'Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan'a silahlı saldırı olursa üzülmem'

'Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan'a silahlı saldırı olursa üzülmem'
'Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan'a silahlı saldırı olursa üzülmem'
Charlie Hebdo dergisinin kapağını köşelerinde yayınlayan Cumhuriyet yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya için silahlı saldırıyı azmettirmeyeceğini söyleyen Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya 'olursa üzülmem' dedi.

RADİKAL - Özgür-Der Başkanı Rıdvan Kaya, Charlie Hebdo saldırısının ardından Hz. Muhammed'in yer aldığı dergi kapağını köşelerinde yayınlayan Cumhuriyet gazetesi köşe yazarları Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya'ya silahlı saldırıyı azmettirmeyeceğini ama olmasına da üzülmeyeceğini söyledi.

T24'ten Hazal Özvarış'a röportaj veren Kaya'nın ile açıklamalarından ilgili bölümler şöyle:



Özgür-Der, İslami camianın önde gelen sivil toplum örgütlerinden.

"Kim olursa olsun, zalime karşı mazlumdan yana” sloganıyla var olan Mazlum-Der’den farklı olarak “adaletsizliklere karşı İslami perspektifle tavır alma” vurgusu yaparak 1999’da kuruldu. 10 yıl boyunca bir kadının, Hülya Şekerci’nin başkanlığında faaliyet yürüttü.

Uzun adıyla Özgür Düşünce ve Eğitim Hakları Derneği’nin çatısı altındaki İslamcılar, “halkın iradesini ipotek alan” resmi ideolojiye, “siyasetten spora kadar her alana sirayet eden” militarizme, “adalet dağıtmayıp hak gasp eden” yargı sistemine, “kışla gölgesindeki” eğitim sistemine, kalıcı çözüm olarak İslam anlayışını önerdikleri Kürt sorununa ve en çok da “düzenin zalimliğinin sembolü” olarak gördükleri başörtüsü yasağına karşı seslerini yükselttiler.

2009 yılında Şekerci, Rıdvan Kaya’ya devrettiği başkanlığın yanında haklarında açılan bir kapatma davası da bıraktı. Derneğin “resmi törenleri boykot” çağrısı nedeniyle açılan dava lehlerine sonuçlandı.

İslami hareket içinde yetişmiş bir kadro sahip olduğunda iktidarla aralarındaki makas farkını azaltsalar da belli bir mesafeyi korudular. Özgür-Der, AKP ’nin, girdiği ilk seçimlerdeki başarısına rağmen üniversite ve kamudaki başörtüsü engelini kaldırmamasını eylemlerle protesto ederken Rıdvan Kaya, Roboski’de 34 kişinin öldürülmesi ardından İslami camiada yaşanan suskunluğu Taraf’ta, Neşe Düzel’e verdiği söyleşide “Peygamber, Uludere için susmazdı!” diyerek bozdu.

Paris saldırısı sonrasındaysa Kaya, laik kanadı rahatsız eden bir çıkış yaptı. Ancak bu kez sözleri şiddet çağrıştırıyordu. Özgür-Der adına Çağlayan Adliyesi’nde konuşan Rıdvan Kaya dergiye saldıran Koaçi kardeşler için “Mekânları cennet olsun” derken derginin katliamdan sonraki ilk kapağını köşelerinde yayımlayan Cumhuriyet yazarları Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan için de şu ifadeleri kullandı:

“Bu alçaklığın faillerinin yargılanmalarını falan değil, cezalandırılmalarını talep ediyorum!”

Rıdvan Kaya ile sözlerinin mahiyetini konuşmak üzere Özgür-Der’in kapısını çaldık. Kaya, bu ifadeyi kullanarak şiddeti azmettirmediğini, ancak bu kişilere silahlı bir saldırı olursa da üzülmeyeceğini söyledi. Kaya pozisyonunu, “Karan ve Çetinkaya’nın peygamberi tasvir eden karikatürü yayımlaması sonuçlarını bilerek yaptıkları, insanları tahrik etme amaçlı bir eylem” ifadesiyle açıklarken, şiddeti azmettirmediğini, “ Türkiye ’de şiddetin zemini yok ama tekil eylemler her yerde olabilir” sözleriyle savunuyor.

Rıdvan Kaya ile IŞİD’e ve eşcinselliğe de uzanan söyleşide, derneğin iktidarla arasına koyduğu mesafenin hangi alanlarda flulaştığına dair de ipuçları var. Zaman konusunda cömert davranan Kaya’nın, T24’ün sorularına verdiği yanıtlar için buyrun.

‘PARİS SALDIRISININ HAKLI GEREKÇELERİ VAR'

Charlie Hebdo’ya saldırı sizce Türkiye’deki Müslümanları kaça böldü?

