İki kuşak feda edilecek

Prof. Dr. Nurhan Yentürk: Çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye, kolay kolay ev ve otomobil alınan bir Türkiye olmayacak.
Haber: NEŞE DÜZEL / Arşivi

Parlamentoda bütçe görüşmeleri yapılıyor. Teorik olarak Meclis'in, halk adına devletin bütçesini denetlemesi gerekiyor. Ama Prof. Eser Karakaş, devletin 9 katrilyon, yani 15 milyar dolar nereye harcandığı belli olmayan harcaması, 3 katrilyon kadar da kaynağı belli olmayan geliri olduğunu söylüyor. Kaynağı belirsiz gelirlere 'karapara' denir. Bir devletin belirsiz harcamaları ve gelirleri olabilir mi?
Harcamaların nereye gittiğinin bir kaydı olmalıdır. Ama Türkiye'de üstü kapalı ödenekler, karadelikler var.
Halk ve parlamento bu paraların nereye harcandığını sormak hakkına sahip. Ama bilgi sahibi olamıyoruz. Devletin bütçesinin kontrol edilemediği bir ülkede ekonomi sağlıklı olabilir mi?
Mümkün değil. Devletin gelir ve giderlerini gösteren bütçe şeffaf olmalıdır. Bizde parlamento, bütçeyi görünürde denetliyor. Zira örtülü ödenek, ordunun harcamaları gibi pek çok gider, bütçe dışına aktarılıyor. Eskiden savunma harcamaları normal bütçe harcamaları içindeydi. Artık izleyemiyoruz. Savunma, devletin bütünlüğüne, bekasına ilişkin yapılan harcamalar meclis ve bireyler tarafından sorgulanmıyor. Bir kesim istediği tür harcamayı yapabilirmiş gibi düşünülüyor.
Türkiye'nin dış borcu 110, iç borcu da 70 milyar dolar. Tarihimizin en büyük borç miktarı bu. Tarih derslerinde Osmanlı'nın da borçlarından söz edilirdi. Türkiye nerede hata yapıyor ki Cumhuriyet, Osmanlı'nın borç sorununu aynen, hatta artırarak sürdürüyor?
Nerede hata yaptığımız açık. Tarihsel olarak baktığımızda bir korku filmi gibi gerçekten. Biz ürettiğimizden fazla tüketiyoruz. Kamu, gelirinden fazla harcıyor. İhracatımızdan fazla ithal
ediyoruz. Diğer ülkelerde yaşayan insanların tasarruflarını borç alıp, kullanıyoruz. Eğer tüketime değil de, üretimi ve ihratı artırmak için kullansaydık bu borçları, yararlıydı. 80'lerde ihracatımızı artırırken varolan kapasiteyi kullandık biz, sonra da tıkandık kaldık. İhracatçı sektörlerde bir verimlilik ve yatırım artışı olmadı bizde.
Borçları ödemekte zorlanıyoruz. Tıkanma noktasına mı gidiyoruz?
Biz tıkanma noktasına geldik. Artık bizim borç ödememiz gerekiyor. Bu öyle küçük faiz ödemeleri de değil. Bu, diğer gelişmekte olan ülkelerin yaptığı ama Türkiye'nin bugüne kadar hiç yapmadığı bir şey. Biz artık fakirleşerek, işgücünü daha da ucuzlatarak dışarıya kaynak aktarmak zorundayız. İthalatımızdan daha fazla ihracat yapacağız. Biz bugüne kadar hep ihracatımızın çok üstünde ithalat yaptık. Tam bir mirasyediyiz biz. Osmanlı'daki ekonomik yapı da biraz böyleydi. El koyup tüketmek gibiydi. Şimdi ise bu denklem, borçlanıp tüketmek oldu. Bu ülke jeopolitik konumunun önemini çok fazla kullanıyor. Türkiye, tam ne yapması gerektiğine konsantre olmaya başlamıştı ki, 11 Eylül yaşandı. Şimdi 20 milyar dolar ek kredi beklentisi var.
Bu olumsuz bir şey mi?
Bu, bizim mirasyedi politikamızı destekleyecek. Zira Türkiye, dışarıdan kaynak bulduğu sürece üretmiyor, sorunlarını çözmüyor. Sorunlar ertelendikçe de büyüyor. Artık 20 milyar dolarlık ek krediyle toparlanılamayacak.
Kemal Derviş geçenlerde moratoryum lafı etmişti. Arjantin de moratoryuma gitti gidiyor. Türkiye borçlarını ödemeyeceğini açıklayarak bir moratoryuma gidebilir mi?
