduk. Bizi görünce yatağında dönmek istedi, beceremedi. Fotoğrafının çekilmesini istemedi, saygı duyduk. Kocasının az önce yanından ayrıldığını söyledi.
Cemalettin Özer'i ancak ertesi gün bulabildik. El arabasıyla sokaklarda mısır satıyordu. Buluşacağımız yere gelmek için arkadaşından borç almıştı. "El arabam var, mevsimine göre bir şeyler satıyorum. Bir yıldır o el arabasından ekmek paramı bile çıkaramıyorum. Krizden dolayı kimsenin bir şey aldığı yok. Düzenli bir işe girdiğim an, ertesi gün hanımın hastalığı yüzünden devamsızlık etmem gerekiyor. Bu durumda kimse bana iş vermiyor. İşveren çalışacak işçi arıyor, benim gibi hastasının peşinden koşacak adamı ne yapsın? Yeşil kartımız olmasa, hastanelerin de yanından geçemezdik. Öyle bir dayanılmaz hale geldik ki, ben hastaneye koşmaktan çalışamaz oldum. Hastama bakacak kimsem olsa, bırakıp çalışabilirim."
Cemalettin Özer Siirtli. On bir sene önce İstanbul'a geldiğinde tek çocukluydu. Karısı doktor yüzü görmediği için şu anda beş çocukları var. "Ben ailemin tek erkek çocuğuyum. En küçüğüm ama evin reisi oldum. Çok rezillik çektim. Yalanım yok, benim oğlum yalnız kalmasın diye bir erkek kardeşi daha olsun istemiştim. Krizden önce kendimizi iyi kötü geçindirebiliyorduk. Ekmek paramı kazanırım, çocuklarıma bakarım diyordum. İstediğim o küçük oğlan doğdu, annesinin vücudunu kanser kapladığını öğrendik. Tomografi, MR paraları derken perişan olduk. Markla borç almıştım. Toplam 2.5 milyar borcum vardı. Şimdi o borç, oldu beş milyar. Anadol marka, külüstür bir arabam vardı. Borcum beş milyar, arabayı sattık bir milyar. Üç sene evvel kazandığım paranın üçte birini kazanamıyorum ki ben."
Sabahları çorba-çay, bulurlarsa zeytin yiyerek, öğlenleri makarna, akşam bol domatesli türlü yapıp yiyorlar. Çocukların ayaklarında ayakkabı yok. Türkan dörde geçti, ama babası onu okuldan çıkarmayı düşünüyor. "Oğlanları okutmayı düşünüyorum, ama böyle giderse hepsi bırakacak. İlkokul sekiz sene diyorlar. Benim Türkan'ı sekiz sene okutmam mümkün gözükmüyor. Tek başımayım, Türkan çocuklara bakarsa, ben çalışabilirim" diyor. Zaman zaman kız kardeşleri yardımına koşuyor Cemalettin Özer'in ama "Herkesin kendi düzeni var. Her an yanımda olamıyorlar" diyor.
'Ölecek misin anne?'
Akşamları eve beş parasız girdiğinde bazen komşulardan birinin eve girip beş milyon, on milyon koyduğunu görüyor Cemalettin Özer. Onlar da olmasa bu çocuklar aç. Onlar sadaka yapıyorlar, bazısı domates, bazısı pirinç getiriyor. Herhalde evlerinde çocuklarının yanında bizim hanımın durumunu konuşuyorlar. Bizimkiler sokağa çıkınca mahalleli çocuklar 'Senin annen ölecekmiş' diyorlar. Çocuklar gelip analarına sarılıp ağlıyorlar
'Ölecek misin anne?' diye. O da 'Allahın takdiri yavrum, ne yapalım?' diyor.
Bu krizde para kazanmak imkânsız görünüyor bana. Bizim geleceğimiz tamamen tıkandı. Bundan sonra toparlanmak için yüklü bir para gerek. Çalışmaya razıyım, ama hanımımı tamamen bırakamam. Anam da hasta, ama ayın bazı günleri iyi oluyor. O zaman küçük çocuğuma bakabiliyor, hiç olmazsa elini tutuyor."
Cemalettin Özer, ne yapıp edip kirasını veriyor ama "Herkesten kaçar oldum. Birinden terlik alıyorum, tam onları satıp dönerken bir hastalık çıkıyor. Adama gidip o terliklerin parasını mı verirsin, hastanı hastaneye mi taşırsın. Ben de hastam için kullanmak zorunda kalıyorum. Mahsustan yapmıyorum" diyor.
***
Cengiz Tekstil mağduru
Garip Türk, 15 yıllık tekstil işçisi. Bir yıl önce Esenyurt'ta Cengiz Tekstil firmasında makineci olarak işe başladı.
İşyerinde sendika var diyerek, kendini güvendi hissetti. İlk iki ay maaşı ödenmedi. Evine tüp alabilmek için 10 milyon harçlık istedi, geri çevrildi. 120 milyon maaşı vardı, sık sık fazla mesai yaptı.
İşyerindeki toplam 200 işçi özverili bir şekilde kaliteli iş çıkarmaya devam etti. Aralık'ın 18'i geldiğinde bayram tatiliyle yılbaşı tatilinin birleştirileceğini, bir sonraki iş için gümrükten kumaş çekileceğini ve yüklü bir ödeme alınacağını söyleyen işveren Bayram Cengiz, "Cuma günü saat 13.00'te gelin, ödemelerinizi yapacağım" dedi.
