Hrant Dink'e hüzünlü bir pazar ziyareti

Dokuz yaşındaki bir çocuk meraklı gözlerle önce AGOS gazetesinin önündeki kalabalığa sonra elinden tuttuğu babasına bakıyor. Çocuğun gözleriyle sorduğu sorunun yanıtı, babasının yere kilitlenmiş gözleri ve suskun dudaklarının arasında.

İSTANBUL- Dokuz yaşındaki bir çocuk meraklı gözlerle önce AGOS gazetesinin önündeki kalabalığa sonra elinden tuttuğu babasına bakıyor. Çocuğun gözleriyle sorduğu sorunun yanıtı, babasının yere kilitlenmiş gözleri ve suskun dudaklarının arasında. İkisi birlikte ellerindeki karanfilleri Hrant Dink'in posterinin önüne bırakıyor.
AGOS gazetesinin önü, Hrant Dink'in ölümünün üçüncü gününde de hınca hınç dolu. Hemen yandaki müzik dükkânından, Dink'in en büyük isteğinin Kardeş Türküler'i Erivan'a götürmek olduğu bilinirmişçesine Kardeş Türküler'den 'Sarı Gelin'i çalıyor.
'Katil yakalanmış ne olacak!'
Şişli'de saat sabahın 09.00'u, sokaklar pazar gününün yalnızlığına bürünmüş. Bir tek Halaskârgazi Caddesi'ndeki 192 numaralı Sebat Apartmanı'nın önünde hareketlilik var. Üç gündür biriken karanfillerin üzerine yenileri bırakılıyor, sönen mumlar yakılıyor, Dink'i öldüren kişinin yakalanması konuşuluyor. Ortak tepki, 'Öldürüldükten sonra katili yakalanmış, ne olacak' oluyor. Yaşlı bir teyze karanfiller arasında duran Hrant Dink posterini uzanıp aldıktan sonra başlıyor ağlamaya sonra posteri öpüyor: "Şu duruşa bak. Seni öldürenin elleri kırılsın"
"Biz Türk bayrağının altında Hıristiyanız. Bize bir şey yapmazlar diyorduk ama yaptılar" diyor 69 yaşındaki Margirin Pişkin. Ağlayarak Ermenice 'Sarı Gelin' türküsünü mırıldanıyor. Dink'in çok iyiliğini görmüş: "Kocam iflas etmişti. 3 milyar tutan katarakt ameliyatımı Hrant yaptırdı."
Gazete önündeki kalabalığın önceki günlerden en büyük farkı ise çocukların varlığı. Kimi pusetinde gelmiş, kimi annesinin kucağında. Mumların başındaki biri erkek diğeri kız iki çocuk sönen tüm mumları birbirlerine işaret edip, yakmaya çalışıyor. Montlarında Hrant Dink'in fotoğrafı asılı.
Kilisede yakılan tütsüler AGOS'un önüne de getiriliyor. Çevreye tütsü kokuları yayılırken ziyaretçi sayısı da giderek artıyor. Hep bir ağızdan, alkışlarla 'Yiğidim aslanım, burda yatıyor' türküsü söyleniyor. Kimse gözyaşlarını saklamıyor çünkü herkes ağlıyor. Kalabalık sık sık 'Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz' , 'Yaşasın halkların kardeşliği' sloganlarını atıyor.
Ezilenlerin Sosyalist Platformu, ellerinde bayraklarla gelirken, vatandaşlar alkışlıyor. Bir başka ziyaretçi Hamburg Üniversitesi öğretim üyesi ve Federal Parlamento Milletvekili Prof. Dr. Norman Paech "Bu genç bir insanın tek başına yaptığı bir saldırı değil. Bu bir infazdır" diyor. AGOS'a gelenler arasındaki Ermeniği Patriği 2. Mesrop elindeki çiçeği karanfillerin arasına bırakırken kalabalıktan bir ses yükseliyor: "İki gündür neredeydin." Aradan birkaç dakika geçiyor, Patrik ziyaretini tamamlayıp gazeteden ayrılıyor.
Akşam saatlerinde gazete önündeki kalabalık giderek artarken, dokuz yaşındaki çocuk, aradığı yanıtı hâlâ bulamamış, babasıyla el ele evine dönüyor. Caddede Sarı Gelin türküsü, bir kez daha yankılanıyor...



Defterden: Canım dostum
"Kan barutu çağırır, öfkem zulamdaki falçatam gibi keskin ve mağrur, yaralanırım, 19 Ocak keser beni kanarım..." Ali Osman Bursalı böyle ifade
ediyor hislerini. Hrant Dink'e seslenmek isteyenler, çok az boş sayfası kalan taziye defterinin başında. Kimi anılarını kimi öfkesini kaleme alıyor.
AGOS'un önündeki taziye defterine yazanlar arasında Hrant Dink'in dostları da var, onu hiç tanımayanlar da.
Ama fark etmiyor. Cümleler hep 'Canım dostum'la başlıyor. Bir kadın 'Yetimhane günlerimin güzel dostları' diye bitiyor yazısını. Rakel Dink adına yazılmış yazıda "...motor beklerken sen ve Hrant iskele boyunca, Hrant'ın kolu senin omuzunda sevgi dolu yürüyüşünüz daha sonra motorun iç kısmında herkesten uzak pencere yanında, yine değişik duygularla dolu olduğunuzu hissettiğim tedirgin haliniz beni inanılmaz duygulandırmıştı. Bilemedim bu durgunluğun nedenini..."
Bir kadın 1999'da Siyaset Meydanı programında birlikte olduklarını ve o anı unutmayacağını yazıyor. Başka sayfada biri soruyor: "Daha kaç can vermemiz gerekecek? Gerçekleri söylemek neden bu kadar zor?" Sonraki satırlarda ise suçluluk duyguları hâkim: "Seni yaşatamadık, biz bin kez ölmeliyiz..."