Herkes için oradayız...

Herkes için oradayız...
Herkes için oradayız...
Türkiye'de ne değişti, ne asla değişmiyor? Adalet arayışında bu 400 hafta bize ne gösteriyor? 1995'ten beri Galatasaray Meydanı'nda toplanan kayıp yakınları 17 yılı ve yüzleşme çabalarını Radikal'e gönderdikleri mektuplarla anlattılar.
Haber: PINAR ÖĞÜNÇ - pinar.ogunc@radikal.com.tr / Arşivi


‘Biz mi anlatamadık derdimizi?’
 
Hanife Yıldız’ın oğlu Murat Yıldız 1995’te İzmir’de bir kafede çıkan kavga sırasında gözaltına alındı; bu onu son görüşüydü. Polisler tarafından feribottan atlayarak kaçtığı söylendi, o kadar…
Her haftamız o meydanda geçti. Zamanın geçmesi çok önemli değil, kimlere nasıl ulaştık, o önemli. Düşünüyorum, biz mi anlatamadık acaba derdimizi? Anlatmasını mı bilmiyoruz? Bir eksiklik kesin var; ya adalet sağlayacak olanlarda ya da adalet isteyenlerde.
Halkın duyarsızlığı da önemli. Devletin işine de gelen budur. Kimini acındırır, kimini halkın gözünden düşürür. Uğraştı, bizi halkın gözünden düşürmeyi başardı.
Ben tek bir evladımı kaybettim. O benim için güneşti, dünyaydı, 17 yıldır güneşimi kararttılar. Yaşıyoruz ama nasıl? Görmüyorlar ki aslında biz herkes için oradayız. Bundan sonra kendimiz için yapacağımız ne var? Adalet istiyorsak, adalet herkes içindir. Ama işte bir tarafta da “Ben onların ne yaptığını bilmiyorum” diyen bir başbakan var. Hem yanına çağırıyor, sonra sadece herkesin yarasına tuz basıyor, “Benim dönemimde olan bir şey değil” diyor. Her hafta çıbanımız bir daha deşilmiş. Hükümetler halkın yarasını sarmak için vardır. Ama Başbakan diğer ülkeleri kınamayı, onlara ders vermeyi seviyor. Acımın tarifini dahi veremem size. Lafları tüketmişiz.

‘400. hafta bir dönüm noktası olsun istiyoruz’
 
Cumartesi Anneleri biraz da ‘Hasan Ocak nerede?’ diye sorarak başladı. 1995’te gözaltına alınan Ocak’ın akıbeti için devlet “Bilmiyoruz” dedi, aile üç yıl sonra işkenceyle öldürülmüş bedeninin Beykoz ormanlarında bulunup kimsesizler mezarlığına gömüldüğünü öğrendi. Kardeşi Maside Ocak anlatsın.
17 yıl önce üç taleple başlamıştık: Gözaltında kayıplar son bulsun. Kayıplarımızın akıbeti açıklansın ve failleri yargılansın. Tek başarımız gözaltında kayıpların son bulması oldu. Değişmeyen şeyse hükümetlerin duyarsızlığı. 12 Eylül davası sürüyor, Temizöz davası, Ergenekon var, yüzleşmeden konuşuyoruz ama bunlar gerçek yüzleşme gibi gelmiyor bana. Samimi olsaydı İHD’nin açıkladığı toplu mezarların hepsi açılmış olurdu. Cumartesi İnsanları’nın, İHD’nin yaptığı sayısız başvuru, hukukun ne kadar devletten yana olduğunun göstergesi.
Şu düşündürücü, biz 90’larda Galatasaray ’da daha kalabalıktık. İnsanlar daha duyarlıydı. Aydınlar, hukukçular, sendikacılar, muhalif kesim her oturumumuza katılırdı. Çünkü onların arasından da kaybedilenler vardı. Sendikalar, hukuk örgütleri ve muhalif kesim bu sahiplenmeyi sürdürmedi; bu da benim eleştirimdir.
Ayhan Çarkın, Ayhan Efeoğlu’nun nereye götürüldüğünü söyledi. Yine Hüsamettin Yaman ve Soner Gül’ü nasıl öldürdüğünü anlattı. “Bu gencecik insanlara nasıl kurşun sıktım! Pişmanım” dedi. Cumartesi Anneleri’nin kâbuslarına girdiğini söyledi. Asıl yüzleşme buydu. Dersim Katliamı’yla ilgili bazı belgeler devlet sırrı olmaktan çıktı, 75 yıl sonra konuşuyoruz. Bizim kayıplarımızı da 75 yıl sonra mı açıklayacaklar? Biz 400. hafta bir dönüm noktası olsun istiyoruz. Sadece 400. hafta değil, sonrasına da yayılan bir sahiplenme başlayabilsin. O insanlar yaşam hakkını savunuyor, ölen askerin, polisin, gerillanın annesini anlayabiliyorlar. Cumartesi Anneleri şunu söyler hep: Öldürülen her polis, her asker, her gerilla, bizi evlatlarımızdan da, barıştan da bir adım daha uzaklaştırıyor. Keşke bu ülkede yaşayan herkes bunu anlayabilse.