Patron kaçtı
Cuma günü işyerine gittiklerinde işyerleri kapalı, kapı kilitli, hava soğuktu. Kapıda kalmışlardı. Patron jandarmaya telefon edip "İşçiler işyerimi işgal etti," deyip, ardından İngiltere'ye kaçtı.
Garip Türk "Patron bize 'Sizi evladım gibi seviyorum' diyordu, ama bir baba nasıl evladının sigortasız, güvencesiz çalışmasına razı olur ki. Biz düzenli maaş istiyor, haklarımızı arıyorduk. Sendika olmadan bu firma kayıt dışıydı. Bizim sayemizde resmi oldu, maliyeye vergi ödemek durumunda kaldı. Devlet 200 kişiden seksener milyon lira bizim sayemizde sigorta vergisi aldı. Patron kaçtı, devletse bize sahip çıkmadı. Kalan makineleri icralayabilmek için üç ay uğraştık. Yine kendi gayretlerimizle bu insanın Çorlu'da yeğeni İsmet Cengiz'le 300, 400 kişilik bir işyeri açtığını öğrendik. Üç kez Çorlu'ya gittik, sonuç alamadık. Şimdi makineler satılsa bile, 200 kişinin alacağını karşılamıyor. İşsiziz. Çalışan kesimin patronları da, krizi bahanne edip iş saatlerini uzattılar. Her fırsatta dışarıda 15 milyon işsiz var, 'Sesinizi çıkararsanız kovarım' diyorlar. Geçen hafta bir-iki günlüğüne bir işe girdim.
Adam işler gayet düzgün gittiği halde, hepimizi bir araya topladı ve küfür ederek 'Şu an elimde 500 tane başvuru formu var' diye tehditler yağdırdı. Oysa işçiler çözümsüz değil, örgütlenip güçlenebilirler. Bu kriz sendikaların altını da oydu. Sendikalı işyerlerinden binlerce işçi çıkarıldı. Sendikaya değil, ama sendika bürokratlarına da güvenimiz kalmadı. Baştan aşağı sıralarsak, devlete, patrona, ve sendika bürokratlarına güvenimiz yok" diyor.
***
Komşular sahip çıktı
Krizden önce boya-badana ustalığı yaparak geçimini sağlayan Ardahanlı Nusret Karaca, krizden bu yana karısı ve dört çocuğuyla birlikte günlerini aç geçiriyor, kirasını veremiyor, ekmek alamıyordu. Karısı komşuların getirdiği kuyrukyağını önce kurutup, sonra ısıtarak kahvaltıda çocuklarına yediriyordu. Çamaşırlarını yıkayacak deterjan bulamadıkları için önceleri 'bit salacaklar' diye durumu bilmeyen komşuları tarafından dışlandılar.
Günlerden bir gün çocukların annesi evde açlıktan düşüp bayılınca, çocuklar ev sahibinin hanımını yardıma çağırdılar. Durumu araştıran ev sahibesi "Perişan oldum. Bu adam bir sene öncesine kadar dişiyle tırnağıyla çalışıyor, evine bakıyordu. Tüberküloz hastalığı geçirdiği halde boya badana yapıyor, bütün gün tiner kokuları içinde çalışıyordu. Ama şimdi o işi de bulamıyor. Karısına da kimselere söyleme diyormuş. Benim kocam yaşlı, günlüğüm, aylığım yok. Bir tek bu iki kiracının parasına bakıyordum. Şimdi onlardan kira da almıyorum. Sade elektrik, su faturalarını yatırsalar yeter, ama o da zor gözüküyor. Herkes tükendi," diyor.
Karacalar mahalle bakkallarından aldıkları ekmeklerin parasını ödeyemeyince çareyi ev sahiplerinin tanıdığı bir fırından un alıp hamur yoğurarak köy sacında pişirmekte bulmuşlar. Nusret Karaca "Eve giriyorum, çocuklar boş çayla ekmek yiyor. Bu çocuklar beslenemiyor. Kışın ev sahibim üç ton kömür almıştı, o kömürü bizimle birlikte bir aileyde daha paylaştı. Allah'tan havalar bu sene çok soğuk yapmadı da, öylece idare ettik" diyor.
İçe kapalı, gururlu, çekingen bir aile olan Karacaların durumu ortaya çıktığından bu yana, mahalledeki komşular elbirliği yapmış durumda. Giyeceklerinden giyecek, yiyeceklerinden yiyecek paylaşıyorlar onlarla. Çocukların hepsi durumun farkında. Anne Karaca bir gün evde aç oturan büyük oğlunun pazardaki yiyeceklere saldırdığını görünce hırsızlığa alışmasın diye sopayla dövüp içeri kapatmak zorunda kalmış. Nusret Karaca, iş peşinde, ama işi olan arkadaşları bile işlerini kaybetmiş durumda. Etraftaki fabrikalar işçi almıyor, işçi çıkarıyor. Çalışanlarının paralarını bile ödeyemeyenler çoğunlukta.
Darıca Kazım Karabekir Mahallesi'nde buna benzer pek çok dram yaşanmakta...