Benden sonra tufan diyen siyasilerimiz yüzünden bugün Türkiye'nin önünde milyarlarca
dolarlık kumar borcu var. Ekonomideki dengesizliklere bakarsanız, moratoryuma çok yakın olduğumuz gözüküyor. Türkiye borçlarını döndüremiyor. Dış borcunu ödeyebilecek döviz kaynağı yaratamıyor. Zaten şu anda dünya, bize yaptığı yardımlarla, moratoryuma gitmemizi engellemeye çalışıyor. Nitekim 11 Eylül'den sonra topyekûn bir moratoryum tehlikesi atlatıldı. Çünkü bu Türkiye'yi hiperenflasyona da götürür. Türkiye'nin içeride dağılmasını Amerika da, Avrupa da istemez. Latin Amerika'da cesaret ettiklerine, konumundan ötürü Türkiye'de cesaret edemiyorlar. Ama ben, moratoryumun 20 yıldır çok yüksek gelir sağlayan kesimlere dönük yapılmasına karşı değilim.
Yüzde binlik hiperenflasyon tehlikesi Türkiye için de var mı?
Sıyırdık. Eğer son birkaç aydır, yapısal reformların önemli bir kısmı yapılmasaydı, Türkiye hiperenflasyona gidebilirdi. Zaten dış dünya da bu reformların yapılıp yapılmadığına baktı.
IMF programına göre gelecek yılın enflasyonu yüzde 35 ile sınırlanacak. Bu, Türkiye para basarak borçlarını ödeme yoluna gidemeyecek demek. Peki hangi kaynakla borçlarını ödeyecek?
İşte bu çıkmazdayız. 2002 yılı, eğer ciddi bir dış kaynakla krizi geçiştirme imkânı sağlamazsa, çok daha zor geçecek. Bizim aslında tek kaynağımız var, üretimi ve ihracatı artırmak. Artık tüketmeyeceğiz. Ucuz olan işgücünü daha da ucuzlatarak dışarıya bir şeyler satmaya çalışacağız. Elde ettiğimiz ihracat geliriyle de dış borçlarımızı ödeyeceğiz. Dış dünya bize 'Elindeki her şeyi sat, daha az tüket. Harcama ve gelir düzeyini düşür. Neden ben kendi üretimim sonucu elde ettiğim refahı sana aktarayım' diyor. Ama 11 Eylül'den sonra siyasi ve jeopolitik faktörler ön plana çıkabilir. IMF, ABD ve Avrupa, 'tek laik İslam ülkesi' imajının güçlenebilmesi için Türkiye'ye kaynak aktarmaya başlayabilir. Eğer biz bu kaynakları ihracata
dönük, verimli yatırımları artırmada kullanırsak bu bizim son şansımız olabilir. Yoksa hiç şansımız kalmaz. Ama siyasilerin ayak sürümelerine, onlar ufak bir rahatlamada
yine rant dağıtmayı isteyeceklerdir.
Türkiye şubattan beri IMF'den 13 milyar dolar aldı. Bu paraya rağmen belini doğrultamadı. Devletin harcamaları çok yüksek çünkü. Türk halkının yıllık üretiminin yüzde 43'ünü devlet harcıyor. KİT'leri, ve sosyal güvenlik sistemini de eklersek bu miktar yüzde 70'i buluyor. Bu hatalı yapıyı düzeltmek kolay olacak mı sizce?
Bu hata, siyasilerden halka, özel sektörden kamuya her tarafımıza yayılmış. Bu toplum müthiş bir tüketim açlığı içinde. Üretimden çok tüketimle tatmin oluyor burası. Az gelişmiş bir ülke özelliği bu. Osmanlı'daki 'üretmeden coğrafi genişlemeyle el koyarak' tüketme alışkanlığı, şimdi başkalarının paralarını kullanarak tüketme alışkanlığına dönüştü. Biz tüketim için dış borcu, dış yardımı kullanıyoruz. Bu paraları yatırıma dönüştürsek, borcumuzu ödeyebiliriz ama bunu yapmıyoruz.
Bilgi Üniversitesi'nin yayını Foreign Policy dergisinde bu hatalı yapıyı yazdınız. Bu yapıyı düzeltirken, insanların değişimden çok zarar görmemesi için ne yapılmalı?
Burada eşitlik çok önemli. Çünkü hepimiz çok zarar göreceğiz, hep birlikte fakirleşeceğiz. Bu fakirleşmeyle tüketimden vazgeçeceğiz. İhraç edersek ithal edebileceğiz. Üretirsek kazanabileceğiz. Eğer iyi bir üretimin altyapısı olan insana, teknolojiye, bilgiye ve adalete yatırım yapmazsak, tek ihracat potansiyelimiz ucuz işgücü kalırsa, gideceğimiz yer sadece katı ekmekle karın doyurabileceğimiz Hindistan ve Çin'deki gibi bir ücret noktasıdır.