Hükümet değişiyor, devlet değişmiyor’
 
1995’te İstanbul , Avcılar’daki evinden alınıp araca bindirilirken Liceli Fehmi Tosun “Beni öldürecekler” diye bağırmıştı; öldürdüler. AİHM seslerini duydu, Türkiye ’de aradıkları adalete ulaşamadılar. Eşi Hanım Tosun, 17 yıla bakıyor.
17 yıldır bizim için hukuken bir şey değişmedi ama üzüldüğüm nokta bu ülkede başka bir şeyin de değişmemesi. 17 yıldır aynı cümleyi kuruyoruz. Dünyada kayıplar için adımlar atıldı, mesela Arjantin’deki analar generallere “Artık siz konuşamazsınız, biz konuşacağız” dedi. Biz neden hesabımızı böyle soramadık? Kenan Evren yargılanıyor, bakıyorum bir insan bu kadar mı vicdansız olabilir? Benim akrabam o Diyarbakır Zindanları’nda yaşadıklarını anlattığında tüylerim diken diken oluyordu. Yazın öğle sıcağında erimiş asfalta insaları yatırıp, derileri yapışana kadar bekletiyorlardı. Bütün bunların sorumlusu “Bugün olsa aynısını yaparım” diyor. Başımıza gelen kimsenin başına gelmesin isterim; Kenan Evren gibilerin bile. Ama cezalarını çeksinler. Bu şekilde cezasını alacağından hiç emin değilim.
Ben Başbakan’la görüşmeye de gittim, Meclis’te komisyona da konuştum. Ama Meclis’e gittiğime de pişman oldum. Samimi bulmadım. Komisyondaki insanlara bir şey diyemem; devlet o komisyonları iş olsun diye yapıyor. Bu iktidar böyle giderse hiçbir şey için umudum kalmamıştır. Yine de vazgeçmemek lazım. Belki eşim için bazı şeyleri eksik yapmışımdır ama yine de vicdanım rahat. 96’dan beri yediğim dayakları, biber gazını, günlerce gözaltıları, dayaktan aldığım raporları düşünüyorum, hepsi vicdanımı rahatlatmıştır. Biz bu zorluklara katlanmasaydık, kayıplar yüzde yüz düşmeyecekti. Cumartesi Anaları’nı dünya duydu, bu devlet için utanç oldu. Faili meçhuller olmuştur belki ama gözaltında kayıplar yüzde yüz düştü. Ben her yediğim dayakta kendime ‘Belki bu dayak sayesinde bir insan kaybolmayacak inşallah’ dedim. Hükümet değişiyor, devlet değişmiyor. Sanmasınlar ki ben vazgeçeceğim. Ben ölsem çocuğum sorar, torunum sorar.

 

 

Kaybolan onlar değil, biziz
Veysi Altay 1996’dan 2012’ye kadar Cumartesi Anneleri/İnsanları’nı fotoğrafladı; kaç kare çektiğini hatırlamıyordur. Galatasaray Meydanı dışında, Batman, Diyarbakır, Urfa ve Cizre’deki kayıp yakınlarını da fotoğraflayan Altay’ın arşivi geçen yıl ‘Kaybolan Biz’ adlı sergiye dönüştü. İstanbul, Tütün Deposu’nda sergilenen kareler, toplumsal hafızaya bir çentikti. Aynı isimle bir albüm yayımlandı. Altay’ın Temizöz dava dosyasına giren ve girmeyen Cizre kayıpları üzerine ‘Faili Dewlet’ isimli bir belgeseli var. Bu sayfalarda gördüğünüz tüm fotoğraflar Altay’a aittir.

 

 

Hukukun bittiği o andır’
 
