Her yönüyle yeni müfredat (3)

Milli Eğitim Bakanı Çelik'ten çarpıcı rakamlar: "17 Mart 2003'te okul öncesi eğitimde oran yüzde 11'di. Bir yılda yüzde 15.5, 16'lara kadar ulaştık."
Çelik, "Doğu ve Güneydoğu'da okul öncesi eğitim önemli, çünkü Türkçe öğreniliyor. Siirt bu alanda yüzde 63'le örnek ilimiz" dedi.
Haber: Prof. Dr. Üstün ERGÜDER / Arşivi

Din dersleri Anayasa emri
Prof. Dr. Üstün Ergüder, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'e hükümetin eğitimle ilgili çalışmaları konuşulurken mutlaka gündeme gelen bir noktayı sordu. Eğitim ve din ilişkisi nasıl olacak? Zorunlu ya da seçmeli din eğitimiyle ilgili olarak bu hükümetin 'sonuçlanmış' bir çalışması olmadığını vurgulayan Bakan Çelik, zaman zaman entelektüellerin ve politikacıların gündemine gelen bu konuyla ilgili alternatif arayışlarına açık olduklarını söyledi.

Kamuoyunu çok meşgul eden bir noktaya dönelim: Din eğitimi. Çok değişik planlarınız olduğunu okuyoruz gazetelerde. Din eğitiminin seçmeli dersler aracılığıyla olması, isteğe bağlı din eğitimi olması gibi konular çeşitli forumlarda tartışılıyor. Şu anda ise okullarımızda din kültürü ve ahlak bilgisi dersi zorunlu olarak veriliyor. Gönül ister ki bu ders değişik dinleri ve mezhepleri barındıran toplumumuzda değişik dinleri tanıtan, 'öteki'ni çocuklarımızın anlamasını sağlayan, 'hoşgörü'yü pekiştiren bir şekilde verilsin. Halbuki dersin 'Sünni- Hanefi' perspektifinden verildiği önemli bir eleştiri. Bu konuda müfredatta bir değişiklik düşünüyor musunuz? Bu söylediklerime katılıyor musunuz? Düşünceleriniz nelerdir? Eleştiri doğru mu yanlış mı?
Hem doğru hem de yanlış. Yanlış, çünkü müfredatın kendisi, hazırlanan ders kitapları aslında bu dediğinize sonuç verecek şeyler değil. Oradaki yaklaşım birazcık da şundan kaynaklanıyor. Bu toplumun büyük bir çoğunluğu Sünni ve Hanefi'dir zaten.
Alevilerle ilgili unsurları da buna ilave ediyoruz, etmemiz de gerekiyor derken bunu kastediyoruz zaten.
Elbette demokrasilerde azınlık haklarını gözetmek esastır. Demokrasi çoğunluğun azınlığı üzerindeki tahakkümü değildir, bunun farkındayız. Ama dediğim şey şu: İnsanlar bir şey istiyorlar. Şimdi siz bir başka alternatif din eğitimi vermediğiniz sürece bu böyle devam eder. Din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin varlığı, din nedir, yani Hıristiyan, Müslüman, Yahudi, Protestan, Katolik, Ortodoks, Hanefi, Sünni, Şafii diyorlar, nedir bunlar? Alevi nedir? Asimilasyona ve aşağılamaya gitmeyen bir yaklaşıma sahipseniz ve toplumda farklı dinlerden insanların var olduğu bir realiteyse, bununla ilgili insanları bilgilendirmek, onları bilgi sahibi yapmak görevdir.
Kaldı ki bizler için Anayasa'nın hükmü var: Din eğitimi vereceksiniz. 'Din eğitimi almak isteyen insana devlet eliyle din eğitimi verilir' diyor Anayasa. Diyelim ki insan Sünni'dir ve Hanefi'dir. Namaz nasıl kılınır,
oruç niçin tutulur, nasıl bozulur? Kim hacca gider, kim zekât verir? 32 farz nedir? Bunları eğer çocuklara öğretecek başka bir mekanizmanız yoksa, bu dersi vereceksiniz. Bunu illa devlet eliyle de verilmek zorunda değil. İsteyen insanların bunu alabileceği bir ortam, bir zemin, bir imkân olmazsa, bu dediğimiz din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde işin bu tarafı ağırlık kazanır. İşin teorisinde, mantığında, müfredatında bu dediğiniz yok. Uygulamasında bu tarafa kayılmasının sebebi onun yerine o dediğiniz Sünni, Hanefi insanların kendi dinlerini öğrenmek için başka bir alternatife ve imkâna sahip olmamalarıdır.