Genel hatlarıyla ikiye ayırdığını söylemek mümkün. Bir kısmı bu olayı özür dileyici bir yaklaşımla, sebeplerine değinmeden baştan mahkûm etti. Diğer grupsa eylemin gelişim zeminini öne çıkarttı ve haklı bir öfkenin dışavurumu olarak değerlendirerek olumladı.

Öfkenin zeminini görüp dışavurum biçimini olumlamayan bir grup da çıkmadı mı?
Saydığım gruplar içinde de bölünmeler var. Eylem biçimini yanlış bulup karikatür adı altında İslam’a saldırıyı öne çıkartan ve eylemi tartışmaya yanaşmayan bir yaklaşım da var. 

Sizin yaklaşımınız ne?
Haklı gerekçeleri olan bir eylem fakat sonuçları itibariyle İslami davaya zarar verebilecek boyutları var.

Nedir bu zararlar?

Özellikle Batı’da yaşayan Müslümanlar açısından hayatın biraz daha zorlu geçeceği açık. İslam’ın barışçıl yüzünün karalanması yaklaşımlarını ise ciddiye almıyorum çünkü şu saatte bir şey ifade etmiyorlar. Marx’ın dediği gibi, zincirlerimizden başka kaybedecek neyimiz var ki!

12 insanın hayatını kaybetmesi zarar listenizde yok mu?
İnsan ölümü trajiktir, buna sevindiğimi söyleyemem. Ama bu olaya yol açılan acılar, eylemin yol açtığı acıdan daha büyük. Ama baskı, baskıya tepki bir kısır döngü yaratabilir, dolayısıyla bu tarz eylemlerin haklı gerekçeleri olduğunu düşünsem de sonuç alıcı olduklarını düşünmüyorum.

“Haklı gerekçeleri var” diyerek kısır döngüyü yeniden inşa etmiyor musunuz?
Ben tahlil yapıyorum, bu tepkilerin geliştirilmesinde belirleyiciliğim söz konusu değil. Sadece 2006’da çizilen karikatür sebebiyle yapılan eylemlerde yaklaşık 200 kişi öldü. Bunun önemsenmemesi bana 12 insanın öldürülmesinden daha trajik geliyor.

‘YASAĞIN MANTIKLI OLUP OLMAMASININ ÖNEMİ YOK’
Charlie Hebdo’nun katliamdan sonra yayımladığı ilk kapak da sizce İslam’a hakaret mi?
Birileri açısından esprili bir cevap olarak görülebilir ama ben buna katılmıyorum. Müslümanlar, Hz. Peygamberin resmedilmesini kabul etmiyorlar. Bu konu hakkında bir tartışma varken dergi o tartışmayı sürdürmeyi tercih etti. Birinin vücudunu bıçaklamışsınız, iyileşme sürecinde de sopayla yaraya tekrar dokunuyorsunuz, ilk darbe kadar ağır olmasa da sonuçta bu da bir darbe, o kapak bunu yaptı. 

Genelleme yapıyor olabilir misiniz, Prof. İlhami Güler ayet ve hadislerde bunun yasaklanmadığını söylerken ve Prof. Ahmet Arslan “Peygamberin resmedilmesi neden hakaret anlamıyorum” dedi.
Burada sıradan bir resmedilmeden bahsetmiyoruz, tahfif edilme olayı var. Bunun mantıklı olup olmamasının da bir önemi yok. Müslümanlar peygamberlerinin resmedilmesinden rahatsız oluyor. İlhami Güler, ilahiyatçılar rahatsız olmayabilir ama bu sokağı yansıtmaz. Zaten 28 Şubat sürecinde de en çok ilahiyatçılarla uğraşıyorduk.

“28 Şubat’ta en çok ilahiyatçılardan çektik” dediğiniz ilahiyatçılar kim?
Sistemin, egemenlerin baskılarını, zulümlerini, Müslümanlara yönelik saldırılarını gündemleştirmek yerine, sürekli özeleştiri, yüzleşme adı altında egemen politikalara haklılık üretecek tezlerle, söylemlerle kamuoyunun karşısına çıkan medyatik teolog türünü kast ediyorum.

28 Şubat’ta o insanlar askere yakın açıklamalarda bulunurken saydığımız isimlerin bugün iktidarın söylemine eleştirel yaklaşması sizin açınızdan bir fark yaratmıyor mu?
İktidarı çok dar tanımlamamak gerekir. Örneğin Türkiye’de medyatik iktidar, entelektüel iktidar hâlâ İslami kimliğe karşı konumlanmış bir anlayışı yansıtıyor. Kaldı ki, olay sadece içeride gelişen ve sonuçlanan bir şey de değil. 11 Eylül sonrası küresel çapta estirilen rüzgarla, örneğin Charlie Hebdo hadisesi sonrasında inşa edilen hegemonik söylemin çok farklı olduğunu düşünmüyorum.