Gene şirket kurtarma operasyonları gündemde. Devletin şirketleri kurtarması isteniyor. Devletin hangi şirketleri kurtaracağına dair bir ölçü var mı?
Eğer belirli bir yatırım indirimi yaptığınızda ya da Eximbank kredisi verdiğinizde potansiyeli olan firma ihracat yapacak hale geliyorsa, bu kurtarma değildir, yapılabilir. Ama biz geçmişte batmayı hak etmiş şirketleri kurtardık. Bizim kriterlerimiz yok. O nedenle de milletvekilleri kredi için Derviş'e telefon ediyorlar.
Kurtarılmayı isteyen işadamları kendi bütün imkânlarını kullandılar ama şirketlerini kurtaramadılar mı? Yoksa paralarını dışarı götürüp şirketlerini devletin parasıyla mı kurtarmak istiyorlar?
Özel kesim kamuya dönüp 'küçül' diyorsa, devlete 'şeffaflık ve 'verimlilik' öneriyorsa, aynı şeyi kendisi de yapmalı. Ama yapmıyor. Özal, "Yatınızı, katınızı satın, yatırıma dönüştürün" demişti. Bu yapılmalı. Bizde şirketler fakir, sahipleri zengin.
Genelkurmay Başkanı, "Çok kazanırken sesleri çıkmıyordu" dedi. Bu açıklamayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Gerçi bir genelkurmay başkanı bu şekilde bir tepki gösterir mi o ayrı konu ama, normal bir insanın gösterebileceği çok haklı bir tepki bu. Özel sektörün gerçekten çok kazandığı dönemler oldu ve bunlar reel sektörde yatırıma dönüşmedi. Bizim özel sektörümüz de aslında rant tüketme sektörü. Yüksek kâr görmediği yere yatırım yapmıyor. Her kesim kolay kazanıp kolay tüketmek istiyor. Türkiye'de çok ciddi bir anlayış değişikliği gerekiyor. Dibe vurduğumuzda olacak bu. Biz daha dibe vurmadık. Hâlâ ihracatımızın çok üstünde ithalat yapıyoruz. Oysa devalüasyon, ihracatımız ithalatımıza eşit oluncaya kadar devam eder.
İş âlemi vergilerin azaltılmasını istiyor. Vergiler azaltılmalı mı?
Reel sektör ekonomideki daralmadan ötürü çok ciddi zorluk yaşıyor. Vergileri düşürmek üretimin maliyetini azaltacak. Bu da iç tüketimi artıracak. Tüketim artırılırsa, krizden çıkılacağı ve yine eski tüketim alışkanlıklarına geri dönüleceği sanılıyor. Üretimi değil, tüketimi artırarak krizden çıkılmak isteniyor. Biz hep var olan yapıyı yaşatmaya çalışıyoruz. Oysa vergiyi azaltıp iç tüketimi artırarak krizden çıkamayız. Yaşadığımız sorunlar yapısal bizim. 1994 Krizi'nde populist uygulamalarla kaynaklar yine tüketime aktarılmıştı. Tansu Çiller şimdi 'ben sizi iki ayda krizden çıkardım' diyor. Oysa krizi beş yıla yaydı ve bugün çok güçlü bir krizin başımıza gelmesine yol açtı.
Türk parası, dünyanın en değersiz paralarından biri. Ama bu, mallarımızın yabancılar için çok ucuz olması manasına da geliyor. Ekonomik mantığa göre ihracatımızın artması gerekir bu durumda. Neden ihracatta patlama olmuyor?
Konfeksiyon, dokuma, demir-çelik gibi geleneksel ihracatta doyma noktasındayız. Fiyat düşürerek, ihracatı artıramıyoruz. Esas ihracat artışı otomobil, beyaz ve kahverengi eşyada oluyor ama bunlar da lisansla üreten sektörler. Ana firma bunlara ihracat iznini kendine rakip olmayacak şekilde veriyor. Oto yedek parçasını ucuza üreten pek çok firma lisans anlaşmasındaki kısıt yüzünden ihracat yapamıyor.
IMF ve Dünya Bankası yeni İhale Yasası'nı çıkarmamızı istiyor. Böylece devlet ihaleleri şeffaflaşacak ve kalite artacak. Ama bu yasa bir türlü hayata geçemiyor. Neredeyse herkes karşı bu yasaya. Niye daha kaliteli ve şeffaf bir ihale düzeni bazılarını rahatsız ediyor?
Bu İhale Yasası, Türkiye'nin alnındaki kara leke. Siyasetin finansmanı buradan yapılıyor. Kara piyasaya, siyasetin kötü kullanımına kaynak aktarılıyor. Kamuyu soymanın, rant dağıtmanın bir mekanizması bu ihale yasası. Bütün siyasilerimizin ve kurumlarımızın bu ihale yasasıyla ilişkileri var.
Devlette üç milyon memur var. Ama mesela polis sayısı yetersiz. İstanbul'da 23 bin polis var. Bu insanlar kadro eksikliğinden ötürü geceleri bile fazladan çalışıyorlar. Buna karşılık odacıların sayısı çok yüksek devlette. Bu tuhaflığın ekonomik açıklaması ne olabilir?
Hiçbir ekonomik açıklaması yok. Kamuda istihdam, siyaset yapmanın bir biçimi. Bundan hemen vazgeçilmeli. Yaratacağı sosyal sonuçlar düşünülerek, istihdam dikkatlice daraltılmalı.
Türkiye ne kadar sürede sağlıklı bir hale gelebilir?
Bizim popülizm yapacak gücümüz kalmadı. ABD'ye bize kredi ver demek yerine, gel burada teknoloji artırıcı yatırım yapalım, birlikte ihraç edelim diyeceğiz. Yabancı sermaye gelmeden yatırımlar artmaz. Bizi bir daralma bekliyor. Daha büyük işsizlik, daha düşük ücretler, daha yüksek devalüasyon bekliyor. Dolara hiç elimizi süremeyeceğiz. Daralmadan krizden çıkamayız çünkü. İki yol var önümüzde. Ya bu daralmayı kendi kontrolümüzde yapacağız. Toplumca bir, iki kuşak müthiş bir fedakârlıktan geçeceğiz. Eğer AB'ye girersek bu süre kısalır. Ya da kontrolsüz bir daralmayla daha dip noktalara gideceğiz. Bunun kararını vermeliyiz.
Ama hiçbir siyasi size daralma öneriyorum diyemiyor. Hatta şu anki ekonomik politika geçmişin popülizminin etkisi altında. Hangi kaynağa dayandığı belli olmayan bir büyüme öngörüyor ki böyle bir program işlemez artık.
İki kuşak feda edilecek dediniz. Bu çok uzun bir süre değil mi?
Dış borç ancak ödenir. Eğer AB'ye girersek ve kaynak gelirse tek kuşakta kurtarırız fedakârlığı. Bugün 20 yaşında olan çocuklarımızın yaşayacağı Türkiye, öyle kolay ev ve araba satın alınabilen, kolay iş bulunabilen bir Türkiye olmayacak. Bu çocuklar kayıp kuşaktır. Onlar şu anki Türkiye'yi yaşayacaklar. İşsizlik sorunları olacak. Ne yazık ki Türkiye, bir kuşağını feda etmekle iki kuşağını feda etme kararını verme noktasında. Bir de tabii dünya konjontürü ne olacak? Türkiye bugünkü konjonktürden ötürü Amerika ve AB'den ciddi kaynaklar da alabilir. Bunları ihracata dönük yatırıma kullanabilirse bir umut olabilir. Ama siyasi konjonktür olumsuz olursa, kapitalist dünyada terörle baş edememe gibi bir durum sonucunda Türkiye'yi İslam'ın içine katma, gözden çıkarma söz konusu olursa, o zaman çöküntü çok daha büyük olur.
Nurhan Yentürk NEDEN?
Türkiye'de siyasetten ekonomiye, hukuktan zihniyete her alanda çarpıklık var. Türkiye yıllardan beri hak etmediği bir geliri harcıyor. Dış borç alıp ürettiğinden fazla tüketiyor. Ve bugün 170 milyar dolarlık borcunu ödemekte zorlanıyor. Gene dışarıdan ek kaynak bekleniyor. Çünkü devlet kendini küçültemiyor. Sayıştay'ın da uyardığı gibi 2000 yılında devletin 15 milyar doları nereye harcadığı kayıtlarda bile gözükmüyor. Yolsuzlukların kaynağı İhale Yasası ise bir türlü değiştirilmiyor. Türk Lirası dünyanın en değersiz paralarından biri olduğu halde ihracat artmıyor. Türkiye borçlarını ödemek için döviz kazanamıyor. İnsanlar hızla işsiz kalıyor, fakirleşiyor. Türkiye'nin bu yapısal sorunlarını çözmediği takdirde bizi nelerin beklediğini Nurhan Yentürk ile konuştuk. Profesör Yentürk'ün Türkiye ekonomisinin yapısal sorunları, dış rekabet gücü, uygulanan ekonomi politikaları üzerine araştırmaları var. Son olarak Bilgi Üniversitesi'nin Foreign Policy dergisinde ayrıntılı bir Türkiye ekonomisi analizi yapan Nurhan Yentürk İTÜ İşletme Fakültesi'nde Türkiye ekonomisi dersi veriyor.