Bizim bu konuda karar verdiğimiz, şekillendirdiğimiz ortaya koyduğumuz bir şey yok. Yalnız bu konuşulan bir şey. Zaman zaman entelektüeller, politikacılar diyorlar ki, 'Madem din kültürü ve ahlak dersinin bu şeklinden rahatsızsınız veya rahatsız olan var, o zaman yasakçı bir zihniyetten ziyade insanlara alternatif çözümler üretelim'.
Ama Talim Terbiye Kurulu olarak, Milli Eğitim Bakanlığı olarak biz tercihli bir din dersini, ortaöğretime, ilköğretime getirdik diye bir şey yok. Bir ara gazetelerde bir haber çıkmıştı. Seçmeli Kuranı Kerim dersi diye. Böyle bir şey yok. Böyle bir şey konuşulmamış bile. Ama birileri yazıyor.
Zemin arayışı sürüyor
Şu anda din eğitimi konusunda sonuçlanmış bir çalışmamız yok. 2002'nin sonunda 57. hükümet döneminde bizden önce bir din eğitimi sempozyumu düzenlenmişti. Orada dünyanın birçok yerinden bilim adamları gelmiş. Türkiye'den, Almanya'dan, Amerika'dan, İngiltere'den, Hollanda'dan insanlar katılmış. Ve bu, kitap halinde basılmış. Bu dağıtıldı. Bu ve benzeri zeminlerde; bu mesele, bu ihtiyaç, bu problem konuşulur tartışılır ve bunu sağa sola çekmeden gerçekten demokratik zeminde bir ihtiyaç analizi yaparak çözebiliriz. O anlamda geçmişte yapılan bir çalışma var. Din Eğitimi Genel Müdürlüğü bu zemin üzerinde önümüzdeki günlerde toplumsal konsensüs, bilimsel çözüm arayan, insanların görüşlerinin dahil edildiği bir çalışma yapabilir.
Neden 'koridor'?
Zaman zaman gazetelerimizde temel eğitimde çocuklarımızın beceri ve yeteneklerine göre 'koridor'lar oluşturulacağını, meslek eğitimine erken başlanacağını okuyoruz. Hatta koridorlardan birinin din eğitimi olduğu yazılıyor. Bazı gözlemciler bu yaklaşımın sekiz yıllık temel eğitim sistemini baltalayacağını, gizli olarak 5+ 3 sistemine geçileceğini söylüyorlar.
Ziya Selçuk (Talim Terbiye Kurulu Başkanı): Koridor kelimesi, gazeteci bir arkadaşın günlük dilde kullandığı bir kelimedir. Gazeteci arkadaşımız eğitim kavramlarıyla çok fazla haşır neşir olmadığı için bunu elindeki bir yapıyla ya da daha önceki bir terminolojiyle bağlantı haline getirerek anlatmaya çalışıyor.
Burada önemli olan iki kavram var, herkesin bir koridoru var. Buradaki bahsedilen üç kavramdan aslında ikisi bizim dikey eksende meselemiz. Birisi bilişim, diğeri yabancı dil. Bunlar bir alana yöneltmek için değil, bir meslek alanındaki kişilerin sahip olması gereken temel beceriler. Genç nüfusun eğitilmiş genç nüfusa dönüşebilmesinin önkoşulu. Uluslararası entegrasyonda yabancı dil bilgisi yeterli olmadığı ve bilişim becerisi istenilen seviyede olmadığı durumda, insanlar bir meslek sahibi olsa da, bu mesleğin çok işlevsel olamayacağının ifadesidir. Esasen çocukların bilişimden bilişim mesleğine, yabancı dilden yabancı dille
alakalı bir mesleğe girecekleri yatay eksende bir koridor anlayışı değil, dikey eksende mesleklere bir çıkış noktası oluşturabilecek bir kanal gibi bakmak lazım bunlara. Eğer bu ikisi olursa, uluslararası sertifikasyon sistemleriyle de münasebetlendirilebilirse, o zaman kişinin mesleği hastabakıcı da olsa, otobüs şoförü de olsa, ne olacaksa belirli seviyede bu becerilere sahip olmuş olacak. Otomatik panelde bir arabayı idare edebilsin veya raylı sistem aracına müdahale edebilsin ya da herhangi bir garsonluk seviyesinde yabancı dil bilebilsin. Bütün mesele bu dikey eksendeki şeydir. 15 yıl sonraki ihtiyacı, vizyonun bir parçası.