‘OLASI BİR SALDIRIYI KINAMAM!’
Türkiye özelinde Müslümanların temsili sizce kime, kimlere rast geliyor?
Ne ben, ne başkası İslam adına konuşma adına sahip değil. Ben geniş anlamda Müslüman geleneğinden bahsediyorum. Kuzey Afrika’dan Endonezya’ya kadar o karikatür ardından geniş kitleler sokaklara çıktı. İslami hassasiyete sahip bir eve gittiğinizde de alacağınız tepkiler benzer olur.

Tek bir görüş yoksa farklı düşünen Müslümanları dışlayarak ve mantık aramadan “Mevcut durum bu” diyerek, temeli olmayan bir hassasiyetin tabuya dönüşmesine vesile olmuyor musunuz?
Dinle alakalı hususların bir kısmı zaten kabule dayalıdır, mantık temelinde tartışmaya açık değildir. Hassasiyeti kutsamak için söylemiyorum ama yüz milyonlarca insanın sahip olduğu bu algı görülmeli. Bu algı değişecekse de birilerinin hadi demesiyle olmaz ancak yüzyıllar içerisinde değişir. 

Bu alıntı Cumhuriyet gazetesi, Ceyda Karan ve Hikmet Çetinkaya hakkında suç duyurusunda bulunmak üzere toplandığınız Çağlayan Adliyesi’ndeki konuşmanızdan: “Bazı kardeşlerimiz birazdan suç duyurusunda bulunacaklar! Ben suç isnadında bulunmuyorum! Bu alçaklığın failleri vicdanlarda çoktan mahkûm edilmişlerdir. Ve yargılanmalarını falan değil, cezalandırılmalarını talep ediyorum!” Cezalandırılmaları derken kastınız ne? Sizce Çetinkaya ve Karan’ın “katli vacip” mi?
Fiilen şiddet içeren bir eylemle cezalandırılmaları gerekir gibi bir şey söylemiyorum, vicdanen cezalandırılmalarını kast ediyorum. Kendi adıma ben bu isimleri cezalandırdım, yaptıklarını lanetliyorum. Bundan dolayı da saldırıya uğrarlarsa, saldırıyı amasız şartsız kınayanlardan olmayacağım.

Cezalandırılmalarını talep ederken fiili ayrıştırmadan bunu yapmanız ve “Yapanı da kınamam” demeniz sözlerinizi şiddetten ne kadar arındırıyor?
Bu kadar yoğun bir saldırı ortasında Charlie Hebdo’ya ifade özgürlüğü adına destek verme çabası içine giren insanların hiçbir şekilde samimi olduklarına inanmıyorum ve bunu Müslümanlara düşmanlıklarından yaptıklarını düşünüyorum. Dolayısıyla şiddet eylemine maruz kalırlarsa kınamayacağım. Ama “Birileri şiddet eyleminde bulunsun” veya “Biz bulunuruz” demiyorum. 

Yaptığınızın şiddet çağrısından farkı tam olarak ne?
Bakın, bazıları bu karikatürler 2011-2014 arasında tartışılırken hiç ciddiye almadılar fakat saldırı olduğunda kınama yarışına girdiler. Bu tutarsızlıktır. Cumhuriyet’in iki yazarı için de aynı şey geçerli. Onlara bir şey olduğunda bize hemen şunu soracaklar: “Kınıyor musunuz?” Bu insanlarınki sonuçlarını bilerek yaptıkları, insanları tahrik etme amaçlı bir eylemdir. Kınamayacağımı söylediğim olası bir saldırı, yaptıklarının ne kadar saldırgan ve ölçüsüz olduğunun bir ifadesi olarak görülmeli.

Dolayısıyla size göre “Hikmet Çetinkaya ve Ceyda Karan’ın öldürülmesi hak” mı?
Hayır, iki şeyi birbirinden ayıralım. Bu tür bir yöntemin gerekli olduğunu veya tasvip etmemiş olduğumuzu söylemek başka bir şey, bu tür bir eylemin birilerinin terörist ruhlarından fışkırdığını söylemek başka bir şey. Bu anlamda ben, şiddet çağrısı yapmıyorum, “Öldürülmeleri çok güzel olur” gibi bir şey de söylemiyorum. Zaten benden kimse emir almıyor, fetva makamı da değilim.

Özgür-Der’in başkanısınız.
Özgür-Der’in başkanın emriyle harekete geçen silahlı bir birimi yok.

Kanaat önderlerinin, din âlimlerinin veya o çevrenin itibar edilen kişilerinin sözleri insanları şiddete sevk edebilir. “Özgür-Der’in silahlı birimi yok” diyerek kendinizi, şiddet çemberinin dışına atmıyor musunuz?
Bir örgütün silahlı eylem eğilimi varsa adliyede çağrı yapmaz. İllegal eylemi yapacak insanların da kendi yöntemleri, bizim yaptıklarımıza pek alakası olmayan zeminleri vardır. Bu kişilere dair olumsuz bir eylem olduğunda birinci sorumluları kendileridir. Herhangi biri de çıkıp silahlı eyleme başvurursa açıkçası üzülmem, beni ilgilendirmez.