Deri dikim işçisi Kasım Alpsoy, 1994’te Adana’daki evinden gözaltına alındı, akşam serbest bırakıldı. Ama ertesi gün kimliğini almaya gittiği karakoldan bir daha çıkmadı. Oğlu Mehmet Alpsoy anlatıyor.
Babam gözaltına alındığında ülkede tam bir korku hâkimiyeti vardı. Başına ne geldiğini araştırırken akrabalarımız bile gelemedi yanımıza. Baş başa kaldık annemle. 12 yaşındaydım, bütün detaylarıyla hatırlıyorum o odayı. Adliyede bir buçuk saat ayakta beklemiştik, savcının odasına girince hamile olan annem fenalaştı, bir an oturmak istedi. Çöker çökmez savcı “Benim karşımda nasıl oturursun” diye bağırdı. Dilekçemizi masayı bırakmıştım, onu yere fırlattı. Hukukun bittiği o andır bizim için. O günden sonra da bir lokma ilerleyemedik. Biz de kardeşlerimle Galatasaray’da büyüdük. İHD’den insanlar bize çok destek oldu, onu söylemem lazım. Kızkardeşim babama aşırı bağlıydı. 1995’ten 2000’e kadar geldi. Sonra gerilla saflarına katıldı. Altı yıldan sonra yakalandı, altı buçuk yıldır da cezaevinde. 40’ın üzerinde gün açlık grevindeydi o da. O bu yolu istemişti.
Ben 30 yaşındayım, Galatasaray’da büyüdüm; 11 yaşındaki kızım da orada büyüdü. Evin içinde babamın resimlerini görür sorardı hep, 8 yaşındayken babamın başına gelenleri anlattım. Hiçbir cumartesi beni yalnız bırakmıyor artık, dedesinin resmini kendi taşımak istiyor. 400. haftada dedesinin resmini yine o tutacaktır.

BİR MEZARIN PEŞİNDE 17 YILIN ÖYKÜSÜ
 
*Öğretmen Hasan Ocak, 17 kişinin katledildiği günlerde Gazi Mahallesi’nin direnişine öncülük eden isim olarak öne çıktı. Yasadışı MLKP üyesi olduğu öne sürülen Ocak, 21 Mart 1995’te evi arayıp “Erken geleceğim” dedi. Fakat bu, Ocak’ın sesinin dünyada son kez duyuluşuydu.

*İddiaya göre Aksaray’da gözaltına alınmış ve en son İstanbul Emniyeti Terörle Mücadele’de görülmüştü. Bir ihbar sonucu işkence edilmiş haldeki cesedi 17 Mayıs 1995’te İstanbul Altınşehir’deki Kimsesizler Mezarlığı’nda bulundu.

*Ve 200 metre yakınındaki başka bir mezarlıktan, aynı gün kaybedilen Rıdvan Karakoç’un cesedi çıktı. Oğulları ve kızlarını kaybedenlerin anneleri, iki genci toprağa verdikten sonra beyaz tülbentleriyle 27 Mayıs 1995’te İstanbul Galatasaray Meydanı’nda bir araya gelme kararı aldı. Artık onlara ‘Cumartesi Anneleri’ adı veriliyordu.

*Anneler buluşmanın 200. haftası olan 13 Mart 1999’da eylemlerini bitirdiler. Evet, seslerini duyurmuşlarsa da oğullarını korumaya güçleri yetmemişti. Zira daha o hafta sendikacı Süleyman Yeter, İstanbul Emniyeti’nde kaybedildi. Anneler hem adalet arayışının sonuçsuz kalmasından yorulmuş hem de gördükleri şiddet altında ezilmişlerdi. Üstelik çoğu da yaşlıydı. Örneğin 12 Eylül’den sonra İstanbul’da kaybedilen Nurettin Yedigöl’ün babası İsmail’in ömrü, oğlunun yitik cesedini bulmaya yetmedi. Keza 1994’te kaybedilen üniversiteli İsmail Bahçeci’nin babası Şehmuz’unki de...

*Cumartesi Anneleri’nin bıraktığı boşlukta 2001’de, Yakınlarını Kaybedenler Derneği doğdu. Ağırlıklı 90’ların mağduru olan Pervin Buldan, Hanım Tosun ve Tomris Özden’in öncülük ettiği dernek, kayıp yakınlarını bir araya getiriyordu.

*Buluşmadan hemen sonra TBMM İnsan Hakları Araştırma İnceleme Komisyonu, 12 Eylül’den sonra Kars’ta kaybedilen Cemil Kırbayır için heyet oluşturdu. Raporda Kırbayır için, “İşkencede öldürülüp kaybedilmiştir” denildi. Fakat bu rapor, bir türlü davaya dönüşmedi. 12 Eylül’den sonra oğlu Hayrettin’i bir daha göremeyen Kemalettin Eren, oğlunun mezarına dahi kavuşamadan öldü. Ve sonra Dargeçit’te, 13 yaşındaki oğlu Seyhan’ı kaybeden Ramazan Doğan gözlerini yumdu... Seyhan’ın da aralarında olduğu yedi çocuğu bulabilmek için bu yıl Dargeçit’te kazılar yapıldı, kemiklere ulaşıldı. Ancak kemiklerin kime ait olduğu henüz netleşmedi.

*Ergenekon Davası, annelerde faili meçhul cinayetlerin aydınlatılabileceği umudunu doğurmuştu. 10 yıl sonra, 31 Ocak 2009’da, yeniden sokağa çıktılar. Türkiye, bıraktıkları gibi değildi. Başbakan Erdoğan, Ocak 2010’da Dolmabahçe’deki konutunda Cumartesi Anneleri ile buluştu. Anneler “Oğlumuzun kemiklerini verin” dedi. {İSMAİL SAYMAZ}