'Sekiz yıl endişesi yersiz'
Hüseyin Çelik: Birisi bir haber yapıyor. Siz o haberi tekzip ediyorsunuz. Bu doğru olmayan bir haber. Bir gazetenin başyazarı bu doğru olmayan zemin üzerinde bir köşe yazısı yazıyor. Bu yazı yüksek tirajı olan büyük gazetelerden birinde olunca bu yayılıyor. Siz ne kadar bunun doğru olmadığını söyleyin, birileri bunun doğru olması işine geldiği için bunu alıp kullanıyor. Ziya beyin açıkladığı meselede sekiz yıllık eğitimin zedelenmesine kesinlikle müsaade etmiyoruz. Yani mecburi eğitim sekiz yıl. Olay şu beş artı üç olması için beşte kesip insanlara bir diploma sertifika verirsiniz, onun üzerine ne bina edecekse eski ilkokul, ortaokul ayrı olur. Sekiz yıl bitmeden kimse bu sistem içinde diploma almayacak.
Diyelim ki bir çocuğumuz ilkokul 4. sınıftayken müthiş bir müzik kulağına sahipse ve dünyanın en büyük piyanistlerinden biri olma potansiyelini içinde taşıyorsa, bizim ona daha fazla müzik dersi vermemiz, ders farklılaştırması yaparak öğrencinin bu kabiliyetini beslememiz pedagojik mi değil mi?
Kesintisiz sekiz yıllık eğitimle isterseniz aşırı bir örgütün ideolojisini çok iyi verebilirsiniz. İsterseniz beş artı üçle, isterseniz dört artı dörtle. Verilmek istenen muhtevayla bu eğitimin kesintisiz olup olmaması aslında çok da teorik olarak bağlantılı değil.
'Okul öncesinde atılım var'
Türkiye'nin eğitim istatistiklerini diğer ülkelerle karşılaştırdığınız zaman durum pek iç açıcı değil. Erken çocukluk eğitimi hem çok önemli hem de çok geri olduğumuz bir konu. Çocuklarımızın yetenek ve becerilerini geliştirmeye ne kadar erken başlarsak o kadar iyi. Ülkemizde okul öncesi okullaşma oranı beş- altı yaş grubu çocuklar için yüzde 15. Oysa bu oran Meksika'da yüzde 70, Fas'ta yüzde 34, Ürdün'de yüzde 27. 12 katrilyon liralık bir bütçeden okul öncesi eğitime 50 trilyon ayırıyoruz. Bunlar konuya önem vermediğimizin önemli bir göstergesi değil mi? Bu konuda politikanız nedir?
Dünyaya gelen bir çocuğumuzun birkaç yıl içerisinde büyüyüp kocaman bir adam olup üretecek duruma gelmesini insanlar genelde isterler. Fakat bu tabii işin tabiatına aykırı. Ben Milli Eğitim Bakanlığı görevine 17 Mart 2003'te başladım. O gün bana getirilen istatistik, okul öncesi eğitimde yüzde 11'lik okullaşma oranına ulaştığımız şeklindeydi. Bir yıl içinde bizim ulaştığımız mesafe yüzde 15.5, 16'lar civarında. 80 yıllık Cumhuriyet tarihinde gelinen mesafe 11, bizim dönemimizde yüzde 4.5 ile 5 arasında. Nasıl sağlanmış bu? Sadece ilköğretim okulları bünyesinde değil müstakil anaokullarıyla birlikte bütün ilk ve ortaöğretim kurumları bünyesinde ana sınıfı açılması talimatla tüm Türkiye'ye bildirildi ve işin önemi üzerinde durduğumuz için bazı yerlerde mahalli idareciler o mahalli potansiyeli harekete geçirdi, bu konuda bayağı mesafeler kat ettik.
Siirt örnek oldu
Türkiye ortalaması bu iken (yüzde 16'lar) Siirt'te okulöncesi eğitim oranı yüzde 63'tür. O da Siirt Valisi'nin (Osman Nuri Okutan) özel gayretidir. Doğu ve Güneydoğu'da okul öncesi eğitimin daha büyük önemi var dedik, çünkü, eğer Türkçe problemini okul öncesinde halledemezseniz çocuk okula başladıktan sonra Türkçe öğrenmeye başlar. Okul öncesi Türkiye için çok gereklidir, zarurettir. Biz bu konuya gereken önemi veriyoruz. Bunca yılın ihmalini ve katmerleşmiş problemlerini bizim bir-iki yıl içerisinde çözmemiz mümkün değil. Ama bu konuda ciddi yol aldık, almaya da devam ediyoruz.
- BİTTİ -