‘Türkiye güvenli, şiddete elverişli bir zemin yok’
“Onlar Müslümansa, ben değilim” diyen Hidayet Şefkatli Tuksal, “İslam dünyasının Batı’nın kötülüklerini sıralayarak sonra da aynısını misliyle yaparak gideceği hiçbir yer yok” diyen Yıldız Ramazanoğlu ve “Charlie Hebdo nasıl bir vahşet ise Kobane'de ve Şengal'de yapılanlar da vahşettir” diyen Hüda Kaya’yı düşündüğünüzde İslami camiadan kadınların çıkışlarını nasıl yorumluyorsunuz?
Tek tek isimler hakkında konuşmak istemiyorum. Bir tutumu tartışmayı tercih ederim ama şu kadarını söyleyeyim ki, İslami camia içinde ağırlığı olmayan bazı isimlerin medyada çok göründüğü bir vakıa! 

Türkiye’de arkasında kitle olmadan konuşabilmek cesaret istemiyor mu?
Türkiye bu noktada güvenli bir yer. Pakistan’da ya da Mısır’da sarf etselerdi belki o zaman cesaret kavramı daha yerli yerine oturmuş denilebilirdi.

Türkiye, Gonca Kuriş için güvenli olmadı. Bu ifadeyi kullanırken bu geçmişi ne kadar hesaba katıyorsunuz?
Genelde yapıldığı üzere Bahriye Üçok, Muammer Aksoy vs. isimleri de zikredebilirdiniz. Şüphesiz mutlak manada kimsenin hiçbir şiddet eylemine maruz kalmayacağını, bunun imkansız olduğunu falan söylemiyorum. Bunun yaygın bir eğilimi yansıtmadığını, elverişli bir zemininin bulunmadığını söylüyorum.

Siz “Cezalandırılmalılar” veya “Şiddete başvuran olursa kınamam” diyerek şiddeti azmettirdiğinizi düşünmüyor musunuz?
Hayır, öyle düşünmüyorum. Bunu diyebilmeniz için bir zeminin olması lazım. Bence Türkiye’de böyle bir zemin yok. Tekil durumlardan, ihtimallerden bahsetmiyorum, yoksa yolda giderken insanların kafasına saksı da düşebilir. Ben bu tepkinin sosyal hayata yansıdığını düşünmüyorum.

Azmettirme kendisine grup arayan bir eylem değil.
Azmettirme derken şunu görmek lazım, bir sürü insan bir şeylerin kendisini tahrik ettiğini savunabilir ve harekete geçebilir. Tekil eylemler her yerde olabilir. Hollanda’da film yaptığı için birisi (Theo Van Gogh) öldürüldü, orada böyle bir zemin var mıydı? Yoktu. Zemin derken bunun yayılmasından, Pakistan benzeri bir durumdan bahsediyorum. 

İnfaz her yerde olabiliyorsa sizin şiddeti azmettirmediğinizi nasıl açıkladığınızı anlamıyoruz.
Benim azmettirmem söz konusu değil çünkü bu olayın kendisi birileri tarafından yeterince tahrik edici bulundu ve harekete geçildi. Theo Van Gogh olayı olduktan sonra bir sürü imam sınır dışı edildi. Fail o imamları dinlediği için değil, filmden bizzat kendisi rahatsız olduğu için yönetmeni öldürdü.

Theo Van Gogh olayında din âlimleri “Yaptığı yanlış ama kılına zarar gelmemeli” mi dedi veya Salman Rüşdi için idam kararı verilmedi mi?
Bir sürü insan bunları söylüyor, bir sürü insan da farklı şeyler söylüyor. Farklı yaklaşımlar varken ve İslam’da tek bir otorite yokken bütün Müslümanları tek bir noktaya indirgeyemezsiniz. Birilerinin de illa birilerini dinleyerek harekete geçmesi gerekmez.

Dolayısıyla “Şiddet içerikli bir eylem olabilir ancak ben teşvik eden olmayacağım” diyorsunuz.
Evet. Böyle bir eylem mümkündür ama muhtemel değildir. Kendi düşüncelerimi açıklarken kendi perspektifimden bakıyorum. Siz de kendi durduğunuz yerden soruyorsunuz. Ben böyle bir zemin olmadığını düşünüyorum ama kimse “Asla böyle bir şey olmaz” diyemez. 

Sizi şiddet uygulamaktan alıkoyan ne?

Adaletsizliklerle farklı yöntemlerle mücadele etme zemininin